Salman Rushdie – Altın Ev

René aslında anlatıcının asıl adı değildir ama öyledir, kurmaca dünyasında René bir başkası olamaz, yönetmenlik kariyerinin ilk büyük eserini kurgularken kendine biçtiğinin dışına çıkmaya yeltenmeyecek de anlatısını/yaşamını sinopsise, ardından senaryoya dönüştürecek, anlatımında senaryo ve çekim tekniklerine yer verecek. Başta değil, Obama’nın seçimiyle birlikte mahalleye taşınan Nero Golden ve üç oğlunun mistik dünyalarını özetlerken klasik hikâyecilikten taşmıyor, bölümleri daha küçük bölümlere ayıran “kes” emrini, “dış mekan” ve “iç mekan” ayrımlarını yönetmen olduğuna karar verdiği andan sonra göreceğiz. Öncesinde metinlerden metinlere atlayıp zıplamalar yer alacak, meşhur imparatorun adını alan Nero’nun yaşamında İlyada‘nın epikliğinden Hint tanrılarının ululuğuna dek pek çok ögeye rastlayacağız, Yeni Dünya’ya göçün müsaade ettiği kadar mitolojiyi de yanında getirecek Nero, eski yaşamını tamamen unutmaya çalışacak. Hindistan’dan üç oğluyla birlikte göçmesinin arkasındaki hikâyeyi filmin ilgili sahnesinde göreceğiz, geçmişin parçaları yavaş yavaş bir araya gelirken ailenin dağılışı Trump’ın başkanlığa oturmasıyla aşağı yukarı aynı zamanda gerçekleşecek. Rushdie hipermetninde René’nin hayal gücüne bırakıyor hikâyeyi, sarışın Joker ve kara Batman kapışıyorlar, ibre Joker’dan yana döndüğü zaman Nero’nun evinin nasıl yandığını, ailenin nasıl darmadağın olduğunu görüyoruz. Ev altından, yıkım da ev kadar parlak. Onca oyunun arasında hikâyenin ağırlığı hiçbir zaman kaybolmuyor, belki René’nin olağanüstü tercihlerinin hızını ve aldığı yanlış kararların bir anda normalleştirilmesini garipseyebiliriz, olur. İnsan irrasyoneldir, insanın bulunduğu yerde ihtimallerin sonsuzluğu malumdur da en uç olaylar yaşanırken karakterlerin kendilerine sordukları birkaç retorik soruyla kendilerini ateşe atmaları kolaycılık gibi görünüyor, yine de anlatı kaldırıyor bunu. Kaldırmak zorunda, anlatının orasında burasında durmadan havai fişekler patlatan, kurmaca karakterlerinin evinde kalan, kurmaca karakterleriyle yaşamındakileri tokuşturan René için yaşam gelişigüzel, dürtülerle mantığın savaş alanı. Birkaç örnekten önce hikâyeyi baştan anlatmalı: Hindistan’ın adı verilmeden anlatıldığı bölümlerde Nero ve üç oğlu çıkıp gelmişler, yaşadıkları evinkiyle birlikte mahalledeki diğer evlerin arka kapılarının açıldığı geniş bahçede dahi krallıklarını sürdürmeye çalışıyorlar. Müthiş zengin bir aile, belli ki işlediği suçlar yüzünden kirişi kıran yaşlı adam yepyeni bir başlangıç için ansızın yola koyulmuş ama evi de yıllar öncesinden almışlar, bir gün başına bir iş geleceğinin farkında. Üç oğlan ve bir baba, eş yok, ailenin geçmişini öğrenene kadar uydurabildiğince uyduruyor René, mitlerden seçtiği hikâyeleri modernleştirip Golden ailesine yakıştırıyor. Bu huyundan aileyle yakınlaşınca da vazgeçmiyor, örneğin ailenin bir günde Rumilikten Sezarlığa geçişini gördükten sonra “Sezar” sözcüğünün etimolojisine kadar gidiyoruz, kökün üç muhtemel anlamı da uygun, Nero tarihteki bütün babaların 20. yüzyıldaki reenkarnasyonu. Çocuklar yeni kimliklerini bu değişime uydurmaya çalıştıklarında Nero kendilerine birer isim bulmalarını istiyor. Petronius, Lucius Apuleius ve Dionysos’la tanışın: “Orada yaşarkenki hallerini hayal edebiliriz; o zamanlar o kadar yaşlı olmayan yaşlı adam ve yine daha genç oğulları; ilk doğan iri, zeki, sakar, agorafobik, sarsak oğlu; gece hayatını seven, sosyete mensuplarının resimlerini yapan ortanca oğul; içinde karanlık ve kargaşa taşıyan en küçük oğul.” (s. 33) Adam çocuklarına normal insanlar olmadıklarını, tanrıların katında bulunduklarını telkin etmiş, olağanüstü yaşamları biraz bundan. Nero sahip olduğu güce karşın eşini koruyamamış ne yazık ki, kavga ettikleri bir gece kadın evden çıkıp yakınlardaki lüks bir otele gitmiş ve teröristlerin saldırısı sonucu onca insanla birlikte öldürülmüş. Ailenin yas tutmaya zamanı pek olmamış, dört adam hemen yeni bir yaşam edinip yıkıma doğru ilerlemeye başlamış. Öncesinde René’ninki var, profesör anneyle babanın sevgili evladı kültür kumkuması olasıya okumuş, dinlemiş, sevgiyle de yoğrulmuş bir güzel, bir kaza sonucu ailesini kaybedince yaşamı tepetaklak olacakmış ki Nero’nun kaba yakınlığına mazhar olmuş, büyülü dünyanın kapıları böyle aralanmış.

Üçbenzemez yaşam Rushdie’nin ele aldığı temel meseleler için altlık: Petya’nın hayaletlerle münasebetleri, agorafobisini yenene dek odasında yazdığı oyun kodlarıyla kazandığı milyon dolarlar ve Apu’ya kaptırdığı sevdiceği otistik bir bireyin tuhaf ve ilginç yaşamını aydınlatıyor, yine Apu’nun sergilediği resimlerin bulunduğu galeriyi yakması bu aydınlığı artırıyor, kısacası Petya’nın göründüğü her sahnede kaosla karşılaşabiliriz. Apu’nun sanatla dolu yaşamı temel sorunları irdeliyor, sanat eserinin değerinden sanatçılığın özüne kadar ele alınmayan mevzu yok. D’nin cinsel kimliği ve geçirdiği değişimler cinsiyetin neliğini o kadar derinlikli bir biçimde ele alıyor ki meseleyle ilgili bilmediğim pek çok şeyi bu kurmaca metinden öğrendim, teorik tartışmalardan ziyade kurgular özü göstermekte daha başarılı olabiliyor. Transgender müessesesi, feminizmde vajinaya sahip olan ve olmayan “kadınların” birbirleriyle alıp veremedikleri, organa indirgenmiş cinsiyet algısı, hangi kadınların daha kadın olduklarını ve hangilerinin aslında kadın olmadıklarını söyleyen kadınların aslında kadınlık kurumunu belirlerken suyu iyice bulandırmaları, kısacası günümüzde de hızla devam eden tartışmalar D üzerinden işlenmiş, şahane. René ve D insanın kendi kimliğini kendinin bulmasını ve diğerlerince kabul edilmesi gerektiğini söylüyor açıkçası, sevgiyle doğrudan ilgili bu kritik sabitin varlığı kabul edilmezse D’nin başına gelen üzücü olayın benzeri sıklıkla yaşanacak. Üç çocuğun düşüşü kısmen Nero’nun erk körlüğünden kaynaklı, toplumsal ret ve dizginsiz hayal gücünün yarattığı tahribat da diğer nedenler diyebiliriz, olabildiğince bütüncül bir açıyla kurmuş karakterlerini Rushdie. Apu’nun başına gelenlere değinmeden geçemedim, denebilir ki babanın günahlarını taşıyan oğul aileden olabildiğince uzaklaşmadan yükünü hafifletemiyor. İronik, Hindistan’a giden Apu oradan neden göçtüklerini öğrendiği zaman başka bir şey öğrenemeyeceğini, evin ve ailenin aslında cehennem olduğunu bilecek, acıyla ve hüzünle.

Nero’nun gönül macerasıyla René’nin yaşamı da diğer ağırlık merkezi herhalde, dengeliyor bu üç oğlanın kefesini. Nero bir Rus göçmene âşık olur, bu kanattan Rusya’nın ahvali hakkında malumat sahibi oluruz, ayrıca kadının Nero’yu nasıl ketenpereye aldığını görürüz. Evlilik öncesinde yapılan anlaşmanın maddelerini bir bir çiğner kadın, her ne kadar cinsel kimliğini bulmasında D’ye yardım etmiş olsa da Nero’nun yaşamına resmen çökme planları yapmaktadır, adamı evliliğe razı ettikten sonra bir de çocuk yapmak ister ama Nero’nun gücü yoktur, yapamazlar. Kadın etkisi altına aldığı René’ye yanlar hemen, bizim şapşiği kullanarak hemen çocuk sahibi olur ve Nero’ya mevzuyu yutturur. René bu durumdan sevgilisine bahsetmez, birlikte kısa filmler ve belgeseller çektiği sevgilisiyle ilişkisini mahvedecek sır yavaş yavaş René’yi mahveder ama toparlar bizimki, yediği bütün nanelerin sonuçlarıyla yüzleşir, acısını çekip düzeltebildiğini düzeltir ve aşağı yukarı on yıl boyunca uğraştığı senaryosunu tamamlar nihayet, ilk uzun metrajlı filmi çekmeye hazırdır artık. On yılın içinde Obama’dan Trump’a, akıldan genel kanıya, sefillikten yine sefilliğe geçeriz, günlükler ve mektuplar, değişen anlatıcılar ve ülkelerin tarihçesi şöyle bir görünüp kaybolur, teknikten tekniğe zıplarız, karakterden karaktere atlarız, şaşırırız, üzülürüz, ne bileyim, kurgu zenginliğinden başımız döner, Rushdie okurunu hipnotize eder, renkli üslubu okuttukça okutur, iyi bir metni okumanın saadetine varırız.

Eğlenceli bir yolculuk açıkçası, Altın Ev okura meydan okuyan bir yapıya sahip aynı zamanda. Allende’nin Japon Sevgili‘sinin uyumsuz eklentilerini düşünüyorum, güncel sorunlara değinmek için karakterlerden sürprizler devşiren Allende’nin fersah fersah ötesinde bir yazar Rushdie. Bu metni kesin okunmalı.