Özen Yula – Tanrı Kimseyi Duymuyor

Hayat Der Gülümserim‘de bir kadının kaç karakteri canlandırması karakterin sesine dair sorunlara yol açmaya çok müsaitken, evet, biraz açmış denebilir diye düşündüm, Osmanlı zamanından ünlü bir hatunla günümüzün kadını benzer mi konuşurlar için eski tartışmaları hatırladım, özellikle Oflazoğlu’nun metinlerindeki dilin anlatılan çağa uygun olmadığına dair görüşler öne sürülüyordu, bazı yazarlar yalın, modern dili savunuyorlardı, sonuçta Türkçenin sözcük belleğini belirlemek isteyen, etkili iki akımın temsilcileri karşı karşıya gelmişlerdi de küçük kıyametler kopmuştu, Türkçenin derinliklerinden sözcük çıkarmaya çalışanlarla başka dillerden sözcük devşirmeye çalışanlar arasında kalem savaşları. Genette’in Anlatı Söylemleri nam metnini okuyorum şimdi, Proust’un karakterlerinin farklılaşmasında sesin etkisi bir bahis konusu bu metinde, benim kafayı önce Yula’nın oyununa, sonra malum kitaptaki öykülere götürdü. Oyun tartışılır da öyküler bu konuda başarı timsalleri olarak yükseliyor. Bir iki nokta belki: sonların benzer bir yavaşlamaya sahip olmaları, anlatının aralarında beliren benzer eğretilemeler, anlatılan zamanın süreğini koparan vecizeler. Üç. Başkaca iyidir bu öyküler, Yula zamanlar arasında dolaşır durur, okuruna Dede Korkut’un hikâyesini Dede Korkut’un ağzından dinletir de günümüzde kuşak farkı yüzünden ortaya çıkan arızaları uzak tarihe uyarlar, şehrin ortasına saldığı parsın sahibini rüşvet yoluyla kurtarır, masal formuna toplumun güncel problemlerini sıkıştırır da Semiramis’in hikâyesindeki kıyıcılığı, gaddarlığı günümüzün iktidarında gösterir, gerçi bunu Semiramis vasıtasıyla ortaklık kuran öykülerin ilkini anlatarak ele almalı. “Ah Yazı,” Babil’in her an ölüm korkusuyla yaşanan topraklarından bir parçadır, esas hikâyeyi açımlayan bir yan hikâyenin serpilmesidir. Aded-Ninari nam kral yasaklamıştır, Babil’i bayındır kılan annesi Saammuramat hakkında herhangi bir bilgi yazılmayacaktır. Yazan, söyleyen, tutan, muhafaza eden kişi sonsuza dek lanetlenecektir lakin bu lanetin gerçekleşeceğinden pek de emin değildir herhalde Aded-Ninari, yazıcıların mekanlarını basarak arama yaptırmakta, yasağa uymayanların canını almaktadır. Anlatıcı bir çömez olarak yerin dibine girmiş, arşivlerde okuyup yazmayı öğrenmiştir, annesi diri diri gömülmesine razı gelmediği oğlunu kararından döndürmek için çok çabalamışsa da yazının sihrine bir kez kapılan anlatıcı için geri dönüş yoktur. Yazıyla ilgili ululuğu, ustasının hikmetli sözlerini ruhuna işler anlatıcı, hikâyesinin bir kısmını yazının yüceliğine ayırır. Resmi yazıya değil de hikâye anlatmaya, kurmaya gönül vermiştir anlatıcı, ustasının sır saklamamasına dair uyarısını biraz da bu kurmanın itkisi yüzünden dinlemeyecek. Kendisi usta olduğu zaman çırağının eğitimini sıkı tutmuş, Aded-Ninari’nin yasağını deldiğinde çırağının ihbarını beklemiştir, er geç yakalanacağını bilse de gerçeği eğip bükmenin zevkinden vazgeçecek değildir. Diğer yandan gerçekleri anlatmaktadır, oğlundan kurtulmak için güvercine dönüşen Saammuramat’ın hikâyesinin akla sığmayan yanlarını anlatıcının öznelliğine bağlayacaktır, o dönemlerde ortadan kaybolmakla hayvana dönüşmek arasındaki mesafe bugünden bakınca kolaylıkla aşılabilir. Kurmacayla gerçeğin tokuşması, yazarak direnmenin gücü gibi pek çok yan değini vardır öyküde, anlatıcının askerlere yakalandığını görmeyiz ama yazıya tutkulu bir biçimde bağlanması, anlatacak pek fazla hikâyenin de olmaması onu yakalatacaktır er geç, yine de mücadele ettiğinin kaydını bırakmak ister geride. Kimseyi duymayan tanrının hemen her öyküde belirdiğini, anlatıcının veya karakterlerin tanrıyla meseleleri olduğunu söyleyip ana bağlantıyı görünür kılayım, ayrıca parstan da bahsedeyim ki bu öyküde “kendisini kızgın bir pars gibi gece karanlığına salan” Aded-Ninari’yi bir kenara atıp parsa bakalım, başka bir öyküde hayvanat bahçesinden kaçıp kentte terör estirdiğini bilelim. Bu da sonra, ikinci öyküdeki altlı üstlü yapıdan ve çağların birleştiği masal ögesinden çıkarılacak nice ibretler vardır. “Teklifsiz” Gaziantep’in sıcağında anlatılan bir hikâyenin ürünüdür, ilk aşamada anlatıcının anneannesi gördüğü bir güvercini Semiramis’e, pek bilinmeyen adıyla Saammuramat’a benzetir ve torununu tembihler, Semiramis bir gün döneceği için güvercinlere zarar vermemelidir anlatıcı. Kabul eder ama bir şartla, anneannesi Semiramis’in hikâyesini anlatacaktır. Kadın kabul eder, torununu oturtur ve anlatmaya başlar, tabii anlatıcı kendi süzgecinden geçirerek aktaracaktır hikâyeyi. Bu süzgeç olmasa 6-7 Eylül olayları, bombalı saldırılar, iktidarın yarattığı dehşet Semiramis’in yaşamında ne arar, yine arar da bu kadar belirgin olmaz, mesela despotizmden ötesi yer almaz. Masalın döşeme bölümüne eziyet galerisi dense yeri, aptallık galerisi aynı zamanda, nostalji galerisi veya. İnsanlar on iki burçla kandırılmadan, yazar fotoğrafları billboard’ları süslemeden, Kilis katmerleri daha inceyken, komşusunun kızına harikalarla dolu bir dünyanın hikâyesini anlatan adam doğmadan, Nazilerden de önce Semiramis yaşıyormuş, ülkesini refaha kavuşturmuş da oğlunun hırslarına engel olamayınca dönmek üzere olduğu seferi bitirmez adeta, şehrin kapılarının önünde pusu uyarısını alınca kuşa dönüşüp uçmuş gitmiş. Masal aşağı yukarı bu, her şey Monthy Python’dan, Sovyetlerden ve daha pek çok şeyden önce olmuş da melez bir dil oluşturup anlatıyor torun, büyümüş tabii, dinlediklerinin aslında yalan olduğunu yıllar sonra anlamış. Hayal kırıklığı belirgin, hiçbir şey gerçeğin yanına yaklaşamıyor ama zamanı geçirmek için daha iyi bir uğraş da bilmediğinden dinliyor, okuyor, yazıyor. İkinci aşama bu, böylece Semiramis’in öyküsü tamamlanıyor. Parsın varlığından anladığımıza göre öyküleri birbirine bağlayan canlılar, nesneler, inançlar var, yakalayabildiğimizce, bu iki öyküdeki kadar sarih değil.

“Jelmaya” bir üslup meselesidir çünkü mevzu Dede Korkut’tur, zamanın ruhu ve dilidir. Çalışılmış bir öyküdür bu, detaylarıyla çeker okuru. Toplumun din değiştirmesiyle birlikte ikileşen yaşam pratiği büyük meseledir, bilge dedemiz eski dünyaya aitliğinden kurtulamayacağı, daha doğrusu bu kadim dünyayı korumak istediğinden değişememenin acısını çekecektir. Üslup dedik, bir örnek: “Sabah yeli alıptır, taşıyıptır ellere. Adımı bütün boyların, oymakların bilmekliği bundandır. Hikâyedendir, masaldandır.” (s. 39) Dede yeryüzüne dayanabilmek için meseller icat eder, hikâyeler söyler, boy boylar, soy soylar, el âlemin yerli kara dağlarının yıkılmamasını temenni eder, ad verir, yaşı tanrıya havale eder de hangisine? Biraz daha yakın tarihe geliyor sonra, “Bu Dem”le Konya’ya gidiyoruz ve Şems’e tutkun evladın ailesini nasıl çiğnediğini, pervaneye nasıl döndüğünü ve âşığını herkesten kıskanmasının sonucunu görüyoruz, yine bir dil harikası.

“Bir Güz Sakin” köylerdeki acılara odaklar hikâyeyi, bir yanıyla “Mekruh Kadınlar Mezarlığı”nı andırır. Kadın oğlu Ömer’i de alıp Kadınlar Kayası’na doğru yola çıkar, az uz gittikten sonra Ömer’i yedirip içirir ki oğlan gücünü yitirmesin, korkunç bir şey yapmaya gidiyor. Geçmişten bir sebep çıkacak, Ömer’in anası Esma’nın köyden kovuluşu namus belasındandır. Eşi Hüsam’ın ölümüyle yalnız kalan Esma’nın adı çıkar, köylüler karar alıp Esma’yı malum bölgeye doğru zorla gönderir. Varırlar, Ömer silahını çekip ateş eder. Üç kurşun, üçünün de açtığı yara, hatta parçalanan dişler ve delinen yanak açıktadır, bir oğlun annesini katletmesi hiç bu kadar cesur anlatılmamıştır belki. “Uğranırsa, Kadınlar Kayası’nın çevresinde farklı yüksekliklerde, farklı boyutlarda tümsekler görülür. Orada gömülü on beş kadının mezarlarıdır bunlar. Mezar olup olmadığını anlamak için çok dikkatli bakmak gerekir. Ne bir mezar taşı, ne bir isim, ne bir iz.” (s. 77)

“Pervasız”da zararsız biriymiş gibi görünen emekli memurun yaşamı boyunca işlediği cinayetleri, işlediği suçları sükunetle anlatışı, başka öyküde parsın pençeleri ve karla kaplı sokaklara saçılan kanlar. Yula’nın öyküleri pek geniş, renkli.