Primo Levi – Bunlar da mı İnsan

13 Aralık 1943’te faşist milis kuvvetleri tarafından tutuklandım.” (s. 3)

Davaya inanmış insanlar dağlara çıkıp direnirler. Tecrübesizdirler, tedarik zincirini oluşturmaya çalışırlar, aşağıdaki dehşete karşı çıkmak için hayatlarından geçerler. Üç yüz kişilik milis grubu bir gece mekanı basar, anlatıcıyı ovaya indirirler. Politik faaliyetini açıklarsa öldürüleceğini düşünen anlatıcı “Yahudi ırkından bir İtalyan uyruklu” olarak tanıtır kendini, yolculuk başlar. İtalya’daki tecrit kampında yüz elli kadar İtalyan Yahudi vardır, kimi tutuklanan yakınlarından ayrılmamak, kimi de kanun yoluyla temize çıkmak için teslim olmuştur. Anlatıcıya göre “ne budalalık”.

Ocak, 1944. SS birliği gelir, 21 Şubat’ta yola çıkılacağı söylentisi yayılır. “Henüz umut besleyenler ancak safdillerle hayal kuranlardan meydana gelmiş küçük bir azınlıktı; ama bizler, Polonyalı ve Sırp mültecilerle uzun uzun, enine boyuna görüşmüş, konuşmuştuk; böyle bir yolculuğun ne demek olduğunu biliyorduk biz.” (s. 5) Sonlarını tahmin ederler ama nasıl öleceklerini bilmezler, öğrendikleri zaman başka dehşet. Vagonlara öğleye doğru bindirilirler, kırk beş kişilik yere kaç kişi sığar? Bindirilenlerin öteberileri toplanır, sözde kayıt altına alınır, her şeylerini geride bıraktıklarını bilmez insanlar. İstikamet Auschwitz, tren kuzeye doğru ilerledikçe sıcaklık düşer, geceleri çıkan kavgalar ve yükselen inlemeler yüzünden kimse uyuyamaz. Anlatıcının vagonundakiler götürülenlerin en şanslılarıdır, kırk beş kişiden dördü geri dönmeyi başaracaktır her şey bittikten sonra.

Hedefe varılır, trenden indirilenlere bozuk bir İtalyancayla sağlam olup olmadıkları sorulur, hastalar hemen kenara ayrılır. Kadınlar ve ayrılmak istemedikleri çocuklar da kenara, bir daha karşılaşmayacağız onlarla. Erkekler kamyonlara bindirilir, gecenin bir körü yola çıkarlar. Aralarındaki Alman asker nezaketle sorar: Vermek istedikleri para, saat, bir şey var mı? Gülerler. Yirmi dakikadan sonra kampa varırlar, tepede anlatıcıyı yıllar sonra bile sıkıntıya boğan yazı: “ÇALIŞMAK ÖZGÜRLEŞTİRİR”. Odaya tıkıştırılan insanlar dört gündür hiçbir şey içmemişlerdir, musluklardan su içmek yasaktır. “Cehennem budur işte. Günümüzde cehennem denen şey böyle olsa gerek, büyük, bomboş bir oda, bizler ölesiye yorgun dikilip kalmışız bu odada, suyu damlayıp duran bir musluk var, ama içmeye gelince içemiyoruz bu sudan, bizleri bekleyen korkunç şeyler olsa gerek, ama hiçbir şey olduğu yok, hâlâ bir şey olduğu yok.” (s. 14) Üst baş çıkartılır, fıtık bağı kullanan yaşlı bir adamın bağı da çıkartılır, adam acı içindedir. Ayakkabılar çıkartılır, çift çift koyarlar kenara. Almanın teki bütün ayakkabıları süpürüp götürür, ayakkabıları da bir daha görmeyecekler. Dört adam mekana dalar, ellerindeki usturalarla kafalara girişirler, kıl tüy kalmaz. Tahta kundura ve giysi verecekler, gruplara böldükleri insanları berbat yatakhanelere alacaklar ve herkesi çalıştıracaklar, Almanlar yenilgiye yakın olmalarına rağmen makine gibi çalışmaya devam ediyorlar. Anlatıcı pek çok olayı değerlendirdiği gibi bu bitmek bilmez çabayı da değerlendiriyor, ona göre ölmek üzere olan bir bedenin görünürdeki yarayı iyileştirme çabası bu. İnsanları makineye dönüştürürler, ilk adım isimlerini silmek. Remarque’ın Hayat Kıvılcımı nam metninde sayılara dönüşen insanların hiçliğine dair uzun bölümler vardı, okuyalı on yılı geçti ama hâlâ aklımda. Levi de aynı yerden bakıyor, insanlıktan nasıl çıktıklarını adım adım anlatıyor. İsim tamam, kıyafetler tamam, orta dozda şiddet de gösterilince insan kim olduğunu unutuyor orada. Yeni tutsaklarla kimse konuşmuyor, konuşmaya değmezler. Kimse enerjisini boşa harcamak istemiyor, zaten ölülerle konuşulmaz. Biri diş fırçasını geri alıp alamayacağını sorunca saflığa gülüyor görevli, artık evde değiller, sanatoryumda değiller, oradan çıkmak isteyen bir tek bacalardan çıkabilir. O zamanlar bunun ne anlama geldiğini bilen yok ama öğrenecekler bir süre sonra. Dante’den bölümlerle cehennemi niteliyor anlatıcı, umutsuzluğunu ancak sanatın ışığıyla hafifletebilir.

Kampta üç tür insan var: politik tutsaklar, suçlular ve Yahudiler. Yakınlarda İngiliz tutsaklar da var, onlardan sigara alabilenler takas yaparak birkaç günlük yemeklerini çıkarabiliyorlar. Çorba ve ekmek dışında yiyecek bir şey yok, su da yok, çorbayla susuzluklarını gidermek zorundalar. Sabahtan yataklar düzeltilecek, belirli günlerde bit kontrolü, tırnaklar hafta sonu kesilecek, temizlik yine hafta sonu. Paklanamıyorlar bir türlü, yüzlerce insanın kokusu üzerlerine siniyor, pislik içindeler. O soğukta hacet kovasını dışarı çıkarıp boşaltmak zorunda kalanın vay haline, kalın giyecekleri de yok. Açlıktan ölmemek veya soğuktan donmamak için insan üstü bir gayret göstermek zorundalar. Kimileri çoktan yok olup gittiğine inandığı için uzun süre dayanamıyor, kimileriyse kamptan kurtulacağını düşündüğü için sonuna kadar dayanmaya çalışıyor. Anlatıcı hayatta kalmasını Alberto’ya borçlu, insanlar bir lokma için birbirlerini ihbar ederlerken ikisi dayanışıyor, buldukları yiyecekleri bölüşüp yiyorlar. Yaşamak için bu da şart, insanlığı unutmamak tükenmeyi önlüyor. Kendi tokluğu için çoğu insanı aç bırakanların, daha fazla ekmek için hırsızlık yapanların arasında en uzun dayananlar bunlar, Alberto sonlara doğru kamptan uzaklaşırken civarda dolanan Almanlar tarafından öldürülüyor ve anlatıcının kamptan nasıl çıktığını göremiyor ne yazık ki. Anlaşabilmek büyük sorun olduğu için dillere göre ayrışıyorlar, Alberto’yla böyle tanışmıştı anlatıcı. En eskileri Selanikli Yahudiler, kimseye saygıları yok, orada bulundukları üç yılda mekanın dinamiğini öğrenmişler, kendilerini kurtarmaya çalışıyorlar. İtalyanlar başlangıçta her gece belli bir noktada toplanmaya karar vermişler ama günden güne eksildikleri için bir süre sonra moral bozucu hale gelmiş bu, sürdürmemişler. Her gün birileri ölüyor kampta, hastalardan bazıları götürülüyor veya yatakta ölüyor, insanlar açlıktan ve soğuktan pes ediyorlar, kampın nüfusu giderek düşerken dışarıdan takviye geliyor hemen, özellikle Rusların ilerleyişi sırasında. Sınırdan getirilen insanlar anlatıcının ilgisini çekmiyor, çok kalabalık ortam.

Kaçmayı düşünmek geçici rahatlamayı getirse de bu hayalden kurtulur kurtulmaz düşüyor insan, daha derinlere düşüyor, bu yüzden hayal kurmaya yanaşmıyor kimse. Anlatıcı ölmek üzere olan bir adam için yalan söyleyerek memleketini yalan dolan anlatıyor, uzun süreden sonra kurduğu tek hayal bu. Organik kimya üzerine doktora tezi yazdığı için laboratuvarda görevlendirilecek bir süre sonra, daha rahat. Patlayan bombaları uzaktan duymaya başlıyorlar bir süre sonra, anlatıcı sıcak bir yerde saatler boyunca bulunabileceği için teşekkür ediyor içinden. Kime? Rütbeliler, erler, laboratuvarda çalışan kim varsa hissiz, sanki bir sandalyeye bakar gibi bakıyorlar insanlara. İşe yarayanlar biraz daha el üstünde tutuluyor ama aşağıda kalan çoğunluk için yaşam diye bir şey yok. Almanlar kampı boşaltıp gittikleri zaman çoğu esir hareket edemeyecek halde, bulaşıcı hastalıklar hemen yayıldığı için ölenler artıyor, anlatıcı bazılarına şefkat gösterip huzurlu bir ölüme kavuşmalarını sağlıyor. Patates buluyorlar bir yerden, hemen ateş yakıp pişiriyorlar. Çok da uzaklaşamıyorlar, Almanlar geri dönmeye karar verirlerse herkesi öldürürler. Kaçanlara yolda rastladıkları zaman öldürüyorlar zaten, karların üzerine bırakılmış cesetleri gömmek mümkün değil, buz tutmuş toprağı kazamıyorlar. Sağda solda yemek arıyorlar, zayıflıktan ölüyorlar, aslında kuyruğuna geliyorlar ama dayanacak güç kalmamış. Nihayet Rus birlikleri kampa gelip geçici hastaneyi açınca ölenlerin ardından ağlamak kalıyor bir. O hissi bu metinde bulabilirsek tabii, anlatıcı duygularını aldırmış gibi anlatıyor her şeyi, şahit olduğu olaylar akıl alır gibi değil.

Yeni baskısı yok bu metnin, bir an önce yapılmalı.