600 sayfalık işkence deyip noktayı koymayı çok isterdim, diyorum ama noktayı koyamıyorum, Ilgaz’ın deşe deşe süründürdüğü karakterlerini anlatmak lazım. İnsanların yardım çığlıklarını duyurmak lazım. Bir karakteri bu romandaki gibi kursam karakter sağına soluna bakar, bulduğu harfleri kafama fırlatır, “Yeter lan bırak yakamı!” diye höykürürdü. Hamur açmanın koca bir sayfa boyunca anlatıldığı, iyi hamur açmanın kadınlık rolünün vazgeçilmez ögesi olmasının araya dereye sıkıştırıldığı hikâyenin sağlam bir silkelenmeye ihtiyacı var, şöyle bir 400 sayfa kadarının düşmesi iş görür. Atmaya gerek yok, iki roman çıkar onlardan, sadece toparlamak lazım. Ilgaz pek yanaşmamış toplamaya, sırf Gülsüm’ün yaşamı bile ayrı bir roman olabilecekken herkesi, her şeyi Sevda’nın etrafına yığıvermiş, yığdıklarını unuttuğu oluyor, hatırlayıp bir anda sahneye fırlattığı oluyor, karışık. Hüseyin mesela, Gülsüm’ün çalıştığı okulda felsefe öğretmeni, öyle heba etmemek lazımdı bu ilginç karakteri. Yugoslavya’dan gelmiş, dört dil biliyor, orada üniversite hocasıyken Sırp komünistlerden kurşun yediği için kaçmak zorunda kalmış. Müstakil bir anlatısı olsa alır götürür, burada tuhaflık numunesi sadece. İslam sosyalisti olduğunu söylüyor Gülsüm’e, nerede din iman yoksa orada anarşinin yükseldiğini, milletin dinle kurtulacağını iddia ediyor. Kapitalizmle ya da, komünist delilerin karşısında aklı başında birileri varsa kapitalistler, bu yüzden ABD yancısı olup çıkmış adam. “Vietnam” diye diye kafayı üşütenlerden hiçbir hayır gelmeyeceğini iddia ediyor, mutlaka iki taraftan birini seçmek lazımsa dinsizleri seçmemeli. Tabii kendi öğretmenlik tecrübelerinden yararlanmıştır Ilgaz, karakterleriyle tipleri capcanlı da dönemin ruhunun gırtlağına çökerken boca etmemek lazım metne. Boğucu olduğunu da söyleyebiliriz anlatının, yanlış odaklanmalar yüzünden baş döndürüyor, ilk bölümde Sevda’nın evindeki hizmetlinin yaşamını onca yakından gördük, Sevda’nın kadını İstanbul’a giderken yanına alacağını söylediğine şahit olduk da ne, iz bırakmadan kaldı geride. Özellikle Sevda’nın aynı, aynı, aynı bunalımlarıyla dolup taşmış, hantallaşmış bir metin bu, diğer karakterleri taşıyamıyor. İlginç tek bir yanı var, 1960’tan sonraki siyasi atmosferi, sanat dünyasını yakından görebiliyoruz, karakterlerin çözüm bulamadıkları ekonomik sorunların duygusal dünyalarına nasıl çöktüğü, devrimcilerin aile yaşamlarında küçük birer karşı devrim paşası kesilmeleri detaylarıyla yer alıyor ama ayrı bir facia o da: Ilgaz karakterleri arasında organik bağlar kuramıyor, ucube diyaloglar çıkıyor ortaya, karakter namına kim varsa kalas gibi takılıyor ortada. Sevda’nın “burjuva” yaşamından kurtulmaya çalışmasının hikâyesi aslında koca roman, kadın İstanbul’a taşındıktan sonra üniversite arkadaşlarının çevresine girip bir dünya insanla tanışıyor da evlere şenlik resmen, “kadın avcısı” bir yazar “güzel bayan kadını” söylemiyle yaklaşıyor Sevda’ya, kim olduğunu öğrenmek istiyor, Sevda’nın cevabı: “Evli ve çocuklu bir kadınım.” Al beş paralık. Sevda’nın tekrar, tekrar, tekrar tahlil edilmesinden ne kadar dertli, sıkıntılı, arada kalan biri olduğunu öğreniyoruz zaten de sosyal zekâsının düşüklüğüne dair pek bir emare yoktu, yani zorunlu ilişkileri kurup yönetebiliyordu en azından, bu sayede çevresini genişlete genişlete önemli bir derneğin yönetim kuruluna falan da giriyordu ama bu kadar aptallaşabilmesi absürt. Güldüm ben, maksat tam tersiydi muhtemelen. Adam da etkileniyor bu cevaptan üstelik, kadına ne kadar güzel olduğunu falan söylüyor akabinde? Berbat bir kurgu yahu, bu kadar kâğıttan karakterin arasında “gerçek” birileri yok mu, yok. Aslında isim koymaya da gerek yok, yani her karakteri niteleyen sıfatları isim olarak koyabiliriz, oturur. Mehmet yerine “Şerefsiz” deriz, Arif yerine “Gavat”, bitti. Biçim namına ne var, klasik anlatı. Karakterden karaktere geçişler paragraflarla sağlanıyor, sonra zihinlerde kazı çalışmaları başlıyor. Bir bölümde Sevda’nın eşi Arif tek bir söz söyleyip dışarı çıkıyor, Sevda’yı arabayla alacağını mı söylüyor ne, Sevda’nın kaygı şovu başlıyor. Arif’in sözünden tedirgin olunca adamın aslında şunları dediğini kurguluyor hemen kafasında: “Araba benim, istediğim zaman alırım seni, ailede çalışan bir ben olduğum için güç bende, farkında değilsin gibi görünüyor ama durum bu, durumun ciddiyetinin farkına var sayın sevdiğim insan, yemeğin suyun benden, evin bile benden, kafana göre yaşama öyle.” Oysa hikâyenin hiçbir yerinde herhangi bir baskı kurmuyor Arif, eşinin kaygılarını dindirmek için pek bir şey yaptığını söyleyemeyiz de hiçbir şekilde sıkıştırdığını görmüyoruz. Bazen çaresizlikten yükseltiyor sesini, örneğin hikâyenin başında İstanbul’a taşınacaklar, her şey hazır, Sevda da büyüdüğü yere dönmek istiyor ama o an geldiğinde, yola çıkmalarına pek bir şey kalmamış artık, ciddi biçimde vazgeçmelerini söylüyor Arif’e. Adam için hayat zorlaşacak çünkü çalıştığı fabrika İzmit’te, İtalyanların sunduğu imkanlardan faydalanıyor, iyi de kazandığından İstanbul’da aynı şartlarda iş bulamaz, bunlara rağmen eşinin hayalini gerçekleştirmek için elinden geleni yapıyor. Eh, vazgeçemez, bu yüzden saçmalamamasını istiyor Sevda’dan. Sevgisizlik aslında, Sevda’nın Arif’i sevmemesi, kurtulmak istediği tek şey Arif ama hedefi bir türlü tutturamıyor Sevda, Arif haricinde yaşamının her parçasını geride bırakmaya hazır. Eşyaları dahil, özene bezene aldığı onca eşya bir süre sonra yük gibi gelmeye başlıyor ona, İtalya’dan getirdikleri bile. Bir süre İtalya’da yaşıyorlar, Arif mühendislik eğitimi alırken Sevda dil öğreniyor, o ara siyasi çalkantıların etkisinde kalıyor zira komünistler, faşistler, toplum kaynıyor, olayları “anlamadığı” için dışlandığını hissediyor Sevda. Romanın en zayıf noktası en önemli karakteri, Sevda’daki tutarsızlıklar anlaşılır gibi değil. Üniversitede siyasi çevrelerden arkadaşları var, Zeki olsun, diğer cepheden Aytek olsun, elbet sınıflı toplum üzerine bir şeyler öğrenmiştir diye düşünüyoruz, sonra Arif’le evlenip İtalya’ya gittikleri zaman onca olaya şahit oluyor, hadi oradan öğrenmiştir, döndüklerinde Arif’i vuruyor bir işçi, iki mühendisi daha öldürüyor, oradan da işçi haklarına dair bir şeyler kapsa, ey, ortamlarda yapılan konuşmalara Fransız kalmasının mantığı nedir? Panikliyor bir de, “Bu insanlar kapitalizm, burjuvazi, bir dünya şey biliyorlar da ben neden hiçbir şey bilmiyorum, ben neden böyleyim, aşırı yetersizim, aşırı kötüyüm, bok gibi biriyim” diye kendi kendini yiyor. Yaklaşık sekiz yüz on bin beş kez. Abartmıyorum, katıldığı her toplantıda beynini infilak ettirecek yüz türlü derde gark oluyor. Olsun, hepsini birer sayfa halinde yutmak zorunda olmamalıydık hani. Dehşet ya, aşırı edebiyatçı insanlarla oturuyor bir gün Sevda, masada burjuva şairler, halk şairleri falan, bir dünya muhabbet dönüyor da o kadar leş muhabbet ki, işte, şunun şöyle yaşamasından ötürü burjuva olup olmaması, Jack London’a devrimci diyen adamın aklına şaşılması, çok klişe kodlar üzerinden çok klişe çıkarımlar. Bir hata yapıyor karakterlerden biri, okur için hata tabii, Sevda’ya Yahya Kemal’le ilgili ne düşündüğünü soruyor. Valla romanın bir yerinde haykıracaktım, “Lan bir şey sormayın şuna artık!” diye. Sevda’nın orada havaya uçması lazımdı korkudan, uçmadı, Yahya Kemal’i sevdiğini söyledi. Eyvah, yüz beş sayfa düşünür artık iyi yapıp yapmadığını. Kürk Mantolu Madonna‘yı soruyorlar, aynı muhabbet. Tek boyutlu, yüzeysel karakterlerin muhabbetine doyum olmuyor gerçekten. Mevzuyu söyleyip bitireyim, Sevda özgürleşiyor, kurtuluyor burjuva mahallesinden, en azından öyle düşünüyor. İğrenç bir sohbet sırasında evlenmeye karar verdiği Hakkı’nın o çevreden başka bir kadını hamile bıraktığını öğrenince o patlıyor da Mehmet nam yazara tutuluyor bu kez, Sevda nihayet istediği yaşama kavuştuğunu düşünürken gerçekle hayali çorba yaptığı için ne yaşadığını da bilmiyor, mutlu yarınlara doğru yelken açmaya hazırlanırken dayak yiyor Mehmet’ten, bir dünya mevzu.
Hiç gerek yok okumaya, Ilgaz’ın en kötü metni. Teknik Üniversite’nin televizyon yayınları, Ay’a gitmek yerine işçilerin durumunu düzeltme tartışmaları, dönemin ruhu parlıyor da karakterler söndürüyor hemen parıltıyı.











Cevap yaz