Feyza Hepçilingirler – Tohumun Toprağa Düştüğü

Hepçilingirler yine kötü şiirlerden alıntı yapıyor bolca, insanları şiirden soğutmaya mı çalışıyor bilmem ama “yarım saatte okuduğu” incecik kitaplardan müstesna dizeler çıkarıyor, koyuyor yazısına, gönderilen şiir kitaplarının listesini koyuyor, yaz tatili geldiğinde çocuklar için bir okuma listesi, kış geldiğinde soğuğu sevenler için bir okuma listesi mesela, listeler uzayıp gidiyor. Etkinlikte veriveriyorlar herhalde, Hepçilingirler’i gören atıyor çantasına elini, hemen kitabını çıkarıp takdim ediyor, Hepçilingirler de ayıp olmasın diye okura takdim ediyor. E olmuyor ama, nitelik yerlerde çünkü. Bir de çok daha vahim bir durum var, bu durumu Ahmet Tulgar’la tartışmalarına ileride bağlayacağım, Hepçilingirler eğer asistan çalıştırıp kitap özeti yazdırsa ikinci bir Doğan Hızlan olabilirmiş ama işe kendi giriştiği için somut hatalar yapıyor, yine de Hızlan’a oldukça yakın bir konuma yerleşiyor: “Kitabı şöyle bir karıştırıp yorum yapmaya kalkarsanız olacağı budur. Kaçamak bir tatil için Ayvalık’a giderken kitabı okumaya başladım ve yaptığım ciddi hatayı hemen fark ettim.” (s. 142) Eh, okumuş olsaydı, yazıyı “kitaptan alıntılar yapmaya yerin yetmeyeceği” bahanesiyle Behice Boran’dan bir söz aktarmakla bitirmezdi herhalde. Yalnız iyi fikirmiş, ben de okumadığım bir şeyden bahsederken sözü Girit maşrapasının muazzam kalitesine bıraksam olur o zaman. Mevzu şu, Frédéric Joliot-Curie’nin Marie Curie’nin eşi olduğunu söylüyor Hepçilingirler, aslında damadı. Yanlışı düzeltiyor da kitabı okumadığını söylüyor yazar, neyi okuyup neyi okumadığını anlamak için daha dikkatli bakmalı. Gerçi dikkat edecek bir şey de yok, Hızlan’ın kitap tanıtım yazılarıyla Hepçilingirler’in yazılarını aynı kefeye koyabiliriz, aynı derinlik. Yüzeysellik de diyebiliriz. Arkadaşlarının kitaplarını tanıtırken de öyle, gerçi eleştiriyi esirgemiyor ama tek bir kez, o da samimiyetlerine güvendiğinden sanıyorum, gerçekten eleştiriyor, geri kalanı güzellemeyle karışık. Başka bir konu da bu eş dost fişekleme, Tosuner’in geçende söylediği bir şeyden geleceğim konuya. M. Sadık Aslankara’nın gazetedeki köşesinde Gönülde Kitap‘ı anmasını istemiyor Tosuner, telefon konuşmalarında da özellikle belirtiyor. Arkadaşlar, üstelik Aslankara’ya övgü var kitapta, Kadıköy’deki etkinliğe de geldi Aslankara. Tosuner’in rahatsızlığını anlayabiliyorum çünkü rahatsız olunacak bir durum, sıkıntı basar insanı. Basar mı yoksa oraları çoktan geçtik mi, herkes kendinin PR elemanı mı oldu? Öyle. Bir kez kendi kitabım için kendi internet sitemde kurguyla tokuşturduğum bir şey yazmıştım, sonra utanıp başka hiçbir şey yazmadım. Kimseye de rica minnet bir şey yazdırmadım, yazdıklarımda değindiğim bir şeyle yakından ilgiliyse anıp geçtim. Hepçilingirler’in katkıda bulunduğu kitapların çıktığını duyurması tamam da Nursel Duruel bir antoloji hazırlıyor, kendi öyküsünü koymuyor antolojiye, bunu eleştirmek neden? Elbet Duruel iyi öykücü, elbet antolojide yer almayı en çok hak edenlerden biri, ama, orada ince bir kaygı var işte, o kaygıyı hisseden Duruel ne güzel insandır. Herkese bu incelikten dilerim.

Bir okurum, ‘Sizin yer değiştirmelerinizi okumak zorunda mıyız?’ diye yazmıştı.” (s. 167) Güldüm, gerçekten nereye gittiyse yazıyor Hepçilingirler, Çemişgezek Anadolu Lisesi’nde konuştuğunu, Kastamonu Bilmem Neciler Derneği’ndeki bir etkinlikte yer aldığını anlatıyor, yine onca işe nasıl yetiştiğini kendisinin de bilmediğini söylüyor. Alıntının devamında o eleştiriden beri gittiği yerlerin pek azını yazdığını söylüyor ama doğru değil, yine yazıyor Hepçilingirler. Günde sekiz yere gitsin, sorun değil de yazacak bir şey bulamıyor ki. Çok iyi ağırlamışlar, Türkçenin sorunlarına değinmişler, öğrenciler çiçek gibiymiş, dinleyiciler cillop gibiymiş, birileri gelip kitap vermişler falan, bunlardan başka pek bir şey yok. Mesela öğretmenlerin tutumu, yöneticilerin yakınlığı o kadar duygulandırıyormuş ki yazmadan edemiyormuş Hepçilingirler, yazdığı da şu: “Dün Tekirdağ Anadolu Lisesi’nde yaşadığım coşkuyu da yazmazsam günlük türünün taşıması gereken içtenliğe yer vermemiş, duygularımı gizlemiş olacağım. Bin kişiye konuştum ve büyük bir benimsenmeyle, sevgiyle kucaklandım. Niye saklayayım, İstanbul dışındaki okullarda anlattıklarıma duyulan ilgi daha çok heyecanlandırıyor beni.” (s. 167) Tamam da kamu Kenan Doğulu’nun “bozuk” Türkçesine maruz kalınca sorun oluyor, aynı tür duyguları, hisleri defalarca yazmak soruna yol açmıyor mu bilemedim. Kenan Doğulu’nun içtenliğini de istiyorum ben mesela, Balıkesir ağzıyla “gitçez”, “yapçez” desin o zaman şarkılarında. Baktım, dikkate değer tek bir olay var bu ziyaretlerde, Hepçilingirler’le Buket Uzuner’in papaz olmaları. Dil hiyerarşisine karşı çıkıyor Hepçilingirler, gerçi bir yazısında sözcüklerin yerinin değiştirilmesiyle oluşan anlam zenginliğini bir tür “üstünlük” sayıyor da olsun, Buket Uzuner’se Svahili dilinde bir zaman kipinin yer almayışının o dili ne kadar fakirleştirdiğini belirtiyor, var yani öyle bir hiyerarşi ona göre.

Ahmet Tulgar’la Hepçilingirler’in tartışmalarının ayrıntılarını hatırlamak için Emin Karaca’nın “Bay Ataç Gocunmasın Hiç” nam araştırmasına baktım, hatırladım. Karşı taraftan kim ne söylemiş değinmiyor yazar, sırf kendi dediği. Karaca toparlamış neyse ki, vereceğim bilgiler onun kitabından. Kıvılcımı çakan kısmı doğrudan alayım: “Ahmet Tulgar’dan hiçbir şey okumamıştım. Yeni öykü kitabı Birbirimize‘yi (Everest Yayınları) okudum Ayvalık’a gelirken. Ne yalan söyleyeyim, sevmedim kitabı. Eşcinsel sevişmeleri okumaya pek hazır değilmişim demek ki!” (s. 268) Neslihan Acu “Ne Tür Sevişmeleri Okumaya Hazırsınız?” diye bir cevap yazmış, bu ülkenin entelektüelinin de tutucu olduğunu söylüyor, kafalarındaki kalıplara uymayan her şeyi dışlıyorlarmış. Metnin niteliğine dair bir iki yorum, sonda toplumsal baskılar, kör inançlar yüzünden mutsuz olduğumuza dair çıkarım. Acu da savurmuş metni, aşırı yoruma kaçmış ama neye dokunduğu belli. Röportaj yapmış, orada da mücadelenin özneleriyle birlikte olmak gerektiğini, bunun yanında homofobik bir ortamdan çıkan bir yazarın elbet eşcinsel sevişmelerden rahatsız olacağını belirtiyor. Pınar Erbaş ünlülere kitabı okuyup okumayacaklarını soruyor, hepsi okuyacağını söylüyor. Haberin başında Hepçilingirler’in “Ahmet Tulgar’ın kitabını okumayacağını söylediği” belirtiliyor ama yanlış, okuduğunu söylemiş zaten Hepçilingirler, sevmediğini de söylemiş ama arkasından eşcinsel sevişmelerden başka hiçbir şey belirtmemiş. Eh, düz mantık. Ayşe Arman elbette hemen röportaj yapıyor Tulgar’la, yangınla körük. Tulgar vites artırıp “homofobik sahtekârlıktan” dem vuruyor, “sevişme kitabı” olarak lanse etmiş Hepçilingirler, oysa öyle bir şey yokmuş, üstelik Hepçilingirler’in kitabının çıkmasına bir hafta varmış! Reklam kokan hareketlermiş yani. Arman esas soruyu sona saklamış, Hepçilingirler’in kitabı sevmemiş olma ihtimali? Elbet var ama o şekilde ifade edilmez, başka türlü edilir. Hepçilingirler biraz kaçak oynuyor sonrasında, tam olarak neyi sevmediğini söyleyip tartışmaya noktayı koymuyor da suçlamaları savuşturmaya çalışıyor, ardından Sibel Oral’la röportajında gündeme gelmeye çalıştığını söylüyor Tulgar’ın, gerisi klişe. Tulgar da hiç alttan almamış gerçi, “O sığ mürebbiyenin edebiyat dünyasında işi olamaz,” demiş. Hepçilingirler “koskoca bir yolculuk gününü ziyan eden bir kitap hakkında hiçbir şey yazmayacaksa, o zaman da ‘günlük’ türünün gerektirdiği içtenlikle bağdaşmayan bir tutum içine girmiş olacağını” söylüyor röportajında, neyin tam olarak yolculuk gününü ziyan ettiğini yine söylemiyor, ayrıca türün içtenliğinden medet umarak sözlerinin çarpıtıldığını belirtiyor. Valla dumanla da söylese sıkıntı çıkarırdı o sözler, çıkarmış. Hıncal Uluç destekliyor Hepçilingirler’i, Onur Baştürk eşcinsel sevişmelere alışılması gerektiğini söylüyor, Pelin Batu da Tulgar’ın tarafını tutuyor. Aslında esasa pek dokunmadan kopan bir fırtına bu, taraflar kişiselleştiriyorlar ister istemez.

Son bir şey, Alman kadın yazarlar ilişkilerin çıkmazları üzerine öyküler yazmışlar, Türk kadın yazarlar gelenek görenek, şiddet, çalışma hayatının kepazeliği falan, öyküler bir antolojide toplanmış da Türkler daha iyi yazıyormuş Almanlara göre. Ne çıkarırız buradan, kültürel farklar var, toplumsal farklar, öykülerin konuları bambaşka da bütün bunlar, hani Türk yazarların kendi toplumlarındaki sıkıntılara değinmeleri onları daha iyi öykücü yapar mı? Hepçilingirler’in kişisel fikridir ve çizdiği çerçeve bellidir, yazılanı biliriz sadece, buradan bir eleştiri yöneltsek nerelerden cevap alacağız acaba? Öyküye içeriğinden mi kıymet biçeceğiz bir?

Son iki kitap, bitiyor artık. Geriliyorum bu günlükleri okurken.

Liked it? Take a second to support Utku Yıldırım on Patreon!
Become a patron at Patreon!