Francis Ponge – Sabun

Sırf sabun değil, her şeyle birlikte sabun veya sabunun karışabileceği her şey. Bir nesnenin türettiği sonsuz fenomenden kesitler, savaşın orta yerinde. Zamansallığı göz önünde bulundurursak sabun ulaşılamaz bir nesne, en azından canını kurtarmak için göç edenleri düşününce. Ulaşılabilir bir nesne, canını kurtaramayanları düşününce, de, burası dehşet verici, Ponge üstü kapalı olarak değinip geçiyor hemen, Alman kulaklarını takmamız gerekiyormuş uçmaya başlamadan önce, okurun vazifesi bu, italik bölümlerde -sağa yatıyoruz, hızlanmanın etkisi, ayrıca bunu sola yatırmamanın nedeni sağa doğru okunduğu için sinir krizi geçirmekten korunmak herhalde- bulutsularla karşılaşacağız, SABUN yörüngedeki yerini alınca kurtulacak o dehşetten. Nedir, Ponge nesnelerin gündelik yaşamdaki yerlerini incelerken asıl olarak alımlanış biçimlerini değerlendirir: öncelikle Alman sunucunun seslendirdiği bir metni yazan Fransız yazar olarak Ponge bütün Alman dinleyicilerine teşekkür eder, hepsine başarılar diler, ne de olsa aynı arabada ya da aynı gemideler ama gerçekte nerede, Fransa’daki evinde, masasının başında, radyo dalgalarının girdiği evleri hiç bilmese sabun biliyor, sabun hakkındaki metni biliyor çünkü evin içine yayılıyor. Yirmi üç yılın birikimi, kocaman bir dosya, sabunla ilgili hemen her şey onda, sabun dosyası, tekrarlarla dolu, kaç kez baştan başlanmış, kaç türde yazılmış bir sabun hikâyesi, şiiri vardır, oyunu vardır, felsefi bir metin olarak karşımıza çıkar. Her şeyle birlikte sabun derken, işte, yazamamanın, daha doğrusu tamamlayamamanın öyküsü olarak okunabilir metin, tamamlanamamışların toplamından bir bütün çıktığına göre yirmi üç yıllık bir tamamlama sürecinden bahsedilebilir, hem müzikte yok mudur o tekrarlar, tekrardaki farklar gözetilmez mi, hep aynı şeyi aynı biçimde yazmamıştır ki Ponge? Yeni bir şey yazılmadığı gibi yazılan da başka türlü yazılıyor tekrar, ne dert, her türlü kıtlık kol gezerken, hele sabun hiç yokken elbet sabunun yüzeyi, zihinsel temizlikte kullanımı, köpürmeyen sahteleri öyleli böyleli anlatılacak. Kusura bakmasınlar, eşek sütlü ve fesleğenli bıttım sabununun kimlikleri belirsizse, tey Mardin’den gelen sabunlarımdan hangisinin hangisi olduğunu ayırt edemiyorsam kimliksizliği, akışkanlığı, baloncukluluğu yüz beş kez yazarım, eşek sütlü bıttım sabunuyla yıkanmanın hayalini öyle bir kurmuştum ki yıkıldım, hepsinin kokusu aynıydı. Bunun koçaklamasını bile yazarım, kimsecikler bir şey diyemez. 1942’de, seksen beş yıl önce sabunla ilgili aklına gelenlerden kurtulamayınca Ponge, şans ki benim sıkıntıma denk gelmemiş, belli başlı izleklerle kuruyor metnini. El üstünden kaydırmaca. “Sabun üzerine söylenecek çok şey var. Tükenene, tamamen ortadan kalkana kadar bahsi geçen öznenin kendisi hakkında anlattığı çok şey var. İşte tam ihtiyacım olan nesne.” (s. 17) Sabun söyler, sözü bittiğinde yoktur artık. Bir tür taştır, çakıl taşıdır, suyla görüşene kadar. Çakıl taşı yüzyıllar içinde ufalanır, suyun dibine çöker, tabii akıntı kuvvetli değilse, tabii akıntı varsa, yoksa sabun suyu bulandırır, suyun kimliğini değiştirir, suya üstün gelir, çakıl taşıysa ne kadar sabrederse sabretsin hiçbir şey yapamayacaktır suya, ortadan kalkacaktır. Sabun suda sıkıntıdan ölür, tek yüzüyle kullanılamaz, kâğıdından çıkarılır çıkarılmaz sayılı günlerinin olduğunu bilir. Sabunu kullanmayınca, zamanı ölçmeyi sabun üzerinden yapanlardan mısınız, mevsimler değişmez sanki. 1943’e geldik, Fransa’da bir köy, doğadaki hiçbir şeyin sabuna benzememesi ikinci baskı, esanslı üzümlerle eşliği üçüncü baskı, canlılığı yeni. Suya boğulmazsa kalır öyle, yaşar, düşmeyegörsün, eriyip gider. Bir kez başladıysa erime, mümkünü yoktur onu tutup da sudan çıkarmanın, kayıp durur, yağ bırakır geride, suya gömülmek ister. Temel nitelikleri coşku, konuşkanlık ve akıcılıktır, nitekim üçü de fark edilir, mesela eli yıkarken hızla çevrilen savundan gelen “ovinç ovinç” sesi bir tür diyalog kurma çabasıdır, oyundan bir sahnedir adeta, aynada kendine bakan insan ağzını “ovinç ovinç” sesine uygun olarak hareket ettirdiği zaman ötekinin varlığını duyumsayacak, başlara küller yağa, benimseyecektir bile belki. Akıntıya benzer bir üslupla anlatmış Ponge, kendi deyişi, bütün dediklerini çözmek, durulamak için tekniktir. Zihinsel temizlik kavramına geldiğimizde temizliğin sessizlikle değil de kelime oyunu veya küçük bir nesneyle gerçekleşebileceğini anlatmak ister Ponge, hemen sabunu düşünür, ondan daha uygunu yoktur çünkü. Ey aziz okur, temizlik mi yapmak istiyorsun, kendini mi paklayacaksın, bu bölüm tam sana göre. Sana göreliği Ponge’a göre. Küçük bir parça sabun: “İnsanın elinde (dilinde) daha maddi, belki daha az doğal, yapay ve konuşkan, hem kendini açıp gelişen hem de aynı anda yitip bitkin düşen bir şey olması gerekir — bu hem yeterli hem gereklidir. Bu şey, belli koşullarda, konuşmak için kullanılan sözcüklere çok benzer…” (s. 30) Bellek pislikten arınır, Lut Gölü’nün bir yerinde kolları kavuşturup suya sokarak arınmayı beklemek gibi. Bir parçası yeter, sadece suyla yeterince temizlenilemiyor, en derin kuyu bile çaresiz kalıyor ki kuyunun derinliğiyle sırf suyun temizliği arasında bir bağ kurulsa sabuna yer kalmaz, sessizliğe yer kalmaz ve yaşama yer kalmaz, hele civarda bombalar patlamaya devam ediyorsa. Hep aynı şeyleri hep aynı şekilde söylemekten çekinmeye gerek olmadığını söylüyor Ponge, kaçıncı baskılarla karşılaştığımızda bir kez daha okuyup, o nane neyse, neyin değiştiğini anlamamız gerekiyor: sayfa, zaman, okur. Buraya kadarki kısmın önemli bir bölümünü Albert Camus’yle Jean Paulhan’a göndermiş Ponge, Paulhan yanıt vermemiş ama Camus’nün yanıtı tam ders niteliğinde, olduğu gibi alıyorum: “‘Yazdıklarınızda niyetiniz normalde bana çok açık gelirdi, ancak sabundaki niyetinizi anlamakta biraz zorlanıyorum. Belki bir eksilti aşırılığı vardır, tam emin değilim. Metnin özünü bozmadan geçişleri yumuşatabilir, menteşeleri yağlayabilirdiniz belki. Metin değişmek zorunda değil. Ama siz metni benden daha net görüyorsunuz. Bu büyük bir sorun yaratır. Bana kalırsa, arada sırada vazgeçmeden ustalık olmaz. Sizde bu vazgeçiş genellikle ironi yoluyla oluyor. Ama ironi de bir eksiltidir. Metinleriniz bu yüzden haklı olarak bizde, okurda duyarlığımızın ihlal edildiği, zekâmızın göz ardı edildiği izlenimi uyandırıyor. Buradaki ‘biz’ sizsiniz.’” (s. 38) Hani oyunlaşsa mı, Camus’nün ilgisini çeker belki, ne yazık ki o yıl Picasso’nun yazdığı oyunla ilgilenen Camus okuyamıyor Ponge’un metnini de biz okuyabiliyoruz. Elinizden öpsün. 8 Mart 1944’te bir özet, daha anlaşılır olmak gibi basitliklere kapılmadan yazmış Ponge, sabunu büyülü bir taş olarak görüyor. Kişiliğinde, tutumunda bir şey var sabunun, hele 1946’da, Ponge partiden ayrılmadan az önce, Sartre’ın denemelerini önemsediği sırada, partililerin saçmalıklarından bıktığı için. Burjuva ve hümanist eğitim sonucu elde ettiği bilgi sayesinde peşinde koşulması gereken değerleri çözmüş Ponge, güzellikle inceliği arıyor ve, evet, sabunda buluyor. Kimler bulmuyor ki, hangi sanatçıların eserlerinde geçiyor sabun, mesela Kayıp Sabunun Peşinde, bilinçaltındaki sabunun dönüştüğü şiir, neresinden eriyeceği belli olmayan paklama gereci. Suyun değdiği yerden kopar da niteliği değişmez, en küçük parçası bile kiri pası zort diye söküverir. Peki niçin sabun, Ponge buna köpüresiye takıyor da neden, kokusundan mı, hissinden mi, sabunun hislerini ciddiye alınız, insanlığın henüz anlayamadığı ama bir gün anlayacağı gergedanlardan mı, sebep ne olursa olsun sabun için bir güzelleme, bir koçaklama, bir gazel falan lazımdı.

Liked it? Take a second to support Utku Yıldırım on Patreon!
Become a patron at Patreon!