Eileen Myles – Cehennem: Bir Şairin Romanı

1960’ların New York’u, Ginsberg, Warhol, bir dünya şair, ara ara Dylan. Adları geçiyor sadece, bir Ginsberg’le iletişim kuruyor Myles. O fırtınada ilişki kuracak kadar sabitlik zor, isimler geçip duruyor, birinin çatı katı dairesinde haplar, “şiir” diyorlar haplara, pek hoş, bir başkasının evinde şiir okumaları, zamanın geçip gittiğini duyumsama çabaları. Hiçbir şey yapmayarak. Sıradan bir olağanlık, var olmak bir iş değil. Boşluğu doldurmak için düşünce bile yok bazen, alkolün veya uyuşturucunun etkisiyle heykeller duruyor odada. Sanat eseri, incelenebilirler. Birinin sarı saçlarından şiir dökülürse kapıp sayfalara tıkması kolay. Bembeyaz bir sis renkleri ve sesleri birbirine karıştırıyor. Dünyaya bu sisin içinden bakmak, şiirin içinden bakmak. Parçalar birbirini tutmazsa kurgunun yapacağı bir şey yok, anlatının, yaşamın doğası bu. Cut up kadar keskin değil. İmgeleri yakalamak işte, öylece süzülüyorlar, Myles’ın yaptığı bu, geri kalanı yaşamı. Ne yaşam, İngilizce hocasının poposundan etkilenmeyle başlıyor, lezbiyenliğin keşfinin anlatıya dönüşen yaşamın başlangıcı olarak görülmesi. “Daha önce hiç, bedeni olan bir kadının öğrencisi olmamıştım. İçimde yavaş, korkunç ve parıltılı bir şeyler oluyordu. Cennetin eteklerinin dibinde oturuyordum.” (s. 13) Göğüsler giriyor kadraja, kadın mıknatıs gibi çekiyor. Pirandello, Shakespeare, edebiyat dersindeki her yazar kadının göğüsleri için güzelleme yazmalı. Modernlik, müphemlik, metinler, havaya atılan bozukluğun dönerken çıkardığı çok sesli neşe, hayal. Daha o zamanlarda her şey birbirine girmiş, karışık. Dante, cehennem. Şiirin yapısıyla bütünleşmiş bir yaşam inancı. Nelson her bir öğrenciden kendi cehennemlerini yazmasını istiyor. Meydan okuma bu, anlatıcı cehennemini göstereceğini söylüyor. Bu metnin kıvılcımı burada gizli. Cehennem aileden doğuyor. “Ailem kalpsiz kedilerle yaşamaya benziyordu. Odaya girdiğinde biri sana dönerdi. Ah sensin. Böylece kendi başıma kalıp çalışabileceğim geceyi beklerdim.” (s. 17) Duygusu hiç. Bir şiir yazmak gerekiyor, Dante’ninkine benzeyecek ama kişisel bir şey olmalı. Coşku verici bir şey. Hayır, henüz yatmadı, aileden kim geldiyse ona bir cevap, şiire dönüş. Ertesi gün herkes cehennemini Nelson’ın masasına bırakıyor, özel bir şey var aralarında, anlatıcının içi nehir gibi taşıyor. Birkaç gün sonrasında gerçekten bir şiir okuduğunu söylüyor Nelson, anlatıcıyı şiirini okuması için yüreklendiriyor. Boşluk ânı. Bir gün bir kadını öpeceğini, sarhoş bir kucaklaşmada kaybolacağını düşünüyor anlatıcı, minik bir pırıltı, sonra gitti.

Üvey erkek kardeş telefonunu bir genç kadına vermiş, şiirle ilgilenen birine. Anlatıcı garsonluk yapıyor, hetero o sırada, şehre yeni taşınmış. Lise, Nelson geride kalmış, üniversitede okuyor artık. Çalıştığı mekânı kapatıp birileriyle barlara geçiyor, isimler, şiirler, cıgaralar, romantizm ve hüzün. Etrafta zeki ve yoksul çocuklar, sanatla uğraşanlar, pezevenkler, bağımlılar, bağımsızlar, çiçeklerle dolu çocuklar, Rita. Üvey kardeşin telefonunu verdiği kız iki İtalyanla buluşacak, çanta satıcılarıyla. İkinci kadın lazım, anlatıcı gelir miydi? Fahişelik ne uzak ne yakın, olabilir, yaşam ne getirirse. Boston’ın küçük kızı New York’ta büyüyor, hafta sonu delilik yapılacak yer yaşam alanına döndükten sonra kalbini açıyor, anlatıcı nabzı duyuyor. Lisedeyken kızları çizemezdi, bir kızın erkek çizmesi gerekiyordu, iyi giyimli erkekler defterleri doldurmalıydı. Çizmeyi bıraktı, ne hissettiğini bilmiyordu, karışıklıktan uzaklaştı. Nelson kitaplar verdi, bazılarını bira için satmış olsa da hemen hepsini okudu. Vonnegut, Homeros, göğüsler. Arkadaşı anlıyor durumu, Nelson’dan hoşlanıp hoşlanmadığını soruyor. Şair olduğunu söylüyor anlatıcı, iyi bir cevap. Sappho’nun şiirlerini okurken ne olduğunu anlayacak, kendi şiirlerini Sappho’dan arakladığını düşünenlere bir şey demeyecek, belki biraz öfke duyacak. Başka ne yapsaydı, çalıp kendinin kılıyor ve bir sonraki istikamete, kendi durağına yöneliyor. Şiirler, mekânlar, her şey zamanda atlamalara yol açıyor, bölümden bölüme farklı noktalara gidiyoruz, üniversite yıllarının sınırsız özgürlüğü hemen her bölümde var. Fahişe mi, şair mi, ne o? Karar vermek zorunda değil. Nostalji duygusu yok, olan sadece oluyor, oluşa bir etkisi olmuyor. Hiç durmayan bir şehirde geçmişi düşünebilmek zor, durağanlık gerek, olmayan. Kütüphanelerden alınan kitaplar, aşırılanlar, gerçekliğe yaklaşan bir coşku ama sadece yaklaşan, insan eliyle biçimlenenler sahtelik yayıyor. Şiir öyle değil, oradan bir yerden geliyor, gözün önünden ve gerisinden. Tüm dünyadaki en normal insanın hissettikleri bunlar, başka türlüsünü anlayamıyor. Kira ödenecek, öde, yemek olayını sağdan soldan hallet, barlarda çalış, zengin insanların seviştikleri yerleri hayal et, eskimiş yataklarda uyu. Sanatçının sorumluluğu kendisine sahip çıkılmasını sağlamakmış, o zaman hami bul, şiirlerini zenginlere oku, fakirlere oku, üç beş kuruş kazan. İtalyanlarla takıl, New York’un ara sokaklarında dolan, şiir okumalarından iyi para kazanana kadar yaşa, sonra başka bir yaşam başlıyor desem doğru değil, anlatıcı onca dağınıklığına rağmen aynı çizgide ilerlemeyi sürdürüyor, yaşamı bütün sarsıntılara rağmen rayında. Okulun bir şey katmadığını gördüğü zaman arkasına bakmıyor, bırakıyor, şiiri yaşamaktan ve üretmekten başka bir niyeti yok. Niyet mi bu? Kendiliğindenlik. Okul masrafları için yollanan çeki bozdurup yastığının altına koyduktan sonra on yıl geçiyor, on yıl boyunca okula ne olduğunu soran çıkmıyor. “Toplumu anlıyorum. O yere gitmek ve çevrede durmak. Bedenlerle, dille ve gelecekle bağ kurmayı hedeflemek. Sanatçı olabilirdim. Donanımım vardı. Siyasetten bahsetmiyorum. Bildiğimden değil. Hiçbir şeydi. Sıkıntıydı, açık kalan elektrik. Arabalardan gelen müzik. Seyrediyordum. Etrafı seyrediyordum.” (s. 50)

Şiir okumalarında tanışılan kadınlar, sokakta, barda tanışılanlar, lezbiyenliğin yükselişi. Şiirde yankı. Patti Smith’in gösterileri etkileyici. Erkeklerle seks arada sırada iyi ama erkeklerin bakış açısı problemli, ne bekliyorlar ki? Yirmi yıl sonra çıkıyor biri, bakışıyorlar, gülümsüyorlar, erkeklerden geriye kalan bu anı. Dizeler aşağılamalarla ve seksle dolu, etkinlikler ve anılar yazıya dönüşmezse cezalandırılacak, yazıya konu için değil oncalık, yaşamla şiirin kaynağı buğulu flu, iki kat belirsizlik. Harcanmış yaşamlar bitmek bilmiyorsa bir işe yarasınlar, şiire dönüşsünler. Durduk yere kızışmalar şiir olur, utanma duygusunun yıkılışı şiir, erkeklerin yakınmaları: “Sürekli erkeklerin orduda küçük düşürüldüğünü duyarım ya da ona benzer bir şey. Kadın olmayı denemeliler.” (s. 91) Sonsuz bir uykusuzluk, hiç sahip olunmayan bir yarın, o zamanların dünyası. Bir erkek bulmasını, iş bulmasını söyleyen duvarlar, pencereler, sokaklar var, toplumsal normlar her yere sinmiş ama şehrin belli bölgeleri baskı geçirmiyor, şiir yazarak da para kazanılıyor. Az da olsa. Orospu olmak da bir iş, şiire dahil. Attilio, iki İtalyandan biri iyi para veriyor, penis gösterisi o kadar kötü ki üstüne para vermek zorunda. Bu paralarla, kazanılan, ödünç alınan diğerleriyle Avrupa’ya gezi, Hindistan’da bir müddet arınma, aydınlanma, kesmiyor ama. Roman “birikiyor”, parçalar birbirini tutmaya başlıyor zamanla, bir örüntü çıkıyor, koca bir kürenin içinde oradan oraya seyahat eden parçacık gibi görünüyor. Neyin nerede ortaya çıkacağı belirsiz, hisler farklı zamanlarda aynı, anlatı genişledikçe genişliyor. Sevişilen kızların yanında sevgililer de değişiyor sürekli, belli bir bağlılık yok, tek bağ şiirle. Myles’ın kitapları da geçiyor metnin içinden, adı geçenlerin yazılış aşamaları, hissettirdikleri mutlu ve mutsuz sekslere karışıyor.

Çok hareketli, zor bir metin. Pek öznel, tutulacak bir yeri yok, akışa kapılıp gidiyor okur. Herkese göre değil, seveninin pek olacağını sanmam ama Myles’ın şiirlerini okuyup yaptığı işleri araştırınca, o zaman.