Rıfat Ilgaz – Nerede O Eski Usturalar

Bir iki hikâyeye Ilgaz’ın anılarında da rastlayabiliyoruz, gerçi “Oldu Bir Yanlışlık”taki hikâyenin gerçekliği nedir bilmem. “Zayıftan uzunca boylu şair” ve üstadın matrak muhabbeti. Orhan Veli olduğunu anlayacağız şairin, “üstat” Ataç olsa gerek, birlikte yiyip içtikleri çok, dostlukları malum. Üstadın zevkini tebrik ediyor şair, hayır, son yazıyı okumamış, hayır geçen akşamki konferansı dinlememiş ve hayır, demeci de görmemiş gazetede, üstadın baktığı yöndeki kumral üzerine siyah saçlı kızı çenesiyle gösteriyor şair. Evet, nerede oturduğunu biliyor, hayır, kim olduğunu bilmiyor. Bir hafta sonra Kızılay’da karşılaşıyorlar, Yenişehir’e doğru yürüyüş. Üstat ağlamaklı bir sesle kızı göremediğini söylüyor, kaçıyormuş, yardım lazım. “Son günlerde üstat yazdığı eleştirilerde ölçüyü kaçırmıştı. Gelene geçene atıyordu satırı. Bu arada şairin ‘İstanbul Türküsü’ isimli şiirine de dokunmuştu insafsızca. Şairin koluna girdi, ‘Orhancığım!’ dedi. ‘Biliyorum, son günlerde biraz üzdüm seni!’” (s. 99) Sen vay! Şair yanıldığını söyler üstada, öyle alındığı yoktur ve elbet sevildiğini bilir, kırgınlık laf. Öyle mi, gösterdiği evin önüne diker üstadı, kaç zaman geçer de kızı göremez üstat, eleştiri yazılarını fişekler, “Orhan”ı yerden yere vurur. Şair yine gelir bir gün, yanlış bildiğini söyler, kız meğer bir üstteki mavi kapılı evde oturuyormuş! Yanlış eşiği öpüp kokluyormuş üstat, bir kızgınlık da oradan. Yazılar, eleştiriler, kızın Dikmen’de oturduğunu en son söylüyor şair! Gönül işlerinden alıyor intikamı, madem diğer yanda gücü yok. Hoş öykü, Ilgaz’ın tipik biçimiyle. “Evimizin Balkonu” yine öyle, buna denk geldiğimi kesin hatırlıyorum. Gerçi kitaba adını veren öyküyü de hatırladım ama bu kitabı önceden okuyup okumadığımı hatırlayamadım, on beş yıl önce girmiştim blog işine de okumuş olabilirim öncesinde, bilemedim. Neyse, anlatıcı oturdukları evi tutarken geniş balkona vurulduğunu söylüyor, kim arabasına atlayıp Akçakoca’ya, Filyos’a, Amasra’ya, Kilyos’a giderse gitsin, anlatıcının tatili o balkonda. İstanbul’un deniz gören bir yeri de Cide’deki evlerinin balkonundan bahseder Ilgaz, Karadeniz lacivert, gökyüzü ayrı deniz. Oralar öyle, diyeceğim, oradaki kadar denizi başka hiçbir denizde görmedim. Filyos’taki evimin balkonu doğrudan denize, hele kar yağıyorsa çıt yok. Var, sigaramın çıtırtısı. Güneşin en güzel battığı yer orası, Karadeniz’de güneşin batışını izlemek lazım. Dibimde inşaat olsa bamı gümü deli ederdi herhalde, anlatıcının sıkıntısı. Balkonu fesleğenlerle, ıtırlarla fırdolayı çevirmişler, Ortaköy’den ortancalar, Kızıltoprak’tan laleler, her şey güzelken yanda inşaat başlıyor. İki genç mühendis okuldan arkadaşlarını da alıp şirket kurmuşlar, girmişler eski evlere, herhalde bitişik nizam olduğundan yan apartmanın yıkımı, dikimi, her şey evin içinde dönüyormuş gibi. Beş altı katlı apartmanın nesi yıkılacak, daha büyüğü ve güzeli, on beş katlısı yapılacakmış. Okmeydanı bomboşmuş o sıra, neden oraya gitmiyorlarmış, yani üst katlar daha da deniz görsün, daha pahalıya satılsın diye. Kürek kürek taşlar, sıvalar, tuğlalar bahçeye atılıyor önce, toz toprak sırf balkona değil, tencerelerin içine bile giriyor o ilkyaz günlerinde. Kozasına çekilmiş böcekler gibi bir yaşam, evin duvarları da yerinden oynamaya başlayınca tekrar bir konuşuyor anlatıcı, temel kazarken binasının da altını oymuşlar, o kadar oymuşlar ki çıkmalarını söylemişler apartmandan. Sipsivri, dımdızlak kalmış apartman boşlukta. Derken kabası bitiyor inşaatın, pencereler takılıyor, nihayet bitti derlerken iskelenin söküm işi başlayınca gacırt gucurt, korkunç bir ses. Pazar günü yapmasınlar bari, milletin kafa dinleyeceği zamanda neler oluyor, işçiler neden çalışmayı kabul ediyorlar, tabii idealist oldukları için! Mühendislere göre kaba realizm memleketin ekonomisine faydasız, iş yapmalı, durmamalı, günlerin ne önemi var? “Evet, ortada bir ters düşünce vardı, ama bizde mi, bu patron bozuntusu adamda mı, yoksa pazar demeden, bayram demeden çalışan işçilerde mi? Yoksa idealist mühendislerde mi belli değildi. Belliydi de bunu bulup çıkaracak bizde mi kafa yoktu! En doğru tanı buydu işte! İki yıldır tozdan topraktan, gacırtıdan, hırıltıdan, gürültüden, patırtıdan kafa mı kalmıştı bizde!” (s. 122) Kentsel dönüşümün kurmacaya girmediğini söyleyen birileri vardı, çoktan girmiştir de karşılaşmak lazım. Bu arada asıl Erenköy’de, Suadiye’de çılgınlık derecesine vardı bu iş fakat Küçükyalı’yı da deşiyorlar, asıl buraların binaları elverişli dönüşüme, kırk elli yıllık apartmanlarla dolu alt kısımlar. Şaşırıyor insanlar doğduğum evde yaşadığımı öğrendikleri zaman. Uzun sürmeyecek, burası da gidici. O gün gelmeden iyice bir yaşamak istiyorum, bu bilinçle. Dedim madem, “Nerede O Eski Usturalar”: anlatıcıyla berberin muhabbeti. Nerede o eski bir şeyler, neyler, usturası, kayışı, kantaşı, köpüğü, sabunu, mahallesi, dünyası! Berber elinden gelen işlerle övünüyor, evinde musluk mu bozulmuş, anlatıcı uğraşsa her yeri su altında bırakır, evi murdar edermiş de berber biliyormuş işi, bilmem ne parçası almış, musluğun tepesini havluyla kapadı mı çözüyormuş meseleyi, sonra tık tirink çat çink, işlem tamam. O sıra anlatıcının yanağını mı kesti, boynunu mu kanattı, hiç umurunda değil. “‘Ahhh!’ dedim. ‘Nerede o eski berberler… Yenileri musluk tamir etmekten, kırık küpleri yapıştırmaktan, bozuk saatleri onarmaktan berberlik etmeye zaman bulamıyor ki… Şimdikiler usturanın yarığına jilet takıp da tıraşa geçiyor; öldü berberlik! Nerede o eski berberler!..’” (s. 10)

Bürokratik dünyalardan neler var, yeni belediye başkanının eski koltuğa oturmak istememesi. Sayman yaptırmış o yastığı, eski başkan keyifle oturuyormuş, parası belediyeden çıkmış hani başkasının cebinden çıktığını düşünüp oturmuyorsa yeni başkan da mevzu başka. Çocukluğunda terzi çırağıymış, diğer çıraklar buna eşek şakası yapıp sandalyesine iğne koymuşlar, bu da onlara aynı şakayı yapmaya kalkmış ama belediye başkanı mı ne gelmiş, önce bir sandalyeye oturup zıplamış, sonra ikincisine, kaçıp gitmiş bizimki. O günden sonra kendi koltuğunu kendi alıyormuş, doğru partiyi seçmektense doğru koltuğu seçmek daha önemli. Doğru ata oynamayan adamın dernekçilikle bir yerlere gelmeye çalıştığı öykü: yardıma muhtaç çocuklar için yemekler, etkinlikler, toplanan parayla da İsveç’e gidip çocuk gelişimiyle ilgili uygulamaları yerinde görmek, tabii gözüne girmeye çalıştığı adamları götürecek çakal bürokrat adayı. Nedir, vapurdan inerlerken çocuklar fırlar koltukların altından, görevli yakalayamaz kaçak yolcuları, çakal bürokratın çıkardığı ayakkabılarını da yürütmüşlerdir. Ulan eşekler, yardım da ediyor bu adam size. On çift ayakkabı alıyor her etkinlikten sonra, on bir çift alacak artık. “Pulları Yavaş Vur!” kahvecinin müşteri profilini değiştirmek için üniversite öğrencilerini bir güzel kullanması, emeklileri yıldırması, hoş öykü. “Her üniversiteli gibi, bizim de damgamızı basacağımız kahvemiz olmalıydı. Orada buluşmalı, orada buluşup konuşmalı, kız dalgalarımızı orada anlatmalı, maç tartışmalarımızı orada yapmalı, eh ara sıra da tavla, kaptıkaçtı, prafa oynayıp vakit öldürmeliydik. Kırdığımız zaman kitaplarımızı koyacak, buluşmak için haber bırakacak, dara geldiğimiz zaman garsonundan bir beşlik kesebilecek yerimizi, yurdumuz olmalıydı. Şöyle temiz bir kahvecik…” (s. 24) Beyazıt’ın arka sokaklarında dolaşıyor anlatıcı, istediği gibi bir yer buluyor ama oturmak için emeklilerin kalkmasını beklemeli. Yine güzel yer, arkadaşları çağırıyor, saha araştırması, mekân bulunmuştur. Çat çut tavla sesleri, hörö hörö maç muhabbeti derken rahatsız oluyor yaşlılar, kahveciden gençlerin ayaklarını kesmesini istiyorlar. Sabahtan akşama bir tanecik çayla oturan emekliler mi, çay üstüne çay söyleyen öğrenciler mi, kahveci taşları daha sert vurmalarını, gürültü yapmalarını istiyor gençlerden. Operasyon tamam.

Sokaktan öyküler işte, taş gibi gerçeklik.

Liked it? Take a second to support Utku Yıldırım on Patreon!
Become a patron at Patreon!