Daniel Kehlmann – En Uzak Yer

Geçen yıl biri boğulmuş, bir daha dönmemiş, akıntılar alıp götürmüş. Resepsiyondaki adam Julian’ı uyarıyor, dikkatle yüzmeli. Julian dalgın, başını sallıyor, elinde havlu. Hasır şapkalı bir adam, top oynayan çocuk. Top yuvarlanıp gidiyor, peşinden koşmalık. Julian olan biteni izliyor, iki saat sonraki konferansını düşünmemeye çalışıyor. Konuşma metni hazır değil, kalabalığa karşı ne diyeceğine dair hiçbir fikri yok. Yola çıkmadan önce hazırlık yapmadı, amiri Wöllner’in uyarılarına kulak asmadı, uçakta halledebilirdi. Konferans için gelenler dışında birkaç turist var, onlar da salona gelirse bütün dünya Julian’ı dinleyecek demektir. Metni hazırlasaydı tabii, uçakta şarap içti ve üzerine çöken ağırlık yüzünden hiçbir şey düşünemedi, kalem oynatamadı. Otele geldiğinde hoş geldiniz konuşmasını dinledi, öğle yemeği yedi ve patronunun yüzünü kara çıkarmamak için ne yapabileceğini düşündü. Yüzmek iyi fikir, ertesi gün hava yağmurlu, suya girmek için son şans. Yosunların kokusu, İtalya’dan bir anı. bir daha telefon etmemesini söyleyen Andrea’nın sesiyle bir mi İtalya, ikisine dair bir anı mı, anlatının sonlarında sokakları belirecek mi, bilmiyoruz. Kehlmann’ın Gitmeliydin‘de yarattığı atmosfer bilincin sakladığı sayısız ânın ne zaman ortaya çıkacağına dair hiçbir şey söylemiyor, gizem finale kadar sürüyordu. Aynı, en uzak yer bilincin derinlikleriyse, savunma mekanizmaları en huzurlu anlara sürüklüyorsa Julian’ın gideceği bir yer var, somuttan doğuyor, çocukluğundan. Kayboluşuna bakalım önce, ayakkabılarının yanında çakıl taşları duruyor, konuşmasını düşünüyor. Bir şeyler söylese, bir iki espri belki, yürümez. Ekonominin yeni dalları, sanal âlem, bir sürü şey sıkmanın anlamı yok. Sırt üstü yatıyor, denizin üstü. Gözlerini ovuşturup etrafına bakınca kıyının gözden kaybolmuş gibi olduğunu görüyor, yüzmeye başlıyor. Zaman belirsiz, güneş alçalmış. Gözlerini kıyıda açıyor tekrar, kıyıya nasıl vardığını hatırlamıyor. Otel uzaklarda, belli belirsiz görülüyor. Kaybolan adam da son anlarında otele o kadar uzaktan bakmıştı belki. Kollarını kavuşturup karar veriyor, ne yapacaksa o an yapmalı. Otele seğirtiyor, kimseye görünmeden yukarı. Sırılsıklam, toplantı salonunda ne olup bittiğini bilmiyor. Kilidin yerini zor buluyor, odaya girince eşyalarını bırakıp parayı alıyor bir, yola çıkıyor. “Vücudunun hiç ağırlığı yokmuş gibi geliyordu ona, nefesi düzenliydi, hep böyle koşmayı isterdi. Nereye olursa olsun. Yeter ki hep ileri.” (s. 20)

Andrea’dan birkaç kez daha bahsedilecek ama geriye dönüşlerde detayları öğrenemeyeceğiz, evden kaçışa odaklanacağız. On bir yaşındayken her şey aynı, annesi her zamanki gibi uyuyor, babası işte, kardeşleri okulda, kırık fayans banyoda. Tramvayla okula, matematik hocası aynı ses tonuyla ders anlatıyor, arkadaşlar sıkıcı, üstelik sekiz yıl daha var okulun bitmesine. Öğle yemeği için eve dönerken zorbanın tekiyle boğuşması son nokta, bir daha geri dönmeyecek, en uzağa gitmeye çalışacak. Annesinin seslendiğini duysa da cevap vermiyor, ceketini alıp doğru istasyona. Engel olan kimse yok, tek başına yolculuk. Adamın teki halinden anlıyor biraz, kondüktör geldiği zaman Julian’ın bilet parasını veriyor, gidecek yeri yoksa gelebileceğini söylüyor. O da evden kaçmış zamanında, biliyor o duyguyu. Anlatının sonunda benzer bir durumla karşılaşacağız, adamın teki bir çocuğa bilet alacak, Julian’ın anıları dönüp duracak, yetişkinliğinin yaşantılarına dönüşecek, bilinen dünyanın gerçekliğini zihnin karanlık noktalarıyla birleştirerek sınırları belirsiz bir düşgerçekliğe kapı aralayacak. Öncesinde on bir yaşındaki Julian yolda olduğunu fark eder etmez hiçbir yerin hayalini kuracak, hiçbir yerde değil ama bunun gerçek olduğuna inandıracak bir yaşam boyutu yok. Ölüm düşüncesi hiçliği kavrayamamasıyla ortaya çıkıyor, bir rüya veya kendi uydurması bu, önemli bir şey değil. “Elbette saçma bir şeydi bu, bundan daha eski olan sayısız anısı vardı, ama onların hepsi de sanki kendisine ait değildi, sanki bir kısmı, başka bir hayatta tanıdığı bir başkasına aitmiş gibi geliyordu.” (s. 31) Depersonalizasyon, bariz. Aynalı iki sahnede daha iyi anlıyoruz bunu, ilkinde Julian aynada kendine bakan adamı tanıyamıyor, ikincisinde aynaya iyice yaklaşıyor, alnını yüzeye değdirince kapıya doğru yürüyen adamı görüyor, adamın arkasına dönüp aynaya bakmasıyla aslında kendini izlediğini/kendine baktığını anlıyor. Bazı noktalarda yaşam o kadar ağır ki bir başkası olarak sıfırdan başlamak daha makul. Anlatının başında öldüğü söylenen adam gibi ölmesi gerekmiyor, insanları ortadan kaybolduğuna inandırması yeterli. Polise yakalanmaması da lazım ama çocukken yakalanıyor, eve getirildiğinde babasının bağırıp çağırmasını dinliyor, sonrası sıkıcı bir büyüme evresi. Abi Paul yazılımla uğraşıyor, gariplik çekici olduğu için kardeşiyle yakından ilgilenmeye başlıyor, ailenin geri kalanı gibi. Çocuğun kafayı kırmasını engellemek için tatile çıkıyorlar, baba ayağını kırıyor, yerde yatarken Julian yanına gelip adamı incelemeye başlıyor. Ölüme yakınlık öyle bir şey, hareket etmeden yatmak gibi. Yaşamın mucizelerinden biri, ölüm ve anlamsızlık her an var, her yerde. İki olay daha var, mühim. Üniversitede hocası Spinoza üzerine incelemeler yazan Vetering hakkında bir monografi yazmasını istiyor Julian’dan, üstesinden gelebilir. Gelemiyor, Spinoza’nın ispatlarını tekrar tekrar okuyor, yaşama Spinoza’nın çerçevesinden bakmaya başlıyor, içerik kendi zihni. Sonuçta hemen herkesin yerdiği, saçmalıklarla dolu bir metin yazıyor. Aklına geldikçe titremesine yol açan bir yenilgi. İkinci mevzu Clara. Kızla birlikte olduktan sonra korkuyla yüzleşiyor, Clara kapıya dayanıp görüşmek istediğini söyleyince başına ne geleceğini biliyor aslında, bu yüzden yine uzak bir yer düşleyip yol açtığı bütün sorunlardan kendini soyutluyor. Haritada keşfedilmemiş alanların olduğunu biliyor, gösterilen her şeyin bilinmediği malum, düşüncelerinin doğduğu yerde saklanacak alan buluyor her zaman. Annesinin intiharından sonra bilişsel geri çekilme denemesi de başarılı, su damlaları üzerinden kayıp gidiyor, hiçbir şey tutunamıyor üzerinde.

Taksiden iniyor, evinde geziniyor biraz, Paul çıkageliyor. Telefon etmişler, herkes onu arıyormuş, bakmadıklar yer kalmamış. Kardeşini karşısında görünce şaşırmıyor Paul, söz konusu Julian’sa her şey olabilir. Para lazım, veriyor. Emin mi Julian, bir daha geri dönemeyecek. Sekiz yıl sonra, ölü olduğu kabul edilince belki, o zamana kadar kuzeydoğuda vakit geçirecek, az insanın yaşadığı yerde. İşini Paul bulmuştu, kitap faciasından sonra üniversitede tutunamayacağı anlaşılınca kardeşine bir kıyak daha yapmıştı, sorun değil yine de, gidebilir. Verilerin sayısı sonsuza yaklaştıkça sonuçlar beklenen değere yaklaşır, Vetering’in yaşamından yola çıkan Julian bu bilgiyi anımsayarak aslında yola çıkacağını en başından beri bildiğini düşünüyor belki, bu yüzden hiçbir şeye şaşırmıyor, ihtimallerin sonsuzluğu yaşamın olağanlığını ortaya çıkarıyor, bir tercih bütün tercihler demek. Bunun yanında ayakkabılarının çalındığını öğrenince gösterdiği tepki anlaşılır gibi değil, ben güldüm orada, Paul’a çıkışıyor basbayağı. Kim boğulan bir adamın ayakkabılarını çalar ki? Sahildeki ayakkabıları otelin müşterilerinden başka kim alacak, alsalar ne yapacaklar? Daha da önemlisi, buna neden takılmasın?

Sonrası yol, iç içe geçmiş yaşantılar, anılar, giderek tekinsizleşen insanlar, ortamlar, kabusa benzer bir yapı. Peronda yine, tren bekliyor. “Clara geldi aklına, annesi ve aylardır görmediği kardeşi Paul. Andrea’yı dahi anımsadı. Bunların hepsi, artık inanılır varlıklarmış gibi gelmedi ona, bu kişileri şeklen gözünün önüne getirmek zordu.” (s. 96)

Kehlmann’ı okuyunuz, metinleri pek başarılı.