Bahçeden meyveler, sebzeler, bal kovanlarından bal, eti dışarıda bırakıyorlar, isteyen bir parça kesip yiyor. İyi besleniyorlar, çalıştıkları işlerden kazandıklarıyla geçimlerini temin ediyorlar, Joe Bonham’ın babası bütün bunlara rağmen neden başarısız sayılıyor? Balık tuttuğu da çoktur, oğluyla birlikte balık avına çıkmak en büyük zevklerinden biridir Joe’nun hatırladığına göre, hatırlamaktan başka bir şey yapamadığı konumda neyi düşünecek Joe, elbet balık avını, arkadaşı Bill Harper’ın geldiği o günü. Artık on beş yaşındadır Joe, arkadaşlarıyla birlikte takılmak, ihtiyarı kendi yaş grubundaki arkadaşlarına teslim etmek için tam zamanı. Olta eksik, babası kendi oltasını, gözü gibi baktığı, her yıl bakımını yaptırdığı o güzel oltasını ödünç verebilir mi, elbet verebilir, bir tür erginlenme ayinidir arkadaşla çıkılacak balık avı, büyümenin simgesidir. Dikkatsizdirler, balıklardan biri oltayı çektiği gibi götürür, Harper o gece evine döner de açıklama faslı Joe’ya kalır. Kısa bir sessizlik, sanki ömürdür, baba üzülmemesini söyler oğluna, çıktıkları son avın bir olta yüzünden mahvolmasına razı değildir. İki yere bağlayacağım, ilki Joe’nun başarısızlık olarak gördüğü durumun kaynağını tespit etmeden bahsi geçiştirmesi. Savaşa gitmesine yol açan koşulları dibine düşen bombadan sonra mı eşelemeye başlamıştır, muhtemelen, savaştan önce sadece işçi olarak çalıştığı dönemleri hatırlar, bir de çocukluğunun masumiyetini, mutluluğunu. Gerçi savaşa gitmesi neden, Batı Cephesinde Yeni Bir Şey Yok‘taki gibi -ince bir gönderme var romanda, Trumbo muhtemelen filmi de izlemiştir, romanı da okumuştur- kesin bir gerekçe yoktur, en azından Amerikalılar için. Almanlar hayvandır, demokrasiyi tehdit etmektedirler, Romanya’yı basmışlardır, Kanadalı iki er vahşice öldürülmüştür, tamam da Joe’nun o evrede neler düşündüğü açık değildir, çoğun aldandığını, kendi savaşı olmayan bir savaşa katıldığını, sermayeyi, kodamanları kollamak için yaşamından olduğunu irdeler. İlk ve ikinci bölümün sonundaki tirat tam bu nitelikte, babanın başarısızlığını her gün yiyemedikleri hamburgerde mi aramalı? Elli iki yaşında ölüyor baba, oğlan askere gidip maaşıyla aileyi kurtarıyor, öyle mi? Tam oturmuyor hikâye, Joe “aptallık” yapmayacak kadar zeki bir karakter gibi görünüyor ki askere gidenleri kendi bombalar zihninde, kendini de gömer bir güzel, o yatakta yatmak yerine iş çıkışı arkadaşlarıyla iki bira içebilir, eşi Kareen’in kızgınlığını öpücüklerle dindirebilirdi. Artık dudakları yok, kulakları da yok, babasının kısa sessizliğini çevresindeki sessizliğe bağlayabilir, Kareen’i saracağı kollar çoktan çürüdüğüne göre kabuslarında başrol oynayabilir. Morfin verildiği zaman başka türlü kabuslar görecektir, örneğin İsa kısa süre sonra öleceklerin arasındadır, onları kutsar veya kutsamaz ama eşlik ettiği kesindir, trenler bilinmeyene doğru kalkarken bütün vagonları dolanır. Tanrı’nın oğlu, ABD’nin babası İsa. Yusuf da girer hikâyeye, eşini rahat doğum yapması için bir yere götürmektedir, gökyüzü parlaktır o gece. Bombaların yarattığı aydınlık. Anılar capcanlıdır, Joe’nun durumunu fark etmesi için araç. İlk bölümlerde gözler, kollar, kulaklar, bacaklar, her biri için ayrı hikâyeler vardır, annesinin söylediği Noel şarkısını bir daha dinleyemeyeceğini ayrımsar Joe, hiçbir şey işitmez çünkü. Hikâyeyi biliyoruz, muhtemelen Metallica’dan dinledik ilk. İngilizler sağdan, Amerikalılar soldan, tepenin etrafından dolanırlar, Almanlara saldırırlarken bir çukura girer Joe. Gerisi karanlık. Hatırladıklarıyla aydınlanıyor, o halde yatarken, daha ne kadar yatacağı da meçhulken tenine değen gün ışığıyla günleri ayırt etmeye başlıyor, sonra çarşafların değişimi, hemşirelerin temasları, her biri zamanı ölçmesi için bir vasıtaya dönüşüyor, bu bölüm şahane, örüntüyü bozacak en ufak bir değişiklik akıl sağlığını bozmaya giden zihinsel bir darbeye dönüşüyor. Kafasını yastığa vurmaya başlaması bundan hemen sonradır, yöntemi iki üç yıl yattıktan sonra bulmasında da bir tutarsızlık var ama olsun, sonuçta çocukluk arkadaşıyla uzaktan haberleşmesini sağlayan Mors alfabesini kullanmayı anılarından çıkarmasına gerek yoktu, iletişim kurmayı düşünür düşünmez olmasın, bir süre sonra bulabilirdi. Buldu, başta acı çektiğini düşündüler, sakinleştiriciyi bastılar, adamın sakinleşmediğini görünce mastürbasyon yaptı bir hemşire, hayır, hay aksi, o değil, sorun başka, Joe ölmek istiyor.
Yan hikâyeler Joe’nun hastane fasıllarını tamamlamaktan çok daha fazlası, savaş ekonomisinin eleştirisinden önce müesses nizamın yıkıcılığını gösteriyor. Joe’nun aşk acısı yüzünden çölde çalışmaya gittiği zamanlardan bir hikâye: Howie’yle beraber Utah çölünü dümdüz kateden ray hattındalar, taşeron işçilik, asla mola veremiyorlar, sıcaktan ölecekler neredeyse. “Dışarıdan bakıldığında ameleler işi hep ağırdan alıyormuş gibi görünür. Esasında yavaş çalışmalarının sebebi, hiç mola vermediklerinden güçlerini çabuk tüketmemek içindir. Korkudan duramazsın. Ustabaşından korktuğun için değil gerçi, ustabaşının kimseyi salladığı yoktur. İşi kaybetmekten korkarsın çünkü aynı işi yapacak adam çoktur. O yüzden Howie’yle ikisi Meksikalılara ayak uydurarak yavaş ama aksatmadan çalışıyordu.” (s. 42) Meksikalılar sac tavanlı bir yatakhanede buharlaşmadan uyuyabilirler ama bizimkilerin baygınlık geçirmeleri çok daha büyük sorunlara yol açabilir, alışık değillerdir o koşullara, kaçak işçilerse alışmak zorundadırlar. Altı kilometre ötedeki dereye girme izni çıkınca Meksikalılar koştururlar, Joe suya girdiğinde onlar toparlanmaya hazırlanırlar, geç kalırlarsa başlarına ne geleceğini bilemezler çünkü, üç kuruşa çalıştıkları işten kovulmaktan çok daha kötüsünü yaşayabilirler. Aşk acısı Diane yüzünden, Glen Hogan’la dilediği kadar sürten sevgilisinin yediği haltları Bill Harper anlatır bir gün, yumruğu yer çünkü kaldıramaz Joe, zar zor tamamladığı günün ardından memlekete döndüğünde Diane’le Harper’ı öpüşürlerken görür. Yaşamın o kısmına veda. Başka bir hikâye, Porto Rikolu Jose, turta fabrikasında çalışan tuhaf adam. New York’ta şoförlük yapmıştır başta, kodamanın kızı kendisine âşık olunca ülkenin diğer ucuna uzar çünkü doğru gelmez patronun kızıyla aşk yaşamak. Saftirik değilse de içinde kötülük olmayan, çok masum bir adamdır Jose, işçilerin alaylarını umursamaz, bir süre sonra dürüstlüğüyle kendini sevdirecektir zaten. Hollywood’da oyuncu olmaya gelmiştir, amacına ulaşmak için ilk adımı attığında fabrikanın müdürüne madik atmaya çekinir bu kez, işi bırakmak istemez. İşçiler akıl verirler, kodamanın kızının mektubu gelince de akıl verirler zira o ne aptallık, turnayı gözünden vurmuşken turta yapıyor durmadan! Patronu pek tutuyor, dürüst bir işçi çünkü, Jose işini seviyor. Onlarca turtayı yere düşürüp de kovduruyor kendini, yoksa sömürülmeye devam edecekti. Devletler sömürmüyor mu, cephe hikâyeleri geliyor sonra, savaş alanında bombalanarak defalarca dirilen Alman askeri mesela. Önce İskoç’tan bahsetmeli, Bavyeralılarla savaşmayı reddediyor bu İskoç, gelecekte kralı olacak adam Bavyeralı. Geri hizmete çekilmesi bir yana, sonra yaşananlar fena. Muhtemelen nevrozlu bir Alman askeri dikenli tellerin orada amaçsızca dolanıyor, Amerikalılara doğru yürümeye başlıyor. Tek bir atış, sonra yaylım ateşi, adamın yüzünde gücenme. Kurtuluşa yürüdüğünü düşünüyordu, ölü. Rüzgâr esiyor, çürüme kokusu cepheye yayılıyor, albayın biri Alman’ı gömmelerini emrediyor. Bombalar, adam mezarından fırlıyor, tellere takılıyor. Lazarus! Bir kez daha gömmece, bir kez daha teller, daha kaç kez ölecek bu adam? Joe bütün bu hikâyeleri hatırlayarak varlığını neden sabitliyor o yatağa, hatırlamaya değer şeyler yaşamı değerli mi kılıyor, hayır, o zaman zihni çalıştıracak başka egzersizler bulmalı. Kutsal kitaplardan bölümler, ulusal marş, bir şiirin dizeleri belki. Her şey hayata çıkıyor, her şey o yatağa çıkıyor. Mors kodu olmasa ölmek istediğini söyleyemeyecek Joe, ölmek istediğini söylediğinde ne değişiyorsa. Morfinle yaşatılıyor, “talebi yönetmeliğe aykırı”. Kolsuz, bacaksız, yüzsüz, duyusuz İsa, takılan madalyayı iğnenin soğukluğundan anlıyor. Herkes o madalyaya sahip olmak, dünyayı kurtarmak ister. Dünyanın değil de insanın kurtarılmaya değeceğini anlatabilecek bir Joe var, ölene kadar uyuşturulacak.
İyi roman, iyi çeviri. Kerem Sanatel çok eleştirilmiş ama bilemedim, bu çevirisi başarılı.











Cevap yaz