Sözü dinlenmeyince toprak yer, başlangıçta patırtı koparmak, sonrasında ölülerin sesini duymak için. Toprakyiyen annesinin cenazesine gitmek istemez, annesi oradadır zaten, evde, toprakta, babalığın canını sıktığında yattığı köşede. Toprağı her yediğinde, ileride su içtiği zaman benzer bir etkiyi göreceğiz, karanlıkların arasından geçmişin silik görüntüleri çıkar, kara kelebeklere benzetiyor anlatıcı/Toprakyiyen, dağıldıkları zaman görebiliyor ama çekiniyor da, bilişinin ucunda bir nokta gittiği yer, uzun süre orada kalmak istemiyor. Toprağın anlattığı hikâye değişmiyor, hiçbir mutlu son yok, acı yığılıyor. “Toprak babalığın indirdiği yumruklar gibi sarıyor onu, benden çalınıp götürülmüş gibi gördüğüm o bedene daha yakın olmak için yere yapışmış haldeyim.” (s. 15) Toprak zehirliyor sanki, Toprakyiyen’in gördükleri zehirliyor, Buenos Aires’in kenar mahallelerinde yokluğa mahkum edilmiş insanların son anları uç uca eklense yaşam eder, ölmese de yaşasa o insanlar, binlerce yaşam edecekler, anlatıcının bir iki yerde metne boca etmesini dışarıda bırakırsak biçemin iyi gizlediği anlamda eril dehşet apaçık. Tabut için bile parası olmayanların yaşadıkları mahallelerde en cömert yine toprak, hem karşılıksız alıyor bedenleri hem de hikâyeleri anlatıyor. Metinde yok ama o meskenler de ellerinden alınsa, betona gömülse toprağından da olacak anlatıcı, suyu zehirlense suyundan, son direniş noktaları artık. Kendi bırakıp gidiyor gerçi, abisi Walter’le birlikte üç beş parça eşyasını toplayıp göçüyor anlatıcı, geride kalan Ezequiel için birkaç damla gözyaşından başka sunacağı hiçbir şey yok. Aynasız, sert, tipik bir erkek, şiddet uygulamıyor ama silahını göstermesi bile, göstermeye niyeti yokken dahi şiddettir Toprakyiyen için, ülkenin tarihine gelmeden üstelik. Şans eseri tanışıyorlar, anlatıcının namı yayılmaya başlayınca kuzenini bulması için yardım istiyor anlatıcıdan Ezequiel, altı gündür kayıp olan kızı bulmak için teyzeden para almayı başta kabul ediyor çünkü öyle bir yoksulluk, Walter fabrikada işe girip çalışmaya başladıysa da yeterli değil. Anlatı boyunca karşılaşacağımız birkaç vakadan biri bu kuzeninki, Toprakyiyen getirilen malzemelerle etkileşime geçer geçmez kızın yattığı yeri, duvardaki Hıristiyan teolojisine dair yazıyı, kızın gardiyanını, her şeyi görüyor, hapishane haline getirilmiş ev hariç. Sezgileri de kuvvetli, ki “cadı” diyecek o bölgedeki rahibelerden biri, evin civarında Ezequiel’le vakit geçirirken içine bir karanlık düşecek, etrafına bakınırken parmaklıklı evi görecek, evden çıkan adamı tanıyacak ve Ezequiel’e anlatacak durumu. Telefon konuşmaları, ekiplerin olay yerine hızla varmaları, Ezequiel’in aldığı darbeler yüzünden hastaneye kaldırılması. Olaylar arasında zıplamalar, kısa geri dönüşler, yapı müsait zira cümleler kısa, tek cümlelik paragraflar bu atlamaları kolaylaştırıyor, anlatıcının bilinci yaşına uygun. Parayı ikinci kez almıyor, yılmaya başlamasıyla aynı zamana denk geliyor bu, kadınların sesi olacaksa ömrünün aynı yılgınlıkla geçeceğini kabullenmek için çok genç. Henüz. Yola çıktıktan sonra ne olduğunu bilmiyoruz tabii. Başa dönüp sırayı bozmadan ilerlersem anlar mıyım, hala kirişi kırdıktan sonra Walter’le anlatıcının ilişkisinden, ortadan kaybolan erkek arkadaştan bir şeyler çıkar, anlatıcının Ezequiel’le lambır lumbur sekslerinden de çıkar. Şöyle: bir gizem çözüldü, yükü hafifletmek için adam var artık, önce oral seks yaptırıyor kadına, sonra kalçayı kavrayıp giriyor, anlatıcı çıldırdığını söylüyor, eylemin hiçbir aşamasını gizlemiyor. Başka bir tansiyon yükseliyor diğeri düşerken, ne ki yetmeyecek.
Babasının yaşadığını söylüyor cenazeden sonra, anlatıcı sözünü yine dinletemiyor, halası pek de dinleyecek biri değil. Okulda biraz huzur var, ta ki Bayan Ana, öğretmen kaybolana kadar. Toprak yedikten sonra eline kalemi alıp çizmeye başlıyor anlatıcı, hademe kolundan tutup sürüklemeye başlayınca resmi de yanına alıyor, görenler her şeyi unutup dehşet içinde resme bakıyorlar. Bayan Ana bir kazığa bağlanmış, bacakları ayrık, çıplak, bir kerestehanenin tabelasının altında duruyor. Hala kızmaya gelmiş, bütün okulun önünde toprak yediği için anlatıcının canını çıkarabilirdi, resmi görmeseydi. Bayan Ana’yı gerçekten de çizilen yerde buluyorlar, hala ortadan kayboluyor, iki kardeşin ergenlikleri piyasaya çıkıyor zira artık yalnızlar, istedikleri gibi yaşayabilirler. O özgürlük anlatının tonunu da biraz değiştiriyor, yetişkinlerin tuttukları ve dayattıkları yastan çok Toprakyiyen’in bir iki gençlik macerası öne çıkıyor. Walter’in arkadaşlarıyla birlikte PS oynamalar, müzik dinlemeler, sanki hiç bitmeyecekmişçesine buzdolabından alınıp dibi hemen görülen biralar, cennet gibi. İlk kadın gelene kadar: fal bakması için ısrar ediyor kadın, muhtemelen yanlış biliyor Toprakyiyen’in yapabildiğini, bir tomar para çıkarmasa kız yine Ian’ın nerede olduğunu anlamaya çalışacak. Hernán’la o ara yakınlaşıyorlar, kadının verdiği parayı hemen alışverişe gömüyorlar, delifişek bunlar. Diğer yanda çok ağır hikâyeler varken bu ergenlik manzaraları, gayet iyi, yetişkinliğe adım atmamış bir kız nasıl yaşıyorsa öyle yaşıyor anlatıcı, abisinin arkadaşlarıyla flört ederek, içerek, okulu asarak hatta bırakarak. Hernán geldiği sırada son görünün etkisinden çıkamaması iki hikâye çizgisi çakıştığı zaman anlatıcının gerilimini örnekliyor: “Havluyla kurulanıp aynaya baktım. Eskiden asla ağlamazdım. Toprağın bana hâlâ göstermeye çalıştıklarını görmemek için gözümü yummamaya çalıştım. Gözlerimden yaşlar süzülmeye devam etti. Kadını düşündüm, inşallah bir daha gelmez dedim. Görmemi istemiş, sonra da bununla başa çıkamamıştı.” (s. 42) Dakikalar sonra ne oluyor, Sub-Zero’nun hareketlerini çözmeye çalışıyor anlatıcı, buz attığı zaman gurur duyuyor kendisiyle, böylesi hızlı geçişler elbette psikolojisini yıpratıyor, hele çok daha sert olaylara şahit olunca. Ian’ın katilinin ortaya çıkmasına sebep olduktan sonra evini silahlı adamlar basar, kurtulurlar, Hernán arazi olunca kalbi ilk kez kırılır. İkincisinde piyasada yine Hernán vardır, uzunca bir zamandan sonra bir mekânda karşılaşırlar, dans ederler, Hernán evlenip çocuk yaptığını söyleyince Toprakyiyen dertlenir. Yeteneği, laneti olmasa güzel bir gelecek, mümkün değildir artık, Hernán’ın gidişini izler. Kısa süre sonra tekrar karşılaşacaklardır, eve dönüş yolunda boylu boyunca yatan adamın etrafındaki kalabalık dikkatlerini çeker, anlatıcı abisiyle birlikte yakından bakınca kanlar içinde yatanın Hernán olduğunu anlar. Hikâye burada maceraya dönüyor iyice, Toprakyiyen kanlı toprağı mı, herhalde, alıp yiyince Hernán’ı kimin öldürdüğünü görüyor. Walter’i de zamanında sağlam bir döven genç çete lideri Ale Skin’in mekânı belli, Hernán’ın seveni de çok, hep beraber katilin mekânını basmaya gidiyorlar. Bıçaklar çekiliyor, sandalyeler havalarda uçuşuyor derken Walter tam hacamat edilecekken babalık çıkıyor piyasaya, Ale Skin’i kalbura çeviriyor, ortadan kayboluyor geldiği gibi. Ninja veya hayalet, kimsenin ortadan kaybolmadığı bir dünyada şaşırtıcı değil, eğer Toprakyiyen varsa hayaletler yaşayanların arasında var olmayı sürdürebilirler. Bayan Ana rüyalarına bile giriyor Toprakyiyen’in, kendi katillerini ne zaman ortaya çıkaracağını soruyor. Defalarca, öyle ki sonun gelmesini çabuklaştırıyor, Toprakyiyen’in ne eve, ne toprağa, ne başka bir şeye tahammülü kalıyor. Eril şiddetten ötürü hayatını kaybedenler yok sadece, at tepmesiyle ölen çocuğun başına gelen büyük şanssızlık ama bunu anlatamaz Toprakyiyen, anlatsa da inandıramaz daha doğrusu, zaten çocuğun annesi dışarıda bir adam olduğunu, tek başına at arabasıyla çıkan çocukları kaçırdığını söylüyor, kendini inandırmış. O kadar uzun süredir korkuyorlar ki başka türlüsüne inanmayacaklar, şişeler ortadan kaybolduğunda bile güvende hissetmeyecekler. “Başlangıçta onları sayıyor, şefkatle yerleştiriyor, toprağının tadına bakmaya karar vermeden önce arada sırada okşuyordum. Genellikle böyleydi ama bugün hepsinden nefret ediyordum. Hiç olmadığı kadar ağır geliyorlardı bana. Topluca beni tüketiyorlardı. Bütün şişelerin üstüme yığıldığını hissettim. Bu kadar çok insan kaybolabildiğine göre dünya daima sandığımdan daha büyük bir yerdi demek.” (s. 63)











Cevap yaz