Fethi Naci – “Dünya Bir Gölgeliktir”

Üniversite yıllarında Naci’nin sevdiği üç arkadaşı var, biri Asım Bezirci. Liseden, Erzurum’dan arkadaşlar, Bezirci Erzurum Lisesinde parasız yatılı okumuş. Diğerleri Oğuz Öğün, diğeri Sedat Gani. Oğuz Öğün babasının okuduğu Ulus‘ta Nurullah Ataç’ı yazısı varsa kesip getiriyor Naci’ye, bir yazıda Ataç’ın Gölpınarlı’ya serzenişini hatırlıyor, kalem atışması. Cemal Süreya’nın “sevgilisiyle iftihar listesine geçen ilk parasız yatılı” dediği Naci bu onurun Öğün’e ait olduğunu söylüyor, herkesin âşık olduğu kızla Öğün yakınlaşmış. Okullarında tabelacılık da yapan kütüphane memuru bir iş için Bezirci’yle Naci’yi yanına almış, kütüphaneye girmişler. Bir yığın kitap, cennete düşmüş iki genç. Nâzım Hikmet’in bütün kitapları varmış, o yıllar malum, hiç kimse Hikmet’i okuyamazken yalayıp yutmuşlar orada. Kitapları yürütmeyi düşünmüşler ama saklayacak yerleri yokmuş, bir de o dönemin hemen hemen bütün edebi dergileri geliyormuş okula. Köşe yazılarını arkadaşına kestiren Naci için daha mutlu olacağı başka bir yer yok. İstanbul günlerinden önce İktisat Fakültesine girmeye karar veriyor Naci, edebiyata meraklı olmasına rağmen ekonomiyi öğreniyor ki isabetli bir tercih olduğu söylenebilir, yargılandığı günlerden sonra fabrikaların defterlerini tutarak kazanmış hayatını. Bezirci edebiyat okumak istemiş, beraber İstanbul’a. Kadırga Öğrenci Yurdu, Burgazada, Rumelihisarı, gezmedikleri yer kalmamış. Naci’ye Bezirci tanıştırmış Gani’yi, üç kafadar yazıp çizerek, şehri dolanarak geçirmişler öğrencilik yıllarını. Gani aralarındaki en yetenekli, edebiyat sezgisi en kuvvetli olanıymış, koca bir roman yazmak istediğini söyleyip dururmuş. Yıllar sonra Gani öldüğünde arkadaşının evine gitmiş Naci, Gani eşinden ayrılmadan tek başına yaşamaya başlamış Mudanya’da. Hayriye Hanım o eve gittiği zaman içi yazılı kâğıtlarla dolu bir bavul bulmuş, farelerin kemirdiği onca kâğıt ortalığa saçılı haldeymiş. Kahrolmuş Naci.

Erzurum’dan Oğuz Öğün, Hukuk Fakültesine girmiş, dördüncü arkadaş. Son sınıfta ortaklaşa pansiyon, Naci’yle Öğün birlikte kalıyorlar. Bit pazarına gidiyorlar bir gün, Baudelaire’in bir kitabı. “İncecikten bir kar yağarken” paltosunu satıp kitabı alıyor Naci, pansiyonda soğuktan titriyor. Gençlikleri olmasa katlanamayacağını söylüyor, 1949’un ağır kışı. Bir el uzanıyor, arkadaşlarından biri logaritmayı anlamadığı için Naci’den yardım istiyor, on beş gün boyunca arkadaşının köşkünde kalıyor Naci, ortam sıcak, yemekler güzel, okulun bitmesine pek bir şey kalmamış. Sümerbank mecburi hizmetten ötürü Naci’yi Konya Ereğlisi’ne yollamış, Öğün’le mektuplaşmaya başlamışlar. Bir mektubun sonuna eklenen Nâzım Hikmet’ten dizeler iş açmış Öğün’ün başına, evini polisler basınca mektupları okumuşlar, “Böyle diyor Nâzım abi” kısmını görünce sormuşlar. “Dayısının oğlu,” demiş Öğün, arkadaşını kurtarmış. Sonra bağlar yavaş yavaş kopmuş, yıllar içinde görüşmez olmuşlar, en son Mustafa Kutlu’yla gençten bir çocuk Naci’nin yanına, Gerçek Yayınevi’ne gelmişler. Öğün’ün oğlu, Süleyman Öğün, Uludağ Üniversitesinde hukuk profesörü. Dört arkadaştan geriye anılar kalmış, Naci üçünü de sevgiyle hatırlıyor.

Ant dönemi. Dergiyi Oğuz Akkan, Fethi Naci ve Yaşar Kemal çıkarıyor, Naci’de para olmadığı için mali işler diğer ikisinde, zaten bir yıl sonra dergiden ayrılıyor Naci. Herkes dergiden söz etmeye başlıyor o dönem, Nadir Nadi’nin ilk sayı için yazdığı yazı dergiye bir nevi meşruiyet kazandırıyor. O dönemde Mehmet Seyda geliyor, Bülent Ecevit’in Naci’yle konuşmak istediğini söylüyor. İlginç, MİT mensubu olduğu bilinen Seyda’nın evinde Vedat Günyol, Bülent Ecevit, Fethi Naci. TİP dönemlerini konuşuyorlar, Naci’nin 1962’de katılıp 1964’te ihraç edildiği partiyle gönül bağı sürüyor, Ecevit’in CHP için parti organı arayışına saygı duyuyor Naci, bunun yanında derginin özgür bir dergi olacağını, hiçbir partinin basın sözcülüğünü üstlenmeyeceğini söylüyor. TİP’ten Mehmet Ali Aybar ve Sadun Aren dışında başka yazar da yok, olabildiğince bağımsızlar. Sıkıntı yaşıyorlar tabii, dağıtımcı dergiyi dağıtmıyor, dergiyi yetiştirme çabaları bir başka sorun. Öyle böyle ilk sayı çıkıyor, Refik Erduran, Onat Kutlar, Memet Fuat, Fakir Baykurt, Yaşar Kemal, Ferruh Doğan ve nice sanatçı yazılarıyla destek veriyorlar. Haldun Taner de yazıyor, telifi sormaya gelince Naci hemen başkasına yönlendiriyor, dergi kendini döndürebiliyor. Gerçek Yayınevi’nin yıkıma doğru gittiğini gören Naci dergiden ayrılarak yayınevine yoğunlaşıyor, dergi tayfasıyla teması sürüyor tabii. Yazarların hapse girip girip çıktığı yıllar, Ekim Devrimi’yle ilgili bir yazı yazması için sıkıştırılan Naci başına gelecekleri bilse de sinmiyor köşesine, okkalı bir yazı yazıyor. Ağır ceza mahkemesinde bilirkişiler Naci’nin aleyhinde görüş bildiriyorlar, saçma sapan argümanlar üretip devlet düzenini bozmaya yönelik davranış tespit ettiklerini belirtiyorlar. Karar bozuluyor ama korku imparatorluğu dallanıyor iyice.

Anı parçaları var, hoş. Behçet Kemal Çağlar’ın Atatürk’ün sözlerini mevcut siyasal ortama uyarlaması Naci’nin tepkisini çekiyor, orijinal metinle Çağlar’ınkini kıyaslayarak iyi bir eleştiriyor şairi. Ardından 1968’in hatıraları geliyor, unutulmayacak bir yaz Naci için. Tomris Uyar’la Turgut Uyar karşı yakada oturuyorlar, sıklıkla görüşüyorlar Naci’yle. Turgut Uyar’ın sevdiği bir kahveye gidiyorlar ara sıra. Edip Cansever motoruyla geliyor, bazen Bedri Koraman da katılıyor aralarına. Hemen başka bir yıl, 1945. Naci’nin tanıştığı ilk yazar Oktay Akbal, birlikte kahveleri gezerlerken Salâh Birsel’le veya Fethi Karakaş’la bezik oynayan Sait Faik’e, “Yahu Sait, bu delikanlı senin hikâyelerini ezbere okuyor!” dermiş. Naci çok seviyor Sait Faik’i, hikâyelerinin bazı bölümleri ezberinde. Özdemir Asaf çıkıyor ortaya sonraları, iki yıl hukuk okuduktan sonra iktisat okumaya başlamış. Asaf bir gün istatistikten hiçbir şey anlamadığını söyleyip yardım istiyor Naci’den, birlikte Asaf’ın Acıbadem’deki evlerine gidiyorlar. Bakımsız bir bahçe, epey eski bir araba. Bir süre çalışıyorlar, sonra Asaf, “Yahu biraz da şiir okuyalım!” diyor, Çocuk ve Allah‘tan şiirler okuyorlar. Asaf pek beceremiyor dersi, sınav zamanında profesörün yanına gidip çocuğunun yeni doğduğunu, sınava hazırlanamadığını söylüyor. Ne zaman bir meyhanede karşılaşsalar Naci’nin çok uğraştığını ama aklının istatistiği almadığını anlatıyor Asaf.

Çok anı var, kazalarla bitireyim. İlki 1955’te, Muğla’da. Naci’nin eşi hamile, şoför arkadaşına hızlı gitmemesini söylüyor ama adam bir şeyler anlatırken hızlanıyor, uçuruma yanaşıyor iyice. Araç şarampole yuvarlanıyor, küçük sıyrıklarla atlatıyorlar. İkincisi için iki tarih verilmiş, 1982 ve 1965, hangisiyse artık. Melih Cevdet Anday, Fethi Naci ve iki arkadaşları daha yoldalar, Safranbolu’daki Maden-İş’te ders veren Naci’yi iyi bir gezdiriyorlar orada, sonra Bartın’da gecelemek üzere yola çıkıyorlar. Gece vakti, yol mıcır, hava da sislidir muhtemelen, olur olmaz zamanlarda sis çöker oralara. Sonuçta araç kayıyor, köprünün korkuluklarına çarpıyor, yarısı aşağıya sarkıyor. Araçtakiler aşağı bakıyorlar, dere on metre aşağıda sakin sakin akıyor. Köylüler koşturarak yetişiyorlar, arabanın arka kısmını yere bastırarak önce Melih Cevdet Anday’ı çıkarıyorlar, sonra diğerlerini. Kazadan sonra deli gibi içiyorlar, ölümle yüzleşmenin anısını unutmak için. Şair birkaç dize söylüyor ölümle ilgili, Naci tamamlıyor, yıllar boyunca aralarında bir sır gibi yaşanıyor bu durum.

Son bir şey, Edip Cansever’le Orhan Pamuk’un muhabbeti. Edip Cansever birikimli bir genç gördüğü zaman saldırıya geçermiş, huyuymuş bu. Naci’nin Bodrum’daki evine geliyor Cansever, Pamuk da ilk eşiyle birlikte ziyarete geliyor, Cansever’in huyuyla ilgili bilmesi gerekenleri Naci söylemiş. Beklendiği gibi oluyor, Pamuk’a arka arkaya saldırıyor Cansever, Pamuk istifini bozmuyor, birkaç gün sonra da İstanbul’a dönüyor. Necatigil’e de patavatsızlık yapmışlığı var Cansever’in, öyle şiirlerden beş dakikada beş tane yazabileceğini söylemiş sanatçı ortamında, Necatigil’in yüzüne karşı. Yine aynı ortamda Nâzım Hikmet’in vasat bir şair olduğunu söylemiş, Naci dayanamamış bu kez, çıkışıvermiş falan, bir dünya olay.

Çok hoş anılar, meraklısı okusun.