İrfan Yalçın – Büyük Soytarı

“Önsöz”de İrfan Yalçın’ın Büyük Soytarı’ya dair açıklamaları yer alıyor. “Gençliğini, orta yaşlılığını, yaşlılığını çok iyi bildiğim ‘Büyük Soytarı’, mektuplarında ne derse desin, ağırbaşlılığını, onurunu koruyan; hiç değilse koruyor görünen biriydi önceleri. Az konuşur, tartışmaya girmez, çevresinde saygı uyandırırdı.” (s. 5) Evlendikten, çocukları olduktan sonra hayatı tepetaklak, yeterince para kazanamayınca yirmi yaş genç eşi sokağa atıyor Halil’i, sonrası korkunç bir sürükleniş. Kızı Nermin’e gönderdiği üç yüz doksan dört mektubu Yalçın otuz beş mektuba indirgemiş, tarih sırası gözeterek sıralamış, biraz da düzeltmiş olsa gerek. “Ozan bir yürek” duyarlığıyla kaleme alınan mektuplarda dil güzelliği yokmuş ama “bırakılmış” bir insanın bütün acıları incelikli bir şekilde anlatılmış. Büyük Soytarı Halil’in kızı Nermin veriyor mektupları, Yalçın’ın dediğine göre mektuplardan beşi onu açılmamış, birbirinin aynıymış oncası. Genç kadın paramparça bir küçük burjuvaymış, babasının terzi parçası olmasından utanır gibiymiş, yoksulluğu içine sindirememiş bir türlü, yoksul olmayı namussuzluk gibi görüyormuş. Cevap yazıp yazmadığına dair bir bilgi yok, Halil mektuplarında yalvarmasına, kızından bir mektupçuğu defalarca dilemesine rağmen belli ki eline hiçbir şey geçmemiş ailesinden. Başkalarından duyuyor hep neler olduğunu, Beşiktaş’ta çalıştığı terzihanenin ustası memleketlisi, Zonguldak’a gidip geldiği zaman o veriyor haberleri. Kıza görücü geleceğini, damadın ailesinin gelip kendisinden izin alacağını usta söylüyor hep, eşin boşanma davası açtığını bir yerden duymasına gerek yok, sarı zarf gelince öğreniyor ama tekrar evlendiğini yine başkalarından işitiyor, bütün duygularını mektuplara döküyor sonra. Soytarılığının başlangıcı, insanlarla ilişkileri, devrimci gençlerle kurduğu bağ, bir yaşamın dökümü var mektuplarda, varlığını ispatlamaya çalışan Halil’in biraz olsun merhamet dilenmesi, cevap beklemesi yaşadığını anlamak istemesinden kaynaklanıyor. Yok ama, hiçbir cevap gelmiyor, kısa aralıklarla mektup yazmayı sürdürüyor. Hitap bölümünde kızına çocukken söylediği şeyleri yazıyor, mektubun sonunda adının yanına ne kadar sefil olduğunu gösterecek sıfatları ekliyor, aynı şeyleri yazıp yazıp durduğu düşünülebilir ama İstanbul gibi bir yerde yaşam hiç aynı kalmadığı için bütün değişimleri usanmadan kaleme alıyor. Yaşamda tek sabiti çocuklarının anısı, zaten ilk mektuba Nermin’e dondurma aldığı bir anıyla başlıyor. O günler çok güzel, Nermin ve abisi Çetin, Halil ve eşi, dört kişilik aile mutlular, zavallı bir gecekonduda yaşasalar da. Daha en başlarda Halil’in kendi bakış açısının dışına çıkamadığını görüyoruz, anlattıklarından çıkardığımız kadarıyla Halil kötü bir baba, çocuklarının mamalarını yiyip bitiriyor örneğin, açlıktan. Eve beş kuruş götürmezken meyve alıp yol kenarında tek başına yiyor, eh, Zonguldak küçük yer, biri görüp eve haber uçurunca kıyamet kopuyor tabii. Saygınlığını yitirmediği zamanlarda Nermin’in dediği bir sözü hatırlıyor, öğretmen olup babasına bakacak Nermin, sokağa atmayacak. Defalarca hatırlatıyor bu sözü Halil, sözde kızını yokluyor, yok yere. Dükkânda yatıyor, hamam böceklerinin üzerinde gezindiğini hissediyor, bir süre sonra onlarla arkadaş oluyor, isim takıyor böceklere. Keskin bir düşüş, kanıksanmış.

Halil eski güzel günleri anarken yaptığı hataları görmezden geliyor veya anlamıyor, gerçi eşinin suçlamalarına baktığımızda küçücük şeylerin bile katlanılamaz derecede büyüdüğünü görüyoruz. Evden atıldığı zaman ustasını koymuş araya, eşinin ustaya dediğine göre çocuk gibiymiş, parmaklarını ojeletiyormuş. Bayramda kardeş ziyareti sırasında yeğenlerine boyatmış, gülüp eğlenmişler, bu. Bu “amca” faslının ötesi gelmiyor sonra, Halil onca sıkıntıyı çekerken kardeşinden neden yardım istemiyor örneğin, ona iki satır mektup neden yazmıyor bilmiyoruz, Yalçın bu faslı biraz genişletse anlatı daha da zenginleşirmiş sanki. Çocukları eğlendirmekten dükkândaki çırakları eğlendirmeye evriliyor bu soytarılık, herkes dalga geçse de umursamıyor Halil, insanları güldürmekten hoşlandığı için eşek şakalarına bile gülüp geçiyor. Etrafındakiler kızından mektup gelmesini beklediğini bildiklerinden mektup yazıp veriyorlar, adamın mutluluğunu görüp kıkır kıkır gülüyorlar. Çok trajik bir mevzu, Halil katakulliyi anlayınca gülenlerle birlikte gülmeye başlıyor, şakaya iştirak. Çok hassas bir adam Halil, insanların içini görüp ona göre muamele etmeyi biliyor, şaka yapanların gelişmemişliklerini çok önceden kavradığı için kızgınlığını içine gömüyor. Bu kadar ince bir adamın gençliğinde o herzeleri nasıl yediğini anlamak mümkün değil, Zonguldak’a gelen gezici bir tiyatro ekibinin peşine takılıp şehir şehir gezmesi, iki ay sonra evine dönmesi tuhaf. Eve döndüğünde eşinin bağır çağır çıkışmaları, ağlamaları karşısında tepkisiz, ailesini hiç düşünmemiş gibi. Kısa bir açıklaması var, kalbinden gelen coşkuya karşı koyamadığını, hayatı boyunca bu coşkunun peşinde gittiğini anlatıyor, soytarılığa yol açan da aynı şey. Ele avuca sığmayan bir adam Halil, içinden nasıl geliyorsa öyle yaşıyor. Kıskançmış da, eşi çalışırken genç bir adamla konuşması zoruna gitmiş, eşinin iş yerinin karşısında soteye yatıp camdan izlermiş kadını. Çalışmamasını söylemiş sonra, kadını işinden de etmiş, o devirde kimseye güven olmazmış çünkü. Bu güvensizlik meselesi de derinleşmiyor, aslında Halil kendini belli bir ölçüde eşeliyor, fazlasını anlatmıyor, belki de kızının olumsuz duygularını körüklememek için. Mektubu yazdığı sıradaki yaşamını bütün detaylarıyla anlatıyor bir, böceklerden açlığa, parasızlıktan yaşlılığa bütün sıkıntılarını, yalnızlıktan doğan düşlerini, elinde kalan her şeyi. Bir mektubunu kızından gelen bir mektupta ne yazacaksa onunla dolduruyor, baba özlemiyle dolu Nermin’e göre babası hemen gelmeli, çocukluğunda verdiği sözü unutmamış, bakacakmış babasına. Açılmayan beş on mektuptan biri miydi bu acaba, Nermin’in onca yalvarışa kulak asmaması açlıkla boğuşulan bir çocukluğun doğurduğu kızgınlıktan mı sadece? Yalçın birkaç cümleyle kızı anlatıyor ama yeterli mi bu? Taş olsa çatlardı, öylesi içten Halil. Bir kezinde kızını görmeye gidiyor, Zonguldak’taki güzel anıları hatırlayarak güçleniyor, memurluk yapan kızının karşısına çıktığında çok umutlu. Dünyası bir anda değişiyor, Nermin babasından problem çıkarmamasını, onu görmek istemediğini söyler söylemez çalışma arkadaşlarından biri Halil’e acıyarak bakıyor, adam oturup ağlamaya başladığı zaman çalışanlardan biri teselli etmeye kalkıyorsa da acı çok derin, anıları unutup hemen İstanbul’a dönüyor. “Yakalayamıyor” ailesini, Çetin nişanlanmış, Nermin’i istemeye gelmişler, Nermin evlenmiş, eşi boşandıktan sonra tekrar evlenmiş, birlikte yıllarını geçirdiği insanlar yaşamlarına devam etmişse de kendisi bir noktada çakılı kalmış, dönüp dolaşıp oraya geliyor mektuplarında. Hep aynı yere.

Toplumsal çalkantılara kıyısından değiniyor Yalçın, terzinin yanındaki kahvede takılan solcu gençlerle arası iyi Halil’in, en sevdiklerinden biri ustanın karşısına dikilip Halil’in aylığını artırması için baskı yapıyor, amacına ulaşıyor da. En sonda hastanede ziyaretine gelen tek tanıdık da bu genç olacak, vefalılar. Savcı emeklisi zıt kutupta, terziye sık sık gelerek anarşizm ortamından bıktığını, birkaç kellenin alınması gerektiğini söylüyor, Halil en sonunda ağzının payını veriyor adama, bu kez işinden oluyor. Evi de gidiyor elden tabii, Ermeni kız kardeşlerin yanına taşınıyor, başlarda çok iyi ilişkiler kursa da muhtemelen yanlış kardeşe evlenme teklif ettiği için atıyorlar evden, dükkâna geri dönüyor, yaşlılıktan ötürü dikiş dikemeyecek hale gelince halasının torununa gidiyor, orada da umduğunu bulamıyor, bir fırtına gibi geçiyor yaşam. Yetmiş yaşında, tek başına bir adam. Otobüste soytarı, hastanede soytarı, herkesle çocuk.

Bir dram bu kadar incelikli anlatılabilirdi. Yalçın’ın anlatıda bıraktığı gedikler olsa da başarılı, okunası bir metin.