31 Ocak 1968’de Ankara’dan ilk yayın, TRT logosu ilk kez görünüyor ekranda, o gece Ankara’da olanlar için ilk yayını izlemek büyük prestij. Sonrasında misafirliğe gitme olayı başlıyor, televizyon herkeste yok, Kapıcılar Kralı‘nda çocukların “televizyona gitme” sahnesi. Bu tür misafirlik için “telemisafir” adını uydurmuş Rıfat Erim, Kıvanç da sunduğu “Bildiklerimiz, Gördüklerimiz, Duyduklarımız” nam yarışma programında arkadaşının icadını “telesafir” diye değiştirerek söyleyince tutturmuş, gazetelerde yer bulmuş bu. Kıvanç her hafta telesafirlerle ilgili espri yapınca şikayet mektupları gelmeye başlamış, hani zaten utana sıkıla gidiyorlarmış başkasının evlerine, bin bir çeşit hediye götürüyorlarmış, aşağılanmış gibi hissetmek istemiyorlarmış. Pişkinler için sorun yokmuş, onlar özledikleri için geldiklerini söyleyip, hoop, ekrana.
İlk anons deneme yayınına dair, ilk konuşmacı Mahmut Tali Öngören, kendisinin YAZKO’dan çıkan şahane bir televizyonculuk kitabı vardır, Öngören o güne dek “sayın dinleyicilerimiz” diye hitap ettiklerini, o günden sonra “sayın seyircilerimiz” diye hitap edeceklerini söylüyor, ardından dili sürçüyor, “sayın dinleyicilerimiz” diyor, ilk dil sürçmesi. İlk arıza geliyor ardından, eski bir apartmanın bodrum katı stüdyo haline getirilmiş, sıkış tepiş ortamda biri öksürse yayına yansıyor, Stüdyo Şefi Tuncer Tezel’in bağırışından sonra hemen arıza diası veriliyor. Sevimli bir trafik polisi yansıyor ekrana, “Lütfen bekleyiniz!” yazısı. Google’da var, bu arada arıza için polis görseli koymak da, işte… Zafer Cilasun haberleri sunuyor, zamanının efsane sunucusu. Öğrenci olayları, toplumsal çalkantılar, her gün birileri cezaya çarptırılıyor, Cilasun isimleri okurken kendi kardeşinin ismini de okuyor, yayın bitince mikrofonun üzerine yığılıyor. İlk dış kaynaklı haberler Vietnam’daki savaştan. Hepi topu 1 saat 40 dakika sürüyor ilk yayın, zamanla haftada ikiye, üçe, beşe çıkıyor, sonra her gün televizyon. İstiklâl Marşı çalındıktan sonra bayram havası, herkes birbirine sarılıyor, sevinç çığlıkları. Ne büyük başarı, düşününce. Televizyon nihayet gelmiş, onca engellemeye rağmen ve onca yıl sonra. Öngören de anlatıyordu, Almanlar bize kendi sistemlerini göndermişler, yoksa televizyon namına alacağımız pek bir şey yokmuş. İlginçtir, o zamanlar DPT Müsteşarı Turgut Özal ithalat giderlerinin canavar gibi artacağı gerekçesiyle istememiş malzemelerin alınmasını, sol görüşlü bürokratlar da tüketimi körükleyeceğinden, fakirlerin bundan olumsuz etkileneceğinden çekinmişler, sonuçta sağdan soldan yatırım için adım atılmamış. Renkli televizyon gelmiş dünyaya, biz siyah beyaza yeni başlıyoruz. Yılmaz Dağdeviren anlatıyor, Kıvanç yakınlarının tanıklıklarına da yer veriyor kitapta: renkli yayına geçilmesini teklif eden Dağdeviren’i “revizyonist solcu” diye suçlamışlar, oysa siyah beyaz TV üretimi bittiği için bir aygıt arızalandığı zaman fişşek paralara satın almak zorunda kalıyorlarmış, biraz da zorunluluktan geçilmiş renkliye. Hemen değil tabii, daha televizyon bile tam kabullenilmemiş, gazetelerde bir dünya olumsuz yazı çıkıyormuş, örneğin DPT’nin üst düzey yöneticisi Ziya Müezzinoğlu neden TV’ye karşı olduğunu anlatıyormuş falan. Diğer yanda yurt dışına gidenlerin tanıklıkları var, televizyonun nasıl bir mucize olduğunu anlatıyorlar, millet merakla bekliyor Türkiye’ye de gelmesini. Alıcılar geliyor gerçi, ortada TV namına hiçbir şey yokken buradan giden Amerikalıların geride bıraktıkları TV alıcılarını alanların yanında girişimciler yurt dışından, “bir gün bir işe yarar da kakalarız” mantığıyla getirtiyorlar. Gerçi 1970’lerin çok öncesinde, 1951’de gelmiş bize televizyon, bence o yılların hikâyeleri çok daha ilginç, Kıvanç olayların tam ortasında yer aldığı için anıları şahane.
Mustafa Santur, Adnan Ataman gibi önemli hocaların vasıtasıyla İTÜ-TV kuruluyor 1951’de. “Televizyon” sözcüğünün yer aldığı ilk resmî belgede İTÜ Yüksek Frekans Kürsüsü Şefi Prof. Mustafa Santur’un imzası var, cihazların satın alınmasına dair İTÜ Yönetimi’ne dilekçe yazan Santur’un isteğine başta mırın kırın ediyorlar, sonuçta 36 bin lira büyük para ama üç taksit halinde ödenebilecek, tamam o zaman. Malzemeler geliyor, hocalar o kadar özenli ki onca hassas aleti asistanlarıyla birlikte kendileri taşıyorlar, hademelere bırakmıyorlar işi. Ey, verici, alıcı? Türkiye’de işi bilen kimse yok, ilk TV anteninin kurulumu için iyi bir minareciyle anlaşıyor hocalar, iki günde dikiyorlar. İlk kameraman Adnan Ataman, yıl 1952. O zamanlar İstanbul’da 20 kadar TV alıcısı var, sayı yıldan yıla artıyor, dolayısıyla İTÜ Gümüşsuyu binasındaki konferans salonuna seyirci olarak davet edilen alıcı sahipleri ilk program seyircilerinden olmak için salona koşturuyorlar cuma günleri. Açılış törenle oluyor tabii, Rektör Prof. Emin Onat’ın çağrısıyla gelen konuklar arasında Burhan Felek de var, kendisi TV tarihinin ilk konuşmacısı. Fatih Pasiner demiş “sayın seyirciler” diye, Öngören yıllar sonra TRT ekranlarında söyleyecek. Afif Yesari, edebiyatımızın müstesna yazarı ilk TV tiyatrosunu yazmış, ilk bayan spiker Taşhan Hitay. Ceket olayı, hani Neşet Ertaş’ın ceket çıkarmakla ilgili söyledikleri alaya alınıyor da bir zamanlar neydi mevzu: “Bugünkü kuşaklara, hele bugünkü TV sunucularına, yönetmenlerine anlatmak çok zor bunu… Sevgili Fatih, çok sıcak bir günde, stüdyodaki ışıkların da etkisiyle çok terleyince, ceketini çıkarıp gömlekle kamera karşısına geçmişti. Vay sen misin TV’ye ceketsiz çıkan?!! Telefonlar yağmıştı İTÜ-TV’ye… Mektuplar gelmişti. ‘Seyirciye saygı’ diyor da başka bir şey demiyorlardı. Yaa sevgili dostlar, o günlerden bugünlere… Yorumu sizlere bırakıyorum.” (s. 30) İlk reyting rekoru falan, bir sürü “ilk” var, okurun elinden öper. Yayının en net izlenebildiği yer Adalar, mesela Florya’da ancak ses geliyormuş ama görüntü yokmuş. Dönemin ünlü isimlerinin televizyonla ilgili yazıları varmış, Burhan Arpad yazmış, daha da çok var.
1960’a geliyoruz, 2 Mayıs’ta İTÜ’ye polisler gelmiş de hem TV’yi hem Radyo’yu kapatmışlar. İlginç, 27 Mayıs’tan üç hafta önce. 10 Ekim’de tekrar açılmış TV ama Devrim’le ilgili filmlerin gösterilmesi koşuluyla. Filmler de yayınlanıyor yani, Fecri Ebcioğlu’nun şovları, Erkan Yolaç’ın sunuculuğu, bir dönemin zirvedeki isimleri hep bu İTÜ-TV’den geçmişler. Kıvanç’ın hikâyesi ilginç, Doğu’da hakimlik yaparken gazeteciliğe kaptırıyor gönlünü, ya da İstanbul’da mı, gerçi daha üniversite öğrencisiyken dergilere, gazetelere yazılar yazıyormuş. BBC yılları var, kitaptaki fotoğrafa bakınca Can Yücel’in, Feyyaz Kayacan’ın gençliklerini görüyoruz, muhteşem bir fotoğraf o. Neyse, ilk playback Gönül Yazar’a kısmet oluyor, gerçi sunumla plağın çalması tutmayınca arıza çıkabiliyor, misal birini sunuyorlar, herkes şarkının başlamasını bekliyor pili bitmiş Energizer tavşanı gibi, ses bir türlü gelmiyor çünkü içerideki sesi stüdyoya vermeyi unutuyorlar falan, böyle bir dünya kaza yaşanıyor. Onlarca anısı var Kıvanç’ın tabii, hangi birini alayım, mesela bütün dünyanın sıçan bir atı izlemesini alayım. Münih Olimpiyatları, Almanlar da işin acemisiymiş biraz, şaşırarak anlatıyor Kıvanç zira disiplin, adanmışlık, Almanlar yani. Sunulanla gösterilen birbirini tutmayabiliyormuş bazen, şimdi orada farklı ülkelerden gelen spikerler var, naklen yayın yapıyorlar, off tube nam kutucuklarda yüz dilde bağırış çağırış falan, sesler iç içe geçiyor bazen, simültane çeviri de yapmalı çünkü bir kulaktan Almanca, diğer kulaktan İngilizce sunum geliyor yarışlara dair, artık hangi yarışı izliyorlarsa. Kıvanç türlü aksaklıktan bıkıyor artık, en sonunda at yarışı mı ne olacak ya da at var mekânda, reji atın sıçma ânını çekiyor. Kutucuklardaki sunucular birbirlerine bakıyorlar, ne diyeceklerini bilemiyorlar, Kıvanç durumu idare edecek bir şeyler söylüyor, çok matrak. “Evet sevgili seyirciler, atlar da böyle yayının içine sıçmak istediklerini gösteriyorlar.” Demiyor tabii de, içinden geçen bu.
Mühim tanıklıklar, şahane anılar, ilgilisi kaçırmasın.











Cevap yaz