Deniz Kavukçuoğlu – Zarife

Can’ın bastığı en kötü metinlerden biri herhalde, böyle bir metni basma gerekçelerim:, varsa ki sıralayacağıma göre var, var olabilir: can sıkıntısı, Can sıkıntısı, kadın merkezli metnin ses getireceğini düşünmem, eşref continuum, uzay-zamanda bir takla, paralel evreni önemseyip mevzuyu bu evrende hayata geçirerek diğer evreni kurtarmak. Abartıyorum, o kadar kötü değil ama kötü. Kavukçuoğlu bir kadının gönlünce yaşamasını anlatıyor da mantık ve kurgu hataları gırla, inancı asamadım bir türlü. Azıcık anlatayım, Zarife var. En başta köşe yazısı var tabii, Bülent Serdar nam köşe yazarı 1993’te arabasına aldığı kızı anlatıyor. Nerede ineceğini sormuş, kız nerede indirirse razı olacağını söylemiş, hatta yemeğe de çıkabilirlermiş. Şaşırmış Serdar, kızın hikâyesini dinlemiş. 1950’lerde Sivas’tan göçen bir duvarcının kızı Zarife, Beykoz sırtlarındaki gecekondu mahallelerinden birinde yaşıyor, Mecidiyeköy’de tezgâhtarlık yapıyor. Liseyi bitirmiş, akıllıymış ama devam etmemiş, çalışmaya başlamış. Lüks yaşam için yapmayacağı şey yokmuş, buna “orospuluk” denirmiş Serdar’a göre ama başka tür bir orospulukmuş bu, kızın yaklaşımı orospuluğu bir anlamda olumlamış adamın gözünde. Yolculuğun üzerinden yedi yıl geçmiş, adam televizyon izlerken bir anda masaların üzerine çıkıp delisiye dans eden bir kadına denk gelmiş. A a, Zarife’ymiş o, istediği yaşama kavuşmuş nihayet. Yazı yayımlandıktan bir hafta sonra Serdar’ı arıyor Zarife, görüşmek istediğini söylüyor. The Marmara’da buluşuyorlar, Serdar kadını yatağa atma planı yapıyor hemen. Bir şeyler içmeye çağıracak, eve davet edecek, sonra muç muç. Kızın yemek davetini neden kabul etmediğine dair bir şey yok, yedi yıl önce o kadar yırtık değildi belki. Kız gelince yorumunu yapıştırıyor: “‘Doğru şeyler yazmışsınız ama bir yere kadar… Bir yerde yanılmışsınız! Bana ‘orospu’ diyorsunuz ya, o zamanlar orospu değildim ben… Daha sonra oldum… Yavaş yavaş, içime sindirerek, düşünerek, inanarak orospuluk yapmaya başladım… Anlıyor musunuz? Anlayabiliyor musunuz bunu?’” (s. 18) Ne olur ne olmaz, belki anlayamamıştır diye anlatmaya başlıyor Zarife, sorunların en büyüğü de burada başlıyor. Sinemada kesin bir adı vardır bu tekniğin, bilmiyorum, hani şu karakter derin düşüncelere dalmışken surata zoom yapmaca, ardından görüntüyü dalgalandırmaca, hoop diye geçmişe dönmece. Bunu metinde nasıl yaparız? İşte, üfürükten bir geçiş olabilir, “Oralete bakarken aklıma geçmişten bir çimdik takıldı,” der karakter, ne bileyim, kuş severken çocukluğunda beslediği güvercin aklına gelir, bir şey olur. Burada doğrudan geçiveriyoruz ikinci bölüme, başlangıç şu: “Bu sabah çok erken uyandım. Gözlerimi odanın beyaz badanalı tavanına dikip gece yatarken aralık bıraktığım pencereden gelen martı seslerini dinledim bir süre” (s. 21) Üçüncü tekilden birinci tekile ani bir zıplayış. Neden o sabah, o sabah hangi sabah, herhangi bir sabah mı yoksa özel bir sabah mı? Neden bu şekilde anlatıyor Zarife, günlük veya roman mı yazıyor, kendini bir roman kahramanı olarak mı görmeye başlıyor, hayatının bir roman olduğunu düşünüp karakterler mi biçiyor kendine, neler oluyor? Neyse, Beykoz’da zor bir yaşam. Baba duvarcı, eve gelir gelmez ölü gibi uzanıyor, ailesini geçindirmek için günde kaç saat çalıştığı belli değil. Kızını çok seviyor, Zarife’nin kardeşi Salih’i de seviyor ve okutmaya niyetleniyor ikisini de. Salih gazetelerden topladığı testleri çözerek üniversiteye giriyor, patronunun kızıyla evlenerek mutlu bir aile kuruyor. Zarife bir gün kardeşinin evine gidiyor ama Salih yok, Tuğçe’yle konuşuyorlar. Çok kitabı var Salih’in, çocukluğundan beri eline geçen her şeyi okumuş ve okumaya devam ediyor da kardeşiyle görüşmek istemiyor herhalde, sadece Tuğçe’nin evde olması ve Zarife’nin duruma dair hiçbir şey söylememesi cepte. Kızını çalıştırmak istemeyen şeker babanın tepkilerini de bilmiyoruz mesela, Zarife günlerce eve gelmediği zaman ne diyor, kızının ne yaptığını neden sormuyor, nedir, bilemiyoruz. Zarife’nin para kazandığını biliyorlar, eve öteberi alıyor da yaşamlarını kolaylaştırıyor, ötesini sormuyorlar diyeceğim ama öyle bir babanın sessiz kalabilmesini yaşlanmasına bağlamak da, ne bileyim, Yaprak Dökümü‘nde Ali Rıza Bey’in her şeyi kabullenmesini anlıyorum da duvarcı babanın ve diğerlerinin sessiz kalması, eh. Zarife’nin gençliğindeyiz şimdi, televizyonda gördüğü sevişmeli programlardan biri içini cıpcıslak edince elleri malum bölgelere gidiyor ve erkeklerin erkekliğini fark ediyor, kadın gözüyle bakıyor artık onlara. Mahalleden veya iş yerinden beğendiği bir iki oğlanla yakınlaşıyor, Ufuk’la ilişkilerini ilerletiyorlar bir güzel. Uyumlular, birbirlerini önemsiyorlar, Ufuk’un ailesi Zarife’yi çok seviyor, her şey yolunda gibi gözükürken Ufuk’un arkadaşı Burçin araya giriyor ve başka bir hayatın peşinde koşabileceğini gösteriyor Zarife’ye. Bu şaşaalı yaşamın Zarife’yi esir almasının altındaki sebepler sadece coşkun bir iştah olmasa gerek, Zarife’nin de zeki biri olduğunu anlıyoruz da bu boş koşuşturmacanın sebebini ortaya çıkaracak yaşantılar eksik sanki. Tamam, babası gibi köle olmak veya annesi gibi evde oturmak istemiyor, yatlarla katlarla gününü gün etmek istiyor da kardeşinin yolunu neden seçmediğini mesela, bilmiyoruz. Hayatındaki sarsıntılar geçtikten sonra deli gibi kitap okumaya başladığını söylüyor, Serdar’a anlattığı hikâyenin niteliğinden bunu anlıyoruz ama neden orospuluğa meylettiği biraz daha temellense hoş olurdu. Görmüşken: Esas sugar daddy Orhan bir tekne alıyor, iş verdiği Recep Kaptan’ın miçosu Osman parmakları yedirecek bir yemek hazırlıyor. Güzel, afiyetler olsun da Osman’ın Osman olduğunu bilmek çok da lüzumlu değildi sanıyorum, yemeğin tasviri keza. Yanlış odaklanmanın örneklerinden biri.

Orhan’ı Burçin tanıştırıyor Zarife’yle, ellilerindeki adam kıza hemen kancayı takıyor ve metresi haline getiriyor. Zarife istediği hayatı yaşamaya başlıyor nihayet, küçük bir pürüz kalıyor tabii: Ufuk. Çocukla buluşuyor, doğrudan mevzuyu açıp neler olduğunu anlatıyor. Çok olgun bir adam Ufuk, Zarife’nin yanaklarından öpüp gitmeden önce öyle bir hayatın Zarife’ye ağır geleceğini söylüyor bir, Zarife çok hassas biri olduğu için yükü kaldıramazmış. Bir güzel kaldırıyor, hatta Orhan’ın işleri sekteye uğramasın diye adamın iş yaptığı bir kadınla sevişiyor, sonra Orhan’ın başka bir metresiyle üçlüye giriyorlar, şekerleri şap şap yuttuktan sonra ne yaptıklarını bilmedikleri için her şey çok kolay. Zarife her şeyi hemen sindiremiyor, bir müddet Orhan’a ıstırap olduktan sonra adamın uyarmasına gerek kalmadan oyunun kurallarını hatırlıyor. Orospuysa ses çıkaramaz, Orhan’ın sapıklıklarına katlanır, Orhan’ın eşini savunur, diğer metreslerle birlikte zaman geçirir. Nihayet kendi ayakları üzerinde durmaya başlar, tezgâhtarlıktan istifa edip Orhan’ın emrinde çalışmaya başladıktan sonra giyim işlerinde deneyim kazanır, dükkân açar birkaç tane. Orhan’la ilişkisini iş ilişkisi haline getirir, son durum bu. Masadan kalkmadan önce Serdar’a yine yemeğe çıkmalarını teklif eder bu arada, başa dönmeye de gerek yok o kadar para kazandıktan sonra da eğlenmeye ihtiyacı var sanırım.

Son bir şey, otostopla başlıyor bu mevzu. Burçin otostop çektiriyor Zarife’ye, kime denk gelirse. Zengin birine rastlayan kirişi kıracak. Mantık bu da pek oturmadı sanki. Zarife’ye korkup korkmadığını soruyor Serdar, sonuçta karşılaşacağı çok büyük ihtimal dümdüz adam yahu, bildiğimiz sığır erkek, zengin hödük. Zarife hiç korkmamış, şöyle bir bakınca adamın ne olduğunu anlıyormuş zaten, başı hiç belaya girmemiş ayrıca. Yani, böyle bir şey ne kadar mümkünse o kadar kabullenebiliriz bu görüşü. Akıl kârı değil, ben “yemedim” diyeceğim.

Denk gelen okusun, Semih Gümüş övmüş de pek övülecek bir şeyini göremedim. Bağımsız kadın, övgü belki bunadır ama bu anlatım biçimi pürüzlü.