Henry Fielding – Tom Jones II

Altı ciltmiş ilk, Fielding tefrika usulü yayımlamış, böylece dönemin yeni edebi türünün ekonomik dinamiklerini kullanarak daha çok okura ulaşıp kazancını artırmış. Kısımların başındaki denemeleri anlatının gerçekçilik temelleri olarak görebiliriz, Fielding karakterlerinin tepkilerini inanılır kılmak için hangi duyguyla boğuştuklarına göre anlatının ortasına yerleştirdiği paragrafların yanında bu uzun denemelerde okurlarla boğuşuyor neredeyse. “Eleştirmenlerin önüne kuru bir ekmek parçası atılır” ilk bölümün başlığı örneğin, yazar “eleştirmen” sözcüğünün Antik Yunanca halini inceledikten sonra metinlerini eleştirenlere, belki çağdaşı Richardson’a demediğini bırakmıyor: “Çağımızın eleştirmenlerini, sıradan birer iftiracı sayarsak, onlara hiç de haksızlık etmiş olmaz, biçimsiz bir lâf da söylemiş olmayız aslında.” (s. 5) Eleştirmenler kitaplara kara çalarlar, anlamadıkları şeyleri beğenmezler. Shakespeare’in de aynı dertten mustarip olduğunu bir alıntıyla aktarır Fielding, iyi yürekli okurun merhametine sığınır. Yazarın kitabına karşı duyduğu sevgi bir babanın oğluna duyduğu sevgi gibidir, bu da oğul gibi bir kitaptır işte, saygıdeğerdir, özenle okunmalıdır yoksa içindeki nice hikmet, karakterlerin kıssadan hisseleri anlaşılmaz. Ahlak derslerinin okurları için öğretici olacağını düşünen yazar anlatının orta yerinde sesini yükselterek uzunca bir nutuğa başlar, o sırada bütün karakterler yazarın aradan çekilmesini beklerler. Fielding işi okurdan yardım istemeye kadar vardırır, anlatacağı bölüm için okurun hayal gücüne ihtiyaç duyar ki laf dalaşlarının, düelloların canlandırılması işi tamamen yazarın omzuna yıkılmasın. Önceden uyarı sistemiyle önemli bir olayın arifesinde okur hazırlanır, yazarın gütmesiyle ilerler. Homeros’un epik üslubunun canlandırıldığı bölümlerde de aynı teknik vardır, bunun yanında anlatının zamanında atlamalar yaparken belli bir süre boyunca kayda değer hiçbir şeyin yaşanmadığını, okurun merak etmemesini söyler Fielding, metin tamamen kontrolü altındadır. Aslında her ne kadar “romanın babası” olarak görülse de yeni türün gerçeklik ayarlarıyla oynayarak romans havası da yaratır, parodinin yanında eskinin, aşılmışın izlerini 18. yüzyılda son kez büyük bir eserde kullanır. Horatius, Homeros gibi isimlerden yaptığı alıntılar hem klasik edebiyatın varlığını sürdürdüğünü gösterir hem de karakterlerin ve anlatının boşluklarını doldurmaya yarar. Fielding gözlemci rolüne bürünerek yaşananları aktarır sanki, hatta kendini o kadar kaptırır ki Partridge adlı karakterin araya sıkıştırdığı Latince deyişlerden etkilendiğinden olsa gerek, kendisi de karakterinin üslubuyla bir iki vecize patlatıverir. Defoe ve Richardson romanın çizgilerini büyük ölçüde belirlemişlerdir, Fielding onlardan biraz daha uzak bir noktada kurar metnini. “Sağlıksız koşullara uyarak yaşamak ne denli olası değilse, kaskatı kurallar uygulayarak yazı yazmak da o denli olası değildir. Eğer kimi eleştirmenlerin ve kimi Hıristiyanların tutumunu belirlerse, hiç kimsenin, ne bu dünyada ne de öteki dünyada sağ salim kurtulmasının yolu yoktur.” (s. 9)

Hikâye kaldığı yerden devam ediyor. Tom Jones ve hamisi Partridge yollara düşerler, Sophie’nin peşinde oradan oraya gidip dururlar. Jones’un hamisi Mr. Allworthy’nin kovduğu Partridge yıllar sonra Jones’un karşısına çıktığında düşünülenin aksine Jones’un babası olmadığını söyler, ilk kitabın başlarında yasak ilişki sonucu doğan Jones’un babası olarak kabul edilen Partridge sayesinde gizemin bir kısmı çözülmüş olur. Karakterlerin çoğunun yalan söylemeye meyli yüzünden hemen inanmamak gerekirse de adamın yalan söylemek için sebebi yoktur, mutlu sona varırlarsa alacağı parayı düşünerek genç adamın peşinden ayrılmadan millerce yol gider. Jones’un annesiyle babasının kim olduğuna dair gösterilenden ötesini bilmeyiz, iki suçlunun kovulmasından yirmi yıl geçtikten sonra aslında suçlu olmadıklarını da anlarız, Fielding hikâyeyi sündüre sündüre sayısız “twist”e yer açar, adeta bir bulmaca çözer gibi okuruz neler olduğunu. Fielding bir noktada Sofokles’e de özenerek Jones’u annesiyle seviştirir ve iki karakteri de durumdan haberdar ederek kadere tepik atıp atamayacakları konusunda meraklandırır, trajedinin bütün ögeleri ortadadır ve tarihin canlandığını düşünmek işten değildir, oysa anne olarak bilinen kadının aslında anne olmadığı ortaya çıkar. Fielding’in kaba tabirle üç “numarası” olduğunu söyleyebiliriz, ilk numara karakterleri oradan oraya savuran tesadüfi olaylar. Zamanında Jones’la takışan biri ortaya çıkarak düello teklif eder, güzel oğlanın hapse girmesine yol açar, bir de hapisten kurtulmayı bekleriz. İkinci numara geçmişten çıkıp gelen insanların kimliklerinden doğan karmaşadır, aslında bambaşka biri olduklarını söyleyip işleri büsbütün karıştırabilirler, anlatıyı iyice uzatabilirler. Üçüncü mevzu da bir iki istisna hariç hemen herkesin katakulliye yatkın olmasıdır. Han sahipleri üç kuruş fazla kazanmak uğruna müşterilerini aldatırlar, en yakın akrabalar kendi çıkarları uğruna yakınlarını yüz üstü bırakabilirler, Partridge bile bir zaman yol arkadaşını geri dönmeye ikna etmek için uğraşır ki Mr. Allworthy tarafından ödüllendirilsin. Kimsenin kimseye güven duymadığı, geçinmenin oldukça zor olduğu bir dünyada hayatta kalmaya çalışan insanların ahlakları kaykılmıştır, doğru davranışın ne olduğunu düşünen pek azdır. Mr. Western kızı Sophie’yi zorla evlendirmek için elinden gelen her şeyi yapar örneğin, kızına “orospu” diye defalarca bağırır, kızını odalara kapatır, kaba saba bir adam olduğu için laf dinlemez. Soylu sınıfının yediği herzeler de az değildir, gücü elinde bulunduranlar en az diğer sınıftakiler kadar kötüdür. Lordun teki Sophie’yle evlenmek ister, kızın Tom Jones’a duyduğu aşkı aşamayınca kıza tecavüz ederek amacına ulaşmaya çalışır. Mühim bir leydi de Jones’u adeta seks kölesi haline getirir, çocuğu baştan ayağa donatır, sonra da Sophie’yle arasını bozmaya çalışır. O kadar çok sayıda entrika döner ki karakterlerin şans eseri ortaya çıkan yardımlar olmasa mahvolacakları barizdir, Fielding karakterlerine kıyamadıkları için çok büyük tesadüfleri kullanarak her karakterini ölmekten veya kepaze olmaktan kurtarır. Bir noktada bu deus ex machina mevzusuna değinerek tesadüflerin mantığını açıklamaya girişerek okurun metinle bağını koparmamasını sağlamaya çalışır, hayatta her şeyin mümkün olduğunu söyler, askıya aldığımız inanca derin derin, özlemle bakarak okumaya devam ederiz.

Nihayetinde Jones ve Sophie bir araya gelirler, Mr. Western o zamana kadar kızının isteğini biraz olsun umursamamışken bir anda sevgi kelebeğine dönerek düğünde açık saçık fıkralar anlatmaya, kızının kızlığını nasıl kaybedeceğine dair şarkılar söylemeye başlar, onurlu beyefendi Mr. Allworthy tarafından susturulur. Kadınlar için korkunç bir dünya, Partridge yolda gördüğü yaşlı bir kadının cadı olduğunu iddia ederek öylelerinin gönlünü hoş tutmanın şart olduğunu söyler, elinde olsa kadını öldürür tabii. Babaların lafı emir yerine geçer, kadınların özgür iradesi yoktur. Güçlü, zengin kadınlar bu ataerkil düzenin sürmesi için alt sınıftan kadınları aşağılayıp zorla evlendirmeye kalkarlar, son derece çıkarcı bireylerin arasında kalanlar için cehennemdir o dönemin İngiltere’si. Katolik-Protestan savaşı başlamak üzeredir üstelik, anlatı boyunca Fransa’dan gelen askerlerin Londra’ya doğru yürüdüklerinden bahsedilir. Böyle bir ortamda Jones gibi uçarı ama temiz kalpli insanların hayatta kalmaları zordur, yine de karakterini çok seven Fielding hapiste yatırmak dışında ona pek zarar vermez. Kafasını yardırır bir de. Başkaca da anılmaya değer pek çok şey vardır ama benim pilim bitmiştir, toparlamak gerekirse romanın ilk örneklerinden biridir bu metin, anlatım teknikleri ilginçtir, yazarın sesinden hikâyeninkini duyamadığımız bölümlerde bol bol ders alırız, eril tahakküme lanet ederiz, düğüm çözüldüğünde şöyle derin bir nefes alarak kitabı kapatırız.