The Terror: Infamy‘de görüyoruz kampları, yatakhanelerin yanında dandik evler yapmışlar, aileler evlerde kalıyor, bir de yūrei nam hayaleti var Japonların. Doğaüstü üzerinden yaratılan ikilik hoştu, yeterince “Amerikan” olanlar hayalete inanmıyorlar, hayaletin kalkıp Japonya’dan geleceğine hiç inanmıyorlar ama hikâyenin olayı köklerin unutulamayacağıydı, hele Şintoizm söz konusuysa. Doğaya ve atalara tapınç doğrudan mümkün kılıyor bu varlıkları, hatta Japonluğu, dolayısıyla Otsuka’nın romanındaki annenin bütün kimonolarını, bilmem ne bambularını, Japonya’dan getirdiği eşyaları yakması hiçbir fayda sağlamayacak akıl sağlığını korumak için. Kamplardan kaçamayacaklar, mümkün değil. İki yandan saldırı altındalar: hiçbir zaman gerçek bir Amerikalı olamayacaklar, hiçbir zaman gerçek bir Amerikalı olamayacakları gerçek Amerikalı(?) olmayanlar tarafından dahi hatırlatılacak. Şarlatanlar Dönemi‘nde Lillian Hellman özellikle belirtiyor, Birleşik Devletler’e bağlılığını göstermek isteyenlerin anayasaya, hukuka, Amerikan Rüyası’na saygı duyması yetmez, toplumu tehdit eden unsurlara karşı güdümlü fikirleri benimsemeleri, pratiğe yansıtmaları şarttır. Komünizm tehlikesi, SSCB, Küba, ırkçılık, yeri gelir vatanseverler komşularını ihbar ederler, yetmezse öldürürler, Sam Amca’nın parmağı ortaya çıktı mı toplumsal paranoya da ayyuka çıkar. “What kind of American are you?” tabii, ICE’ı destekleyenlerin dediği. Isabel Allende’nin Japon Sevgilisi‘nde de bu kamplar önemlidir, Japonların yıllar süren tutsaklığının yarattığı acılar anlatılır da öcülü dizi Japonların tepkisini bütün çeşitleriyle incelemesi açısından önemli. Gerçi Otsuka’nın romanı mevzu, oraya gelelim, diziyle bağ kurarım yine. Dönemi bilmeyenler pek bir şey anlamayacaklardır önce, annenin okuduğu duyuruda ne yazdığını uzunca bir süre merak edeceklerdir ama azıcık bilgi sahibi olanlar çakarlar hızlı değişimin sebebini. 1942 ilkbaharı, Berkeley, Japonların topluluk oluşturdukları meskenlerden biri. Kutular, bavullar toplanıyor, şekerin karneye bağlanmasına az kalmış, savaş tüm hızıyla sürüyor ve hırdavatçı Joe Lundy anneye çok güzel olduğunu söylüyor, o kıyafetiyle daha da güzel. Baba kısa süre önce gözaltına alındığı için, aşırı yoruma kaçmaz herhalde bu, kamplarda ne yaşayacaklarını kimse bilmiyorsa kaçamak mı, ilişki mi, şansını deniyor adam. Pek rastlamayacağız bu türden iletişim kurma çabalarına, kız yemyeşil gözlü askerlerden biriyle bakışacak dolduruldukları trende, o kadar. Perdeler sabahtan akşama çekili, içerisi çok sıcak, bir kasa portakal dışında yiyecek yok, içecek zaten yok. Kutulara dönelim, hatta hırdavatçıya, kültürel kodları göreceğiz. Neredeyse yirmi yıl önce gelmişler, anneyle babanın geri dönme ihtimalleri yok artık, ilerleyen bölümlerde ayrıntıya girilmeyecek ama orada bir yaşam kurma olanağı bulunmadığı söylenecek. Amerikan toplumuyla, kültürüyle süper uyum, arada karşımıza çıkacak, ilk örnek “zafer bahçesi” küreği. Kendi yiyeceğini kendi yetiştirmeye başlamış Amerikalı, ailenin iki küreği olduğuna göre üçüncüsüne gerek yok, ekonomik durumları da anlaşılıyor bu ayrıntıyla. Denize yakın, güzel bir ev, okyanus kokusu doluyor içeri, bahçe bakımlı, baba vakit geçirmeyi seviyor çocuklarıyla, önemli bir işi var, iyi kazanıyor, abisi Japonya’nın amirallerinden olduğu için muhtemelen, FBI ajanlarınca götürülene kadar tam bir rüyayı yaşıyorlar gerçekten. Okulda işler iyi gidiyor, komşu çocuklarıyla oyunlar oynuyor oğlanla kız, oğlan yedi, kız on yaşında, sonra köpeklerini aramaya başlıyorlar da bulamayacaklar, anne köpeğin kafasını kürekle kırıp hayvanı gömdü çünkü bir güzel. Eşyaları da yakmıştı, belli ki kısa sürede geri dönemeyeceğini düşünüyor, yaşamları acıyla dolmasın diye köpeğini öldürmesinden başka kuşu da salıveriyor bir gece doğaya, kediyi komşuya veriyor bari, gitmeye hazırlar artık. Son bir kültür gezisi: oğlan Çaykovski dinliyor, spor haberlerini arıyor radyoda, bavulunun içine beyzbol eldivenini koyuyor da şemsiyesi için yer yok. Sembolik. Annenin tek başına şarap içtiği sahne, çocukların hazırlıkları, gündelik konuşmalar, öyle duygu şelalesi yok hikâyede. Patolojinin belirginleştiği bölümlerde dahi kontrolü yitirmiyorlar, tutunacakları babaları var en azından. Mektupları sansürlenmiş halde geliyor, aylardır görmemişler adamı, yine de güzel günler capcanlı.
Nevada’nın derinliklerine, bilmedikleri bir doğaya. Kız bir ara softbol takımında oynamış, kültürel etkinliklerde de var, Japonca bilmiyor. Yaşadığı sarsıntıyı nasıl anlayacağız, kampta yemek kuyruğuna girdiği zaman kardeşini görmezden gelmesiyle belki, evde durmamasıyla, belki yeterince Amerikan olmadığını düşünüyordur ailesinin ama arıza çıkarmadığı kesin. Oğlan da çıkarmıyor. Anne kontrolü kaybeder gibi oluyor bir ara, haberleri takip etmeyi bırakıyor, yemek yemeyi bile bırakıyor ama çocuklar hemen toparlıyorlar kadını. Elbet ispatlayacaklar Amerikalı olduklarını, evet, savaşı ABD kazanacak ve evet, Japonya’ya herhangi bir bağlılık hissetmiyorlar, ne sorulursa evet, yaşı büyük olsa orduya katılmayı bile düşünebilirdi oğlan. Dizide katılıyor eleman, cephede karşı karşıya geldiği insanlarla bağ kurup kuramadığı izleyeceklerin elinden öper. Trene bindirilmeden önce kaldıkları harada at binmek istiyor oğlan, yan bölmelerdeki ihtiyarlar, Bat İto mesela, “çok yiyip Amerikalı iriyarı bir oğlan olmasını” söylüyor. Camlara şişeler fırlatılıyor bazen, adamın teki şapkasının ucuna dokunarak kıza selam veriyor, büyük korkular ve küçük teselliler.
Utah, yaz sonu, 1942. Yerleşmişler, zaman donmuş. Baba yok artık, anne ruh sağlığını yitiriyor, aslında herkes kırılan gerçekliğin parçalarını bir arada tutmaya çalışıyor olabildiğince. Herkesin birbirine benzediğini ne zaman fark ediyor oğlan, babasını kampta bulmaya çalışınca. “Siyah saçlar. Çekik gözler. Çıkık elmacıkkemikleri. Kalın gözlükler. İnce dudaklar. Çürük dişler. Tanınmaz. Anlaşılmaz.” (s. 54) Joe DiMaggio’nun dergiden kopardığı fotoğrafını asıyor oğlan, parçalardan biri. İmparatorun adını yüksek sesle söylemek yok, Japonluğa dair hiçbir eylem, eğilerek selam vermek bile yok, Amerikalılar gibi el sıkışırlarsa daha az kalırlar orada. Bir ihtimal. “Nazilere, Japonlara ölüm!” Oyunlar. Hizmetçiler, müdürler, patronlar, herkesin eşitlendiği yer. Oğlan geceleri nerede olduğunu bilmiyor, kabuslarından uyanınca ablasını veya annesini görmeden rahatlayamıyor, aslında hepsi mustarip bundan. Japonca kitap yok. Babaları imparatora mı tapınıyor? Anne çirkinleşiyor, eşinin kendisini tanıyamayacağını düşünüyor, kızı veya oğlu hatırlatacak. Kendilerini de hatırlatacaklar, baba er geç dönecek. Neler yaşadığını düşününce, asıl kendini tanıtmak zorunda kalacak olan baba. Kampta dolanan dedikodular: “Erkeklerle kadınlar ayrı kamplara konacaktı. Kısırlaştırılacaklardı. Vatandaşlıkları ellerinden alınacaktı. Açık denizlere götürülüp vurularak öldürüleceklerdi. Issız bir adaya gönderilip ölüme terk edileceklerdi. Hepsi birden sınır dışı edilip Japonya’ya gönderileceklerdi. Amerika’dan çıkmalarına asla izin verilmeyecekti. Son Amerikalı savaş esiri de sağ salim vatanına dönene dek rehine tutulacaklardı. Savaştan hemen sonra Çinlilerin himayesine verileceklerdi.” (s. 78) Çinliler Çinli olduklarını gösteren rozetler takarlar şehirlerde. Gerçekten Japonya’ya gönderilenler vardır, az değildir üstelik, sadakat testini geçemeyenler ilk gemiyle yallah. Propaganda nasıl işliyor, Japon tarafından da görelim, Çinlilerle ilgili bildikleri şeyler bu kadar: “Çin’de erkekler uzun siyah saçlarını iki yandan kuyruk yaparak örüyor, hanımlar küçük kırık ayaklarıyla aksayarak yürüyordu. Çin’de insanlar öyle yoksuldu ki yenidoğan bebeklerini köpeklere yem etmek zorunda kalıyorlardı. Çin’de kahvaltıda çimen, öğle yemeğinde kedi yeniyordu.” (s. 85) Akşam yemeğinde köpek. O kültürde Çinliler insanlıktan çıkmış olarak görülür, kurtarılması gereken bir halk olarak. Aşağılayıcı. Japonlar için uyarılar, kurallar, ardından sürgün. Hiyerarşisi yok bunun, aynı aşağılanma. Çöpe bir bebek tıkıldığını söylüyor kız, iğrendikleri şeyleri kendileri de mi yapıyorlar? O zaman?
Dönerler, üç yıl beş ay sonra. Evlerini kiraya verip para göndereceğini söyleyen avukatı bulamazlar, her yeri dağılmış yuvalarını nasıl toplayacaklarını da bilemezler başta. Bir gün kayboldular, ertesi gün ortaya çıktılar sanki, eski yakınlıklar çoktan kaybolmuştur, cüzamlı muamelesi görürler. Babanın dönüşü ayrı hikâye. Otsuka belli kodlar üzerinden kurmuş anlatısını, kültürün, tarihin birleştirdiği insanların dayanma gücünü gösteriyor, dirençlerini ve dirençsizliklerini. Büyük olaylar, küçük yakınlıklar yoluyla. Özellikle aranmaz ama denk gelen okumalı.











Cevap yaz