Öner Yağcı – Gökyüzüne Akan Irmak

“Yarım bilinçle coşan saf militanlar”ın romanı. Sinan’a yirmi yıl öncesini soruyorlar, o zaman Ankara nasıldı, mitinglerin doğurduğu umut nerede kaldı, ölüm bazılarına nasıl pek çabuk erdi, kolayca verilecek cevap yok. “Sınıftan haberi olmayan, sınıf adına yürüyen, sınıfsız” devrimciler, anarşistler, ne yaptıklarını bilmeyenler, ne yaptıklarını başkalarından öğrenip davadan geçenler, türlüsü varmış da görmüş Sinan, içeriden. “Bu sevdanın sürdürdüğü ölüm kalım savaşı adsız kahramanların sürdürdüğü onurlu kavga. Kitap gibi, türkü, şiir, marş, poster, pankart gibi diri tutan, coşturan silahların yanı sıra, acımıza, sevincimize, yalnızlığımıza ortak olan böyle dostlara sahip yüreklerin güveniyle sürdürülen bir yaşamdır asıl güzel ve yenilmez olan! Bu yaşamda, binlerce korkuyla iç içe yaşıyoruz. İçimize kök salmaya uğraşıyor korku ve ben ona geçit vermemenin yarattığı zafer sarhoşluğunu tadıyorum, onlarla.” (s. 193) Halil, Haydar, Cemil, Sinan, Murat, hikâyeleri ardışık, bazılarınınki Sinan’ın tuttuğu defterde kalmış, bazılarını anlatıcıdan dinliyoruz. Şiirler, şarkılar, her şey iç içe geçmiş o defterde, Sinan’ın Filiz’e duyduğu aşk, yeryüzünün aşkın yüzüne dönüşmesi, ölümden korkmakla birlikte ölümü düşünmenin de ayıp olmaması, ne dizeler çıkıyor aralardan. Howard Fast’ler, Jack London’lar, romanlardan mücadeleye güç toplanıyor, pankartlar, duvar yazıları derken Ankara şenlik, lise öğrencisi Murat ablası Filiz’i ziyaret ederken görüyor hepsini, o da Ankara’da okumaya karar veriyor, Ağrı’dan gelip abilerinin ablalarının direncini pekleyecek. Sinan’ın verdiği defteri daha sonra okur, Sinan ölünce, öyle söylüyor Sinan, saklamasını istiyor. 68 öncesinden gelip 12 Mart’a gidenlerin derlemesi o defter, tarihin bir parçası olanların. Çok romantik, aşırı hatta, Sinan’ın aşkla doldurduğu defteri kaldırır anlatı, karakterin yirmili yaşlarının başındaki coşkusu defterle sınırlı tutulsa iyi ama anlatıcının da aynı irtifada dolanması, sonra otogarda kıstırılan beş gencin yaşadıklarına zıplayıp lirizmi linçle kaynaştıramaması, eh. Epiğin o dehşeti ehlileştirici niteliği, yani anlatının serinkanlılığı mı demeli, durmadan inip kalkan zincirlerin, sopaların karşısında kahramanca duran gençlerin coşkun anlatımının yanında olaylara şahit olanların tanıklıkları, bir nevi röportaj, olayın anlatımında çok daha etkin, camların kırılıp serserilerin içeri doluşması olsun, avukatın camdan her şeyi izleyip de eşinin engellemesiyle olayları önlemeye çalışamayınca salonun bir köşesinde ağlamaya başlaması romanın asıl tonunu teşkil ediyor sanki, kahramanlıktan, kavgadan, aşktan o kadar dem vurulduktan sonra. Kontrast çok keskin, geçişler çok hızlı, anlatıcınınkiyle tanıkların anlattıkları arasında uçtan uca savrulmaca. Uyuyor karakterlerin bilinçlilik durumlarına da ölümün hoş ve sefa gelmesi, kurşunlara göğsü siper etmek, ne bileyim, sevgilinin kardeşine defter verip de ölümden sonra okumasını istemek, sanki anlatıcı dahil bütün anlatım ögeleri baştan kaybedilmiş bir savaşı ısrarla sürdürmeye çalışma güdüsüyle hareket edildiğini gösteriyor, en azından, hani ayakları daha bir yere basan demek istemiyorum ama eylemin, mitingin daha bir bilincinde olan karakterlerin örgütlülüğünü, planlılığını daha somut biçimlerde görmek saf duygusallıktan kurtarabilirdi hikâyeyi. 47’liler‘i vereceğim örnek olarak, tam ayarında bir roman bu açıdan. Gökyüzüne Akan Irmak‘ta ayarın kaçmadığı bölümlere bakalım, Sinan eylemde kızıyor önce, gülüşüp eğleşip de sloganlar atan kızlara sinirleniyor, tanıştıkları zaman gülmenin önemini kavrayacak. Somurtuk değildir Yağcı’nın eylemcileri, hele biri kantinde parkasının bütün ceplerini boşaltıp hangi eşyayı niye taşıdığını anlattığı gösterisiyle güldürür izleyenleri, sevgilisi kızdığı zaman da azıcık gülmenin insanı ne güçlü kıldığını söyler. Kızı da güldürür, varsın aşağılasınlar, aptal olduğunu düşünsünler, hoştur yaptığı. İşçi-Köylü satar meydanda Sinan, yirmi kopyadan sekizini satmışken faşistler çevirir etrafını, önüne gelene vururken sağlam sopa yiyip hastanelik olur. Filiz’le tanışması öyle, hemşirelik yapmaya geldiğini söyleyen kıza tutulur Sinan, Filiz’in de kızardığını görünce duyguları açmamanın yolu yoktur artık. Aşk olur elbet, yasak değildir, devrimcinin devrimciye âşık olduğu her yerde görülmüştür, ketlenemez romanda. Aşklar havada uçuşur, yaslar da öyle, Filiz’in bombalı bir saldırıda hayatını kaybettiğini öğreniriz, bir başkası eylemde yitip gider fakat iki karakterin hikâyesi pek hüzünlüdür. Yozgatlı Halil aranıyor, o sıra öğretmenler sürgün ediliyor, TİP’in binaları yakılıyor, partililer taşlanıp dövülüyor, öğrenci yurtları darmadağın ediliyor, devlet terörü tam gaz. Haydar’la buluşuyor Halil, Filistin’deki gerilla kamplarına gideceğini söylüyor, biçileceklerse bari savaşarak biçilecekler öğrendikleriyle. Parkasının yedi cebinden birinde sakladığı yüzükleri veriyor Haydar’a, bir zaman sonra Nuran’ın eline geçecek o yüzükler, takılamayacak artık. Halil’in yanında iki arkadaşı, Hacı’ya güveniyorlar sınırda, çamurlara bata çıka yürüyorlar, açlıkla boğuşuyorlar, arkalarında bıraktıkları komandolar ve polislerle dişe diş dövüşebilmek için. Anaya veda, sevgiliye veda, Amik’in güneyine indikten sonra bir daha görüşemeyeceklerini düşünmüyor Halil onların aksine, fakat üşümelerini önleyen ateşin bir işaret olabileceği, sınırda ateş yakmanın tehlikesi aklına gelmiyor o an. Hacı karakolda yanan sobanın başında ısınıyor, görevini yaptığını söylüyor etrafındakilere, teşekkür edilmiş belli ki. Alevlere dalmış gözleri, kirpikleri neden ıslanıyor acaba, beş kişiyi bir dükkânda sopalarla dövenleri izleyenlerden bazılarının yüzünden okunan çaresizlik, olay yerine gelen polislerin acıma dolu bakışları, hepsi kıyımın yarattığı üzüntüyü taşıyor da kalabalıkları, silahları engelleyemiyor, izlemekten başka yapacak hiçbir şey yok. Sırf bunları görmüyoruz, Yağcı aralara koroyu sokuyor, yüreklilerin türkülerini söyletiyor olur olmaz: “Bizi bize sorun. Biz bir avuç değildik, değiliz. Biz çoktuk, çoğuz. 12 Mart devrimcileri dediler sonraları bize. Çoktuk, o kadar çoktuk ki sayamıyordu bizi kimseler. Kendimiz de sayamıyorduk. Polisler sayabiliyor muydu sanki? Peh! Birimiz bin olurken üstelik! Nerdeyiz şimdi? Sonradan 68’li de demişlerdi. Yalnız bize mi? Dünyanın her yerindeki kuşakdaşlarımıza da 68’li dendi. Yüreklerimiz hep birlikte atmıştı o zaman. Ya şimdi? Şimdi Vietnam? Biafra? Küba, Che?” (s. 72) Dip noktaları romanın. Eleştiriler var, sesi en çok çıkanlar, masaların üzerinde en çok tepinenler iş eyleme gelince arazi oluyorlar, sosyete kızlarıyla takılanlar davadan kopup işlerine güçlerine bakıyorlar, aralarında neden barındırıyorlar onları? Hangi metindeydi o, yine böyle bülbül gibi öten birine, “Milleti görevlendiriyorsun da sen ne iş yapacaksın?” diye soruyordu bir devrimci, ortalık buz kesiyordu. İkbal kavgası onlar için, Sinan gibiler içinse hapis, kelepçe, işkence, ardından memuriyet. Yine iş gelir başına, Anadolu’nun bir köşesinde dayılar, amcalar, oranın aydın büyükleri ellerinden geldiğince koruyup kollarlar ama yeterli olmaz, önceki yıl öldürülen doktor, başına ne işler gelen insanlar, hepsinin hikâyesi anlatılır, kimse huzurlu değildir artık, Sinan da başına gelebilecekleri bilir. Engel değildir, hapis yattığı için ara verdiği okulunu bitirmiş, öğretmen çıkmıştır, vazifeye başlayınca en iyisini yapmaya çalışır. Yirmi yılın acıları biriktiğinden, Filiz’in ölümü başlı başına, ateşi söndüremez ama yorar insanı. Haydar, Halil, hepsi ölmüştür, geride kalanlar için hesaplaşma zamanı. Daha iyisini yapabilirler miydi, silindirden kurtulmak mümkün müydü, çok geçtir bunları düşünmek için de her yerin kendi hikâyeleri vardır, karakterlerin hikâyeleriyle birleşir. Esnaftan birinin ifadeleriyle bitsin, gençler dövülürken dükkânı kapatılanlardan birinin söyledikleri: “N’olacakmış? Beş tane dinsizi imana getireceklermiş. Döverek, öldürerek imana getirecekler, bu nasıl işse! Böyle Türklük de Müslümanlık da olmaz. Tezelden göçeceğim buralardan. Gerçi zor gelecek memleketi terketmek, ama ne yapayım, kepaze olmaktansa bağrımıza basarız hasretimizi. Haraç vermemek, aşağılanmamak, böyle vahşi olayları görüp kendimden utanmamak için gideceğim buralardan. Şunlara bak, sirkte cambaz seyreder gibi yüzlerce kişinin dövdüğü çocukları seyrediyorlar, insanlık mı bu be!” (s. 149) Alakalı az, Mehmet Şefik Göksu’nun 27 Mayıs için söyledikleri.

Liked it? Take a second to support Utku Yıldırım on Patreon!
Become a patron at Patreon!