Gültekin Karakuş – Algı Kalesi

Çok övülmüştü, Fevkalbeşer Sair Bey ve Suskunluğu‘nun türevi diyeceğim ama İzgeç’in romanındaki görece başarılı olay örgüsü de olmayınca vasatın altında kalıyor ki mantık hatalarıyla doluydu Sair Bey’in serencamı da, Karakuş muhteşem mantıklı konuşmalarla doldurduğu metni tam bir akıl kumkuması haline getirmiş. Karakterler dört dörtlük bir İstanbul Türkçesiyle konuşuyorlar 1873’te, ha, metnin aslında 2000’lerde yazıldığı ortaya çıkıyor sonradan, eh, metnin içindeki metnin yazarının 2000’lerde karakterleri dört dörtlük bir İstanbul Türkçesiyle konuşturduğunu söyleyebiliriz, arızadır. Bu arada, metnin civarında dolanıyorum çünkü postmodern tekniklerden ikrah ettim artık, yüz sekizinci kez aynı oyunlarla karşılaşınca öfledim, son noktayla birlikte rahatladım resmen. Neyse, dönemin aydınlarının konuşma diliyle yazı dili arasında koşutluk yine pek yoktu ama bu kadar berrak bir Türkçe, bilemiyorum, Samim Kocagöz’ün son sınavı geliyor aklıma. Üşenmedim, aradım buldum: bitirme tezini Tanpınar’ın gözetiminde yazmasını salık verir hocaları Kocagöz’e, ne ki Tanpınar yakalanması zor bir adamdır, Kocagöz hocası ne yazdıysa okur ama bir türlü denk gelemez Tanpınar’la, nihayet Ahmet Caferoğlu’nun gözetiminde yazmaya karar verir. Ragıp Hulûsi didikleye didikleye okuyup imzalar, Ali Nihat Tarlan usulen imzalar, sıra savunmaya gelmiştir. Kocagöz tezinde Abdülhak Hâmid’in düzyazıda yeni bir sahne dili getirdiğini savunmaktadır bu arada, Tanpınar’ın alanı aslında ama adam yok ortada savunmaya kadar, geldiğinde de bir hışımla giriyor salona falan, Kocagöz o yaşta hoca dayağı yiyeceğinden emin oluyor. Tanpınar hangi kaynaklardan yararlandığını soruyor, Kocagöz kekeleyerek kaynakçadan bahsediyor, Tanpınar arkasını dönüp oturuyor. Diğer hocalar soru sormaya devam ediyorlar, Finten‘deki bir cümleden bahsediyor Kocagöz: “Oğlunuzun gafletini görüyorum Leydi Dik!” Tanpınar birden arkasını dönüp o cümlenin Tanzimat dönemindeki önemini soruyor, Kocagöz o cümleyi ve cümlenin benzerlerini Şinasi ya da Namık Kemal yazmaya kalksalardı “A Leydi Dik, oğlunuzun gafleti apaşikâr meydanda!” gibi bir şey yazacaklarını söyleyince Ragıp Hulûsi hak veriyor, Tanzimat döneminin püf noktasını yakaladığını söylüyor Kocagöz’e, tezin kabul edildiğini söyleyip resmen kapı dışarı ediyor adamı. Dille ilgili mesele, gerçi postmodern dendi mi metin her şeyi yedirir hale geliyor, iş karakterlerin diyaloglarına kalsın.

Yazılmış ve yazılacak bütün metinlerin yer aldığı bir kütüphane var, birkaç karakter bu kütüphaneye dadanıp ilim, bilim, ne varsa hatmetmeye çalışıyorlar, arada Camus’nün romanlarına falan rastlıyorlar tabii. Felsefi tartışmalara girişiyor ikisi, sonuçta Laplace’ın şeytanıyla Schrödinger’in kedisi boğuşuyorlar: dünya deterministik midir, değilse nedir, geçmişin kayıp metinlerini kim oraya getirmiştir, yarım kalan metinleri kim tamamlamıştır, elli yıl sonra yazılacak metinleri kim yazmıştır ve elli yıl ilerisi, okuduğumuz metni düşününce yüz yıl ilerisi geçmişi belirleyebilir mi, soru üzerine soru. Okuduğumuz metin de eksiktir bu arada, ikinci bölümden başlar, ilk bölüme tabii ki metnin sonunda rastlarız çünkü o kütüphanedeki hiçbir metin yarım değildir, tamamlanmıştır ama nasıl, metni okuyan karakter kafayı yiyecek hale gelir düşüne düşüne, her hareketi ayrıntılarına kadar yazılmıştır, sonuçta yaşamının bir bölümü kitapta toplanmıştır denebilir, e özgür irade, kader, neler oluyor? Yayınevi neden açıklıyor metnin yazarının isteğiyle ilk bölümün çıkarıldığını, çemberi büyütmek içinse aşırılık, hikâyeye yayılabilirmiş gayet ki herhangi bir açıklamaya da gerek yok açıkçası, yarım metinlerin tamamlanmış halde raflarda beklediğine yüz sekiz kez değiniyor karakterler. Metni okumaya başladıklarında elbette, tabii ki başa dönüyorlar, kitabın adının olduğu sayfa, yazarın ithafı, epigrafı falan da künye nerede? Kâğıttan İnsanlar‘da bu numaranın başarılı bir örneğini görebilirsiniz, bu, hayır. Arıza sıralansa sıralanır bayağı, hikâyenin özeti şudur, gelecekte yazılmış metinler geçmişi tamamlarlar, geçmişte yazılan metinler geleceği biçimlendirirler felsefi tartışmalar üzerinden, kuyruğunu yutan yılan yani.

Tahir Usta seyyarelerin biliminden simyanın ilmine pek çok bilgiyi okuya okuya kafasına çakmış, yanındaki genç dostu Levend’e bildiklerini boca etmektedir. Levend de az okumuş değildir ama ustasının yanına yaklaşamaz bile. Bir gece takılırlar, birlikte çıkarlar mekândan, Tahir Usta nihayet çekirgesinin uzun zamandır beklediği şeyi söyler, kütüphaneye davet eder Levend’i ama öncesinde mezarlığa giderler, Tahir Usta kafasına sıkmadan önce Akil’e selam söylemesini ister Levend’den. Bu arada sohbetlerini dinleme şansına da erişiriz, meşhur filozofların söylediklerini Levend’e iteler Tahir Usta, dolayısıyla pek çok vecizesi bir yerlerden tanıdık gelecektir. Montaigne var, Herakleitos var, düşünce tarihinde yer tutmuş pek çok insan, metin, geçit alayı resmen. Evet, Tahir Usta beynini dağıttıktan sonra sakar Levend silahı açık mezara atıyor, bir patlama daha, yakınlarda fenerlerin ışığı dolanırken bizimki korkudan kaçıyor, anahtarı Tahir Usta’nın cebinde unutuyor. Sonradan ortaya çıkacak ki evin kapısı hiçbir zaman kilitli değilmiş zaten, bilgi özgürmüş, Karakuş’un metne koyduğu en parlak fikir bu metafor herhalde. Levend ertesi gün gelip anahtarı alıyor, hocasının söylediği eve gidince bakıyor ki kitaplar, sonra papirüsler, taş parçaları, kayalar, simya düzenekleri, bilmem ne. Okumaya başlıyor deli gibi, bir iki tanıdığıyla lüzumsuz olaylara giriyor, hikâyesi genişlemiyor da kendisi hareket halinde olduğu için öyle görünüyor diyelim, zira Akil’inkinin esaslı ilerleyişine bakınca dengeyi bozuyor aslında. Akil medresede ders verirken arkadaşı Franz’ın verdiği kitaptan bir şeyler anlatınca, hani Allah’ın canlıları yarattığını anlatandan başka hikâyelerin de olduğunu söyleyince hemen derdest ediliyor, yallah hapse. Kadı kellesini istiyor, oysa kitapta ne okuduysa ondan bahsediyor Akil, sonuçta Darwin’in teorisi az şey değildir. Eşi Melike’nin babasından, tanıdıklarından medet umar Akil, oysa kurtulacak gibi görünmez. Eşinden büyük adamların hayatlarını anlatan bir kitabı getirmesini ister, Melike şop diye yanaktan öpüp rüzgâr gibi gider gelir, bir de şaplak atar eşinin kıçına. Şaka. Kıç kısmı. Akil kitabı okur, büyük insanların laflarını daha büyük insanlara dinletemediğini görür, yani sadece kendi başına gelmemiştir yaşadıkları, hatta durumu diğerlerine göre çok daha iyidir. O güçle gardiyanlardan birini kafalar, daha doğrusu neden orada olduğunu, neden geri adım atmadığını anlatır, mantığın sesini ödünç alarak gayet Sokrates tarzı bir savunma yapar büyülediği genç öğrencisine, gardiyan hemen kapıyı açıp hocasını serbest bırakır. Kafa yakmaz anlattıklarıyla, oysa Levend, hafazanallah, sabır katilidir, Zenon’un paradokslarından bir girer, bilmem neyin hangi felsefi probleminden çıkar, bir de uzun uzun anlatılıyor okun sonsuz noktayı aşmasının imkânsız olduğu falan, fenalıklar geçirdim okurken. Açıklamaların ayarı yok, kütüphaneyle birlikte karakterlerin kolektif belleği oluşturduklarından gözlemciler olmasa kediyle, kütüphaneyle, evrenle, bilgiyle ilgili edinimlerin eksik kalacağına dek hemen her şey açıklanır. İstanbul Türkçesi. 1873’te çok şık duruyor. Bir de yangınlar var tabii, şehirdeki büyük yangınlardan biri çıkacak, sokak yanıp kül olunca kütüphane ne olacak? Kitapların yanmasıyla yanmaması arasında bir fark olmadığına varıyor karakterler, sonuçta ölüm varken insan yok, insan varken ölüm yok, gözlemci sisteme dahil değilse hiçbir şey yok zaten, yani her disiplinden hikâyeyi destekleyen bir veri elde edilebiliyor, Tahir Usta da durur mu, yapıştırıyor cevabı: “Hani baştaki açık mezar, ben içine girdikten sonra Levend görüyordu ki başkasının adı yazıyor, o benim yasak aşkımdır. Bunu romanın sonunda söylüyorum çünkü eksik kalmasın, malum, doğa boşluk bırakmaz! Lafı kes.”

Taklalı roman, meraklısı okusun. Yirmi yıl önce okusaydım etkilenirdim bayağı.

Liked it? Take a second to support Utku Yıldırım on Patreon!
Become a patron at Patreon!