Kartpostallarla geçmişe dönüyor Palahniuk, kendi Portland’ına, deneyimlerine, 1995’te post-apokaliptik bir dünyada ilk kez ziyafete giden bir grupta yer aldığı kartpostal: tuvaletler berbat halde olacak muhtemelen, biyolojik tehlike uyarısı her yerde, kamyonun kasasına binip sessizce yerleşiyorlar. İnsanlar kaçakların o tür kamyonlarda nasıl öldüklerini konuşuyorlar. Breaking Bad’de havalandırmadan içeri verilen gazla ölen uyuşturucu kaçakçılarını hatırlıyorum, bir de White’ın karavana hapsettiği adamları, can havliyle kapıya ateş ediyorlar, çıkışı engelleyenleri mi vurmak istiyorlar yoksa hava deliği mi yaratmak istiyorlar, belki ikisi birden. Mum hatlarının içinde kalacaklar çıktıkları zaman, böylece başlarına iş gelmeyecek, öyle bir dünyada hayatta kalmak zor. İçlerinden biri kapağın açılmasıyla patır patır dökülme ihtimallerinden bahsedip gülüyor, havasızlıktan hepsi boğulsa çok komik olmaz mıydı? Kadının biri inerken kör karanlıkta elindeki zımbırtıyı düşürüyor, nükleer kıyametten sonra dünyanın sonunun geldiğinden ve fasulye çanağını kırdığından bahsediyor, dünyanın asıl sonu. Dışkıyla tepeleme dolu tünellerin üzerindeler, bazı kapılar o tünellere iniyor, sonuçta oraya pek kimse inmiyor çünkü hayaletlerin dolandığından bahsediyorlar. Portland’da herkes hayaletlere inanıyor gibi görünüyor, eyaletin kurulmasından çok önce yerlilerin bile çekindiği yerler varken bir de yerleşmek, toprağı kazmak, betonu dökmek bir yerlere, geçtiğimiz yüzyılın başından beri ölmek için özellikle seçmek Portland’ı, muhteşem bir iklim. Cinsel etkinliklerin haddi hesabı yok bunun yanında, gösteri olarak duble penetrasyon izleyip alkışlıyorlar, ensest ilişkilerin temsillerini içeren tünel gezileri düzenliyorlar, Portlandlılar alternatif yaşam biçimlerinin uç noktalarına ilerlemeyi seviyorlar. Gezinin sonunda, yani zaten dünya paramparça olmuşken geride kalan nadir bowling toplarından birini alıp hoş bir sanat eserini parçalamak, paha biçilemez. Palahniuk yazdıklarını Portland’da bulduğu için her yıl evine geri dönüyor, dönmeye çalışıyor, 1980’den beri. 1995’te bir grup arkadaşıyla birlikte oturmuş, onlara Dövüş Kulübü adlı bir roman müsveddesi göstermiş. Herkesten müsveddeyle ilgili bir dilek kendileri için, oradaki herkes bir şekilde kitabın oluşumuna katkı sağlamış, kimi yumruk atmıştır da kimi fikirleriyle etkilemiştir Palahniuk’u, belli değil. Siyahilerden sağlam bir dayak yediği var Palahniuk’un, her tekme için puan sistemi geliştirmiş adamlar, kafaya atılan tekme 25, göğse atılan 10 puan, en kısa sürede en çok puanı toplayan ne yapıyor bilmem ama dayak yemeyi biliyor Palahniuk. Portland’da herkes her an her şeye hazır. Otele yerleşenler şömineyi yaktıkları zaman beyazlar içinde bir kadının iki dakika boyunca onları izleyip ortadan kaybolduğunu söylüyorlar, tiyatro binasında piyano çalıyor biri, baktıkları zaman kimse yok, o kadar yoğun bir hava var ki içinden hayaletler dökülebilecekmiş gibi görünüyor. Hayaletli yerler için ayrıca bir bölüm var, Palahniuk bu metni Portland’ın sıradan mucizeleriyle doldururken mekânları konseptlerine göre gruplara ayırarak inceliyor. Bir yolu takip ettim az önce, tarifi izleyince, diyelim 50. Otoyol sağa kıvrılırken soldaki patikaya sapıyoruz, tabii patika değil artık ama tarife uyuyor, ilerleyince kiliseyi geçiyoruz ve sağda dünyanın en büyük steampunk sergisi var. Yer doğru ama anlattığım değil, eski eşyaları yenileyerek sergiliyorlar sadece, zamanda yolculuğa dönüşüyor gezi. Karkas araçları alıp oynamışlar, pırıl pırıl, öyle bir yenilemişler ki kaç paraya satılır belli değil. Tuhaf tutkuları var insanların, Palahniuk’un konuştuğu insanlar tutkusu olmayanları biraz küçümsüyorlar zira Portland’da herkes en az bir şeyle uğraşır, herkesin en az üç kimliği vardır, sonda söyleyeceğim. Postacılardan biri elektrik süpürgesi koleksiyonu yapıyor olabilir, bankacının binlerce parçalık kumbara koleksiyonu vardır, kısaca o yörede can sıkıntısından kimse kafasına sıkmaz da ataç biriktirmeye başlar, dünyanın merkezine ulaşmak için çukur kazmaya girişir, ne bileyim, türlü çeşitli uğraşlarla geçirir günlerini. Dilekler, kimse dilekte bulunmuyor Ina dışında, Brad Pitt’le tanışmak istediğini söyleyen Ina aslında Marla Singer olarak yer aldıysa romanda, müthiş! 1996’da daktiloyla yazılmış roman müsveddesi kitap haline gelmiş, kayan yıldız izleme partisinde yerel bir gazeteyi getirip haberi okuyorlar: metin filme uyarlanacak, başrollerinde Edward Norton ve Brad Pitt. Yıldızları izlerken gülüyorlar, birileri bir şeyler kuruyor ama kimse farkında değil, Palahniuk’un arkadaşı Sara lisedeyken Brad Pitt’le çıkmış, mezuniyet balosuna birlikte gitmişler, eşi Greg’se kolejden oda arkadaşıymış Pitt’in. Sosyal bağlardan bir mucize çıkarmak aşırılık olur, herkes arkadaşımızdır ama arkadaşlarımızın ne zaman meşhur olacaklarını bilemeyiz tabii, ortak zevkler etrafında buluşmuşsak topluluğun parçaları elbet bizden habersiz iletişim kurmuşlardır, makul, ama, tesadüflerin tuhaf bir doğası var, sanki olağanüstülükten ibaret. 1999’da filmin kaba montajını görmek üzere yola çıkmadan bir süre önce Ida’yla Brad görüşmüşler, dilek yerine gelmiştir. Uçakta bir tesadüf daha var, Palahniuk için Portland’ın büyüsü değilse neden yer alacak bu metinde, Portland başlı başına mucize olmasa.
Yerel tarihçiler tünellerin sakat ve hasta insanların seyahat etmeleri için kullanılma ihtimalinden bahsediyorlar, 1920’lere ait bir yasa tasarısı varmış. Taş zemine çömelmiş hemşire, bir tür ucube gezi bu, bir mankenin bacaklarının arasına elektrikli süpürge hortumu sokuyor, pembe jelatinden bir zımbırtıyı çekip çıkardıktan sonra seyirci grubuna fırlatıyor. Şap diye düşmeden önce içindeki sıvı seyircilerin üzerine yapışıyor, çığlıklar. Sarhoş bir kadın bağırıyor, elinde viski bardağı, bebeğini sevdiğini söylüyor, bebeğinin nerede olduğunu soruyor, sahte kürtajda isabet alan kız leke çıkmadığı için hâlâ kızgın ama yasal feragatname imzalamış, hem üzerine bir şey sıçrayabileceğini bilmiyor muydu? Şiddet de doğal, sınırsız bir yaşam pratiği, ilgilenmeyenler denk gelmedikçe soyulmuyorlar veya saldırıya uğramıyorlar. Yeraltıyla ilgili çok konuşan bir fahişe öldürülmüş zamanında, KKK göçmen Çinlileri götürüp aşağıda yargılıyormuş, şehrin karanlık yanını günümüzün normlarına göre aşırılık olarak değerlendirilen eylemler değil de insanlık suçları oluşturuyor. Çok yok, en azından Palahniuk o kadar anlatmıyor, mevzu şehrin renkleri. Göründüğünce. Yine bir kartpostal, 1986’dan, Emanuel Hastanesi’nde bir adamın AIDS’ten ölmesini bekliyorlar, adamın annesi yatağın kenarına oturmuş, oğlunun elini tutmuş, “Daha Dün Annemizin”i söylüyor. Bağırtılar geliyor sağdan soldan, adamın teki bütün Hispaniklerin, zencilerin falan, hepsinin amına koymak istediğini haykırıyor bir yerde, kimi sadece bir şeyleri unuttuğu için bağırıyor, mesela sessiz durmayı. “Birine çıplak bir adamın penisini ve taşaklarını es geçerek bir şey anlatmanız mümkün değil. Adamın kurtulmak için mücadele etmeyen tek yeri burasıydı. Ve de dövmelerle kaplı olmayan. Cinsel organları kırmızı, kara kasık tüylerinden oluşmuş bir yuvanın içine yığılmış.” (s. 48)
Restoranlar, yemek tarifleri, aşçıların isimleri hatta telefon numaraları, Palahniuk yaşadığı yeri o kadar sevmese paylaşmayacağı şeyler. Pink Martini’nin menajerinin bile restoranı varmış orada, adam aşçılık da yapıyor. Üç kimlik, Katherine Dunn orada herkesin en az üç yaşam sürdüğünü, herkesin üç yaşam sürdüğünü söylemiş: bakkalda kasiyer, arkeolog ve bisiklet tamircisi, diğer yanda şair, travesti ve kitapçıda tezgâhtar, insanlar günün farklı bölümlerinde farklı kimliklere bürünerek yaşıyorlar. “Katherine’in teorisine göre, kendine yeni bir yaşam arayan herkes batıya göç ediyor. Amerika’yı katederek Pasifik Okyanusu’na ulaşıyor. Bir kez oraya vardılar mı, yaşayacakları en ucuz şehir Portland. Böylece memleketteki terelellilerin en kafayı sıyırmışları bizim başımıza kalıyor. Çıkıntı tipler arasındaki çıkıntılar.” (s. 12)











Cevap yaz