Ceyhun diyalog yazmasın diye dua ediyor insan, “Babam ve Oğlum”un kitaptaki en iyi öykü olmasının sebebi diyaloğun hemen hiç olmaması. Konuştukları külçeye dönüşüyor, karakterlerin her söylediği tirada dönüşüyor. Misal: “Allah seni alsın heriiiif! Ne demek patrona mandalina kabuğu atmak, boyun devrilsin heriiifff! Git de erkeklik yap biraz, aah benim babam olaydı da yedireydi üç kilo patlıcanı, şaak diye alaydı zammı! Gözün çıksın heriiifff! Millete verdiğin sözleri yersin artık heriiif!” Hay “herif”ine senin ya, fenalıklar bastı kitabı bitireceğim diye. Bu bir, ikincisi makasını unutmuş Ceyhun, ilk öykülerinde yine bir tasarruf, eksiltmece vardı ama bu kitaptakileri genişlettikçe genişletiyor, yaydıkça yayıyor, bolardığı durumda zenginleşecek veri olmadığı için edebî atağa dönüşüyor her hamle. Avcunda tuttuğu büyülü ışığı başkalarına göstermeye çalışan bir çocuk var ikinci öyküde, elindekini kime gösterse aynı tepki, upuzun, bitmek bilmiyor: “Korkuyla bir adım geriye sıçrayıp, sıkı sıkı yumulmuş avuçlarını ardında saklayarak, dehşet içinde kalakalmıştı öyle. Sanki gözlerine inanamıyordu. Bu büyülü ışığını annesi de göremesin?.. Olanaksız… Hayır… Nasıl olur yarabbi?.. Aklı almıyordu bir türlü. Umutsuz, ürkek, korkulu… Neredeyse ağladı ağlayacaktı gene…” (s. 28) Üç nokta terörü ayrı, annenin ışığı göreceğine dair bir emare yoktur hikâyede, aksine, çocuğu bir an önce başından savmak ister anne. Baba da öyle, okuldan para istemişlerdir de beş kuruşu yoktur, isyan edip dehler oğlunu. Çocuk ağlayarak çıkar evden, yallah sahile, ışığı orada bulur. Eniştesi, babası, annesi, halası, kim varsa hepsi geçim derdine düşmüş, üçün beşin peşine takılmıştır, çocuk kimsenin görmediği mucizeyi -gerçi annesi “o pis şeyi” atmasını söyler elinden, muhtemelen böcük möcük veya çer çöptür çocuğun elindeki- oradan oraya götürürken elbet başka bir çocuğun yanına gidecek, elbet yetişkinler gibi konuşup mucizeyi göklere çıkaracaklardır çocuklar. Belki yarın anlarlar, evet evet, belki yarın anlarlar, kimse anlayamadı ama yarın görecekler elbet, yarın güneş doğacak, umutlu bir gülümsemeyle yüzleri ışıl ışıl. Buruşacak yüz kalmadı bende, kerpetenle eski haline esnetmek zorunda kaldım. Kötü öyküler yani, Ceyhun’un almak için jürisinden birileriyle konuştuğu, kulis yaptığı Sait Faik Hikâye Armağanı’nı kazandıktan sonra saldığına iyice kani oldum, uğraşmamış belli ki. Karakterlerle hiç uğraşmamış hele, olayın ardından gelen ani değişim, sonra başka bir olayla yine zart diye sapıyor yoldan karakter. “Haşmet Öğretmen”de ressamın yolculuğunu görüyoruz, üstümüze iyilik sağlık. Torosların Akdeniz’e bakan eteklerindeki mevsimsel değişimlerle başlıyor öykü, doğanın uyanışı ölüyü bile diriltecek kadar güzel ama Haşmet oralı değil, o yiyip içmiyor, kör karanlıkta kalkıp boş boş bakıyor dünyaya. Annesi sürekli başında, oğlunu o çukurdan çıkarmak istiyor. “‘Kurban olduğuuum… Gadasını aldığııım… Parası batsın inşallah… İnsan kendine bunca eziyet eder mi bre yavruuum? Baha geldi, bahar… Tekmil çiçeğe kesti evren… Çık da dolaş biraz. Değer mi Allah aşkına?’” (s. 31) Böyle gidiyor daha, anne aşırı kaygılı, Haşmet bir halt yiyor belli ki. Yıllardır boşlayınca resim yapmayı, kodamanın biri de çıkıp birilerinin resimlerini yaptırmaya kalkınca içindeki sanat damarı coşmuş, annesiyle eşine göstermiş yüklü çeki, ünlemeye başlamış. “‘Bu ne? Biliyor musunuz, bu ne? diye bar bar bağırıyordu. Çek derler buna çek!.. Resim parası bu, resim. Yapacağım resmin ücretinin avansı!.. Siz istediğiniz kadar küçümseyin beni!.. Ressamdan ne anlarsınız? Ama görün! Elin adamı insandaki cevheri keşfetmesini biliyor!.. Para bu, para! Artık profesyonel ressam oldum!.. Ressamım, ressam! Anlıyor musunuz?..’” (s. 40) Muhteşem bir karikatür. Adamımızın böyle gor gor konuştuğunu, eşiyle annesinin küçümsediğini bilmeyiz, piyasaya böyle çıkar durum ya da hemen üfürülür, sonuçta burjuva oluşmaya başlamıştır işte nihayet! Ceyhun ne yapıyor, olayları arka arkaya sıralıyor önce, Haşmet’in eğitim hayatı, resme duyduğu tutku, ardından öğretmenlik yapmak zorunda kalması, dayanamayıp istifa ederek İstanbul’a gitmesi, evlenip çoluk çocuğa karışması, sonra yine öğretmenlik, Zonguldak, sonra yine istifa, ardından yine öğretmenlik. Tak tak geliyor bunlar, sonra zenginin biri çıkıyor, dil veriyor Haşmet’e. Annenin dili öykünün başından beri var da Haşmet’in yok, dengesizliği böyle bir patlamayla gidermenin imkânı da yok, olduğu kadar artık. Haşmet’in elinin ayarının bozulduğunu lagaluganın arasında öğreniyoruz, eline fırça almadığı için yıllar içinde yeteneği körelmiş, çizemiyor, boyayamıyor. Eyvah, yine bir sinir harbi. Neyse, çocuklarından biri aslan çiziyor da beğeniyor adam, ailesine yeterince ilgi göstermediğini fark ediyor, bütün resimlerini toplayıp atıyor yere, kibriti bir çakıyor, insana dönüyor resmen. Haydi çocuklar, deniz kıyısına, oynamaya gidiyorsunuz, babanız insan olduğunu hatırladı? Peh. “Hele Çocuklar Büyüsün” gevezeliğin arşa çıktığı öykü olabilir. Sayfalar dolusu betimlemelerin yerine tek bir paragraf ya, şu paragraf yeter adamımızın kaçırdıklarına: “Bir yaz günü ikindisinde, Çiçek Pasajı’nın kuytu serinliğine sığınıp bir bardak soğuk bira içmeyi ertelemiş… Yorgo’dan yüz gram buzlu badem almayı… Bir külah dondurma yemeyi Maraş dondurmacısında… Poyraz yaprakları uçururken, köşe başındaki güz kestanecisinden sıcak kestane almayı ertelemiş… Neleri ertelememiş ki… Onca özlemesine karşın, çocukluğunun ikindi sinemalarını ertelemiş… Sinemaların o küflü yaz serinliklerini… Güz sinemalarının o sası insan soluğu kokulu buğulu sıcaklıklarını… Ertelemiş, hep ertelemiş…” (s. 51) Bitti. Bitmiyor ne yazık ki, devlet dairesindeki durum, evdeki durum, ne varsa her şeyin detaylandırılması, dairedeki Gönül’le yakınlaşıp uzaklaşmanın, bilmem neleri görecek zamanının olmadığının tarihçesini romandan bekleriz de sanki roman kesitinden öyküler bunlar. Gerçi öyküden ne beklendiğiyle ilgili, ben bunu beklemiyorum, bekleyenin hoşuna gider. Neyse, amir çağırıyor Mükerrem’i, bir telaş tabii, acaba neden çağırıyor, Mükerrem sekreterin önüne oturuyor, beklerken konuşuyor, konuşuyor, konuşuyor, konuşuyor, konuşuyor, konuşuyor, kız üç beş uyarıdan sonra patlıyor en sonunda, bir tuhaf sekans, sonra amir Mükerrem’i içeri çağırıyor. Yahu, o kura olayı, hani bedava yaz tatili, yahu onu bir başkasına “çıkarmak” lazım, seneye gitseler olur mu tatile? Olmazlanamıyor Mükerrem, başından aşağı soğuk sular, eşi daireye geliyor da paylamaya başlıyor adamcağızı. Başta örneğini verdiğim çıkışmalar işte, yine bitmek bilmiyor, en sonunda Mükerrem bey kalbini tutarak yere yığılıyor, Gönül fırlıyor kadının üzerine, saç baş yolmaya başlarken Mükerrem’i onun öldürdüğünü haykırıyor. Mükerrem kalkıyor, durduruyor Gönül’ü ve tokadı basıyor, ulan nasıl eşinin saçını başını yolar? Sonra bir tokat da eşine, Mükerrem nihayet eşinin istediği gibi erkek oluyor, bir tokat da kendine yapıştırıp yerleri öpüyor, yerleri öpme bahanesiyle Gönül’ü de muçmuçlayıveriyor arada, Gönül adamın şeyine tekmeyi bastığı gibi ayağa kalkıyor ve Mükerrem’in eşinin uçan tekmesiyle baş başa kalıyor. Herkes birbirine aduket çekerken öykü bitmiyor, böyle şeyler yok, Gönül’ün kadına saldırmasıyla bitiyor öykü. Nihayet. Şükür. Okur burada bırakırsa okumayı, “Leonidas Usta!..”yla tanışamayacak mesela, bari görece iyi öyküleri öne alsalarmış. “Güngör Amca, Köpekbalığı ve Deniz” de iyi ama laklaktan payını alıyor o da, karakterler bir konuşmaya başladılar mı susmak bilmiyorlar, kafa şişiriyorlar bayağı. Kafa şişiren karakter kurmaca âleminin gördüğü en korkunç yaratıktır.











Cevap yaz