Ayfer Tunç – Bir Deliler Evinin Yalan Yanlış Anlatılan Kısa Tarihi

“Six degrees of separation” malum, bir kişiye taş çatlasın altı kişi uzaktayız. Tibet’in göklere yükselen yalçın kayalıklarındaki bir guruya ulaşmak için çıtayı yükseltmemiz gerekiyor gerçi. Ünlülerle haşır neşir olan tanıdıklarımız veya tanıdıklarımızın tanıdıkları varsa bu sosyal teori iş görecektir, hele küçük yerlerde daha bir iş görecektir, Türkiye gibi üç beş büyük şehri olan ülkeler altı kişiye bile ihtiyaç duymaz. Metnin arkasındaki karışık dizine bakmaya üşendim, elliden hayli hayli fazla karakteri bir araya getiren, sayısız sosyal ağı ören on kişi ya var ya yoktur, onlar da Karadeniz’in bir kıyıcığına yaslanmış kentin sinir hastalıkları hastanesinde vazifelidirler, vazifeli değillerse kentin sakinidirler, kentten geçerler, kente göçerler, kente düşerler, 19. yüzyıldan itibaren oluşmaya başlayan hikâyeler bir şekilde o kente varır. ABD’ye vardığı da olmuştur, iki karakter büyük bir mirasa konmak için iş birliği yaparlar. Bağlantı noktalarını düşünmek gerek burada, hatta büyükten küçüğe sıralamak eğlenceli olabilirdi, mutlaka sıralanmıştır metinle ilgili yazılarda. Şu ki Tunç’un kesişim kümelerinden bazıları şehir ebadındadır, karakterler orada tokuşur, Karadeniz’den İstanbul’a, Ankara’ya veya İzmir’e gidenler kasten veya rastlantı eseri iletişime geçerler, ABD’de yayımlanan küçük bir dergi de sadece iki elemanlı bir kesişim kümesi olarak karşımıza çıkabilir. Bu derginin bahsi sadece iki yerde geçer, dergi görevini yerine getirip anlatının sürmesini sağladıktan sonra anılmayacaktır bir daha. Kültürel nokta, özellikle uzmanlaşılmış bir uğraşın merkezi daha az kişiden oluşsa da bir şehir kadar etkilidir bu bağlamda, denilebilir ki Tunç’un kurduğu anlatı yapısında bir fotoğrafla bir hastane aynı öneme sahiptir çünkü hikâyenin sürmesini sağlayan esas karakterlere gereken şey etkileşime geçecekleri bir itki, nesne, ortamdır sadece. İstanbul’daki bir mafya babası, Doğu’daki bir ağa, Datça’daki bir muhtar hastanenin/kentin/esas ortamın çeperlerini zorlamaz, yan hikâyecikler üreterek ana hikâyeleri besler, ayrıca ekolojik yıkımdan azınlıkların maruz kaldığı şiddete kadar ülkenin, insanın dertlerini gösterir.

Tunç eşzamandır, artzamandır, zamanla yapı arasındaki tüm ilişkileri ortaya koyar, ardışık ve bitişik akışı aynı yatakta değerlendirir. Şöyle hayal ediyorum, iki boyutlu bir grafiğin çeşitli yerlerine mekanlar ve karakterler yerleştirilmiştir ama her an çoğaltılabilir veya genişletilebilirler. Başta anlatılan iki olayın senkronik bir ilişkisinin olduğunu metnin sonlarına doğru çıkarabiliriz veya bu ilişkiyi anlatıcı kendisi verebilir, vermeyebilir, oradan oraya zıpladığı için ne yapacağını kestirmek mümkün değildir. Sadece insanları değil, nesneleri de takip ederiz, örneğin Kucağında Bebek İsa’yı Taşıyan Meryem Ana İkonası’nın seyri baş döndürür: Gürcü(ydü galiba) bir sanatçının elinden çıkmıştır, tesadüfler onu hastanemizin olduğu kente getirir (sanırım), oradan İstanbul’a, sonra başka bir yere, yolculuk birçok karakterin ortaya çıkmasını sağlarken bazılarının ölümlerini görmemize yol açar, bir nesnenin kurgusal ağırlığı diyeyim, bir karakterinkine eştir. Böyle iki üç nesne daha var, örneğin Sabuncuyan nam karakterin çektiği bir fotoğraf şehir efsanesi haline gelir, oysa yıkılan bir yapının molozlarının altında kalmıştır, ibret ve esefle izleriz. Farsça bir kitap, değerini bilmeyenlerce oradan oraya sürüklenecek, o sırada pek çok hayal kırıklığını ve mutluluğu görmemizi sağlayacaktır. Grafiğe eşyaları da yerleştirmeliyiz, karakterlerin uzantıları olarak değil de kurgunun müstakil yapıları olarak.

“Yalan yanlış” mı anlatıyor bilemiyorum, anlatıcıya güvenip güvenmeyeceğimize karar vermek için bir veri yok elimizde. Tarih kısa veya uzun da değil, Laplace’ın şeytanı neye odaklandıysa, ne gördüyse o. İhtimallere dair çok az şey söylendiği için kaçınılmaz olandır bu tarih, yani başka türlü olamamanın çok geniş bir çap/dünya içinde yarattığı olağanüstülük bir yanılsamadır. Anlatıdaki onca bağlantı, nesneler düşünüldüğünde son derece somuttur da insanların bir şekilde denk gelmeleri daha az somut değildir açıkçası, kentler insanları çeker, sınıfsal yakınlıklar kurulur, büyük şehirlerde de akrabalık bağları veya benzer kültürel alışkanlıklar çakışmalara yol açar. Nadirdir tesadüflere değinilmesi, paralel bir gerçeklik çizgisinin ele alındığı bir bölümde Sabuncuyan’ın başına gelen küçük bir olay olmasa yaşayabileceği hayattan bahsedilir ama ilginçtir, anlatıcı o paralel çizgiye hakim değildir, yani varsayımsal bir gelecek kurar o karakter için. Kesinlik belirtmediğine göre her olasılık üzerinde hükmü yoktur, sadece olanları bilir ki çok iyi bilir onu da. Bir kelebeğin kanat çırparak başka bir kıtada sıcaktan yanan bir adamı serinletme ihtimalinden bahsetmez, bir kelebeğin kanat çırparak başka bir kıtada sıcaktan yanan bir adamı serinlettiğinden bahseder.

Anlatıcının bir tarih bilinci, tarihi kurma biçimi var, haber dilinin dışına çıkmadan olan biteni anlatmak üslubun büyük bölümünü oluşturuyor. Bunun dışında bir iki numara sağ olsun, kitabı toplu taşımada okurken gülmemek için kendimi zor tuttum bazen. Tansiyonun yükseldiği veya düştüğü anlarda karakterlerin söyledikleri şeyler kısaca, italikle verilmiş, örneğin kayışı koparan son derece ciddi bir kadın, misafirlerine ansızın siktirip gitmelerini, amlarına koyacağını söylüyor, anlatıcının son derece ciddi tonu hiç değişmediği için karakterlerin en ufak delilikleri bile aşırı komik hale gelebiliyor. Tam Take the Money and Run havası. Şu sahnede var, biraz uçuk bir örnek gerçi, romandaki hiçbir karakter bildiğimiz dünyanın dışına çıkmıyor. Hastanenin kendisini düşünürsek, eh, denize bakan tarafında hiçbir pencerenin olmaması bile iş bilmez mimarın tercihi, gayet geçerli bir gerekçeye sahip. Adamımız binanın ek bölümlere ihtiyaç duyacağını düşünerek gudik bir plan çiziyor, yangın çıktığı zaman da labirenti andıran koridorlarda can pazarı. Otlu kekler cabası, hastanenin çalışanlarından biri eşinden yediği kazıkla birlikte kafayı kırıyor, elinde tabakla gezmeye başlayıp millete kek servisi yapıyor da o ne kaliteli ottur, yiyeni divaneye çevirip ortalığı karıştırıyor. Gerçi karakterler öleceklerini bilseler daha çok yerlerdi diye düşünüyorum, yiyenlerin hepsi ölmese de hikâyeyi boydan boya düşündüğümüzde ölenlerin haddi hesabı yok. Kalp krizi, beyin kanaması, araba kazası, tetanos, envai çeşit ölümden bazısı gayet mantıklıyken bazısı gerçek olamayacak kadar hızlı veya tesadüfi. Tarihin buralarda esnediğini düşünebiliriz, kırıldığını düşünemeyiz çünkü olur öyle şeyler, anatomimizin küçük cilveleri. Tam zamanında ölümler az en azından, bir karakterin rahata ermesine yol açan bir veya iki ölüm var, o kadarı makul.

Yüzyılı baştan başa geçerken Birinci Dünya Savaşı’nda İstanbul’un durumunu görüyoruz, 6-7 Eylül var bir yerlerde, darbeler var ki 1980’dekinin üzerinde özellikle duruluyor ve Kenan Evren’e attığı taşla anlatıcımızın o kadar da tarafsız olmadığını anlıyoruz. Sahneye İstanbul’un mafya babalarından biri çıkıyor, önemli bir bürokratın işi gücü, eşi çocuğu bırakıp Datça’ya yerleşmesiyle gözlerimizi bir süre Datça’ya çeviriyor, yeşile doyuyoruz. Tavan aralarında yaşayanların hayırsız çocukları mutlaka bir illete tutuluyorlar, yeğenleri başta olmak üzere akrabalarını korumaya çalışanlar insan doğasının belirsizliğiyle mutlaka karşılaşıp acı çekiyorlar, açıkçası mutlu mesut yaşayan karakter sayısı pek az. Mahalle baskısından kaçan, türban takmaya başlayan can ablasından kopan, aile şiddetine maruz kalan gırla, aslında ülkenin bir acı haritası mı bu tarih diye düşündüm, sonra emeğe saygı duydum çünkü çok emek harcanmış bu roman için, ardından satılmayacakların/verilmeyeceklerin arasına koydum. Öküzce şu: Arı Kovanı‘nındaki karakterleri üçte iki oranında azaltın, karakterlerin tarihçelerini genişletin, mekan ve nesne sayısını çoğaltın. Biraz zorlayacak ama keyifle okuyun sonra.