Hikâyenin etrafında dolanmayı sever Atasü, parçalar dağılmıştır, kırıntılar dökülmüştür, hepsini görünür kılıp hikâyeye dahil eder, anlatıyı genişletir, doldurur. Etrafı dağınık, merkezde tüm hikâye. “Taş Üstüne Gül Oyması”na bakıyorum, önce mermerin ağırlığı: yerin altında durur, bembeyaz adamlar kocaman elleriyle sökerler, terlerini susamış taşa yedirirler. Patos, Afyon yaylası, dünyanın nerelerinden çıkar bu taş, hepsinde aynı biçimle gün yüzü görür. “Mermer… genç ölünün başucunda bekler… Yıllar geçer, mermer bekler. Mermer, yabancı gözler bakar ona, görmez; hoyrat kazma devirir! Mermer toprak ananın kucağına saklanır. Toprağın bağrını homurdanarak yaran grayder öfkeyle durur; nedir bu tekerine takılan!.. Mermer… Atın çöplüğe!” (s. 9) Makine bulduğunda işe yaramaz, insaflı yürekse atmaya kıyamaz, insanın gözüne özünden bir parçadır çünkü topraktan çıkmıştır, topraktan çıkmayı beklemiştir, derin duygusallıkların bir parçası haline gelecektir. Buradan bağlayacak Atasü, anlatıcıyı karakter kılacak, annesiyle birlikte Küçük Ayasofya’da dolandıracak. Deniz görünüyor taşların arasından, şehir yıkılıp yeniden yapılırken çıkan taşlar sergileniyor, Gülnihal Hanım’ın kabir taşı 1985’te, yapılışından hemen hemen yüz yıl sonra ortaya çıktığından anlatıcının dikkatini çekiyor. Oymasının güzelliği ölüme iyice hüzün katıyor, öyle ince bir kadın mıydı acaba, peki bu şehri mezarlıklarına dek yıkanlar görmüşler miydi kentin geçmişini? Eleştiriler öyküde tüy ağırlığınca, etkisi büyük ağırlığıyla kıyaslayınca, maharettir. Lohusa yatağında, yavrusunu öksüz koyup gittiğini söyler babanın kaleme aldığı yazıt, Gülnihal geride kurulacak bir hikâye bırakırken anlatıcı ölüm üzerinden yan hikâyeciklere varıyor, kendi ölülerinin yerini hatırlıyor, ardından oymanın hikâyesini düşünüyor, yapan usta kimdi acaba? İtalik, ayrı bölümlerde anlatılıyor Halim’in oymayla biçimlenen yaşamı, anlatıcı ana hikâyeye dönerek yazdığı kısımları beğendiğini, beğenmeyerek yırtıp attığını sıkıştırıyor araya, altlı üstlü kurmaca. Halim’le de konuşuyor arada, hani Gülnihal’in kokusunun Halim’i sarması, ansızın saran büyü ustanın isteği mi, anlatıcının kudreti mi, gerçi anlatıcı müşfik olduğundan ustanın yaşamını incelikle örüyor, kalp kırmaktansa kalemi kırmayı yeğliyor. Nedir, oymadan küçük bir mermer parçası alıp en sonda annesinin mezarına gömmüştür, mermer artık yoktur, sözcüklerin arasından doğduğunca vardır daha doğrusu. “Geçmiş hayatın anısı, uzak bir titreşim gibi yansır mı toprağın arasında?.. O dağınık parçacıklar dokunabilir mi Gülnihal Hanımın minik taşına?..” (s. 25) Dili olsun, kurgusu olsun, dört dörtlük öykü.
“Son Yörük Çadırı” şaşırtıcı yine, ve yine kırıntılardan bir öykü toplamaca. Çizgi o kadar belirsizdir ki nereye uzanır, neyi dahil eder kendine, belirsizliğin adım adım aşılmasını görürüz anlatı çizgisinin derlenişinde. Yıllardır seyrettiği denizi Şair’in gözlerinde bulan Necati’nin öyküsü, tabii Nâzım’ın da. Günlerden pazar, ilk defa güneşe çıkardılar Şair’i, karşısında oturan Necati’yse İda’nın tepelerinden gördüğü maviliği görüyor yine. Pastoral hava biraz uzun mu sürüyor, Necati’nin özlemini düşününce yeterincedir, 1940’ta Bursa Cezaevi’ne konma sebebinin “hasmını dokuz yerinden erkek gibi bıçaklaması”ysa o kadar da erkekçe değil zira pusu kurmuş Necati, dağ yolunda yabani zeytinliklerin en sık olduğu yerden atlayıvermiş hasmının üstüne. Şu İda’yı iyi bir vereyim: “İda… Daha kaç kez tırmanabilirdi bu yüksekliğe… Fazla zamanı kalmamıştı. Bu yaylalar, yörük köyleri… Göçerliğin yitik özgürlüğünü gizli bir buhur gibi saklıyordu dağ, çiçeklerinin arasında; mis kokusunu salmak için yağış bekleyen toprak gibi… onu bekliyordu doğa; bakışı, dikkati, dokunuşu değince özgürlüğün kokusu açıyordu… İnsan soyunun yitirdiği uyum…” (s. 29) Yine bulmuştur Necati, henüz on yedi yaşında on yıl hüküm giymiş, Şair’le aynı koğuşa düşmüştür. Öldürme kararını vermesi, harekete geçmesi iki ayrı kişinin eylemidir sanki, öfkeyle ikiye bölünmüştür kişiliği, Şair toplar. Bayat bir ahlaktır bıçak tutan kolu harekete geçiren, Necati değil, kelle koltukta dağları arşınlamak zaten özgürlük değildir hiç, paylaşmakla dayanışmak özgürlüktür. Necati insanlığın bu özgeci derecesine hiç varamayacaktır, bedel ödemekten ve öfkesinden başka hiçbir şey düşünememektedir çünkü, Nâzım hemen anlar düşüncesindeki oğul olmadığını ama Necati’nin de kendince bir şair olduğunu bilir, şiddetin diliyle yazmıştır şiirini, asla örgütçü bir sosyaliste dönüşmeyecektir ama yaşamını huzurla sürdürmeyi öğrenebilir en azından. Kitaplar verir Nâzım, tabii öncesinde okuma yazma öğretir, bir de marangozluk, Necati’nin elinden çıkan işlerin güzelliğini gördükçe başıboş salınan gücün nihayet bir yatak bulduğuna sevinir. On yıl geçer, Necati nihayet İda’ya döner, köyünde bir süre düşüncelere daldıktan sonra eline baltasını alıp atalarının yaptığı gibi büyük, heybetli bir yörük çadırı çatmaya başlar. Şaşkın, alaylı bakışları umursamaz, Şair’i düşündükçe çadırın kendi şiiri olduğunu anlar. O sıra köye yeni bir öğretmen atanmıştır, Alevi bir genç, Necati onun da kendi meşrebinden olduğunu anlar da işine ortak eder. Çadır tamamdır, Necati yaşadığını söyleyebilsin diye. Dipnot düşülmüş öykünün sonuna, ilgili çadırın bir müzede görülebileceğine dair. Öyküler gerçekliğe uygun kurmacalar olabilir, yaşanana bir kanat daha takmak.
“Katran Ağacı” 1980’lerde doğa katliamının, ötesinde kültür miraslarının yok edilişini de içeren, deyip Atasü’nün kurgu tekniğine bakıyorum: anlatıcı karakterin kendi deneyimlerinden çıkardıkları var, Akçaağaç köyünde yapılan restorasyon, tadilat işlerinin estetiği ve tarihi nasıl mahvettiğine dair doğrudan gözlemde bulunuyor, evlerin geçmişini ele alınca o yöredeki toplumsal olaylar giriyor hikâyeye, ikinci olarak bu var, Rumlarla Türkler arasındaki ilişkilerle ikinci bir hikâye oluşuyor ilkine bağlı, sonra vatanı kurtaranların, Kuvvacıların aslında kimin için kurtardıklarının sorgulanması var, üçüncü hikâye, yani Rumların evleri ele geçirildi, elden geçirildi ve “Türkleştirildi”, memleketin kurtulduğunu düşündüler ama ortada ne ev kaldı ne bir şey, toprak da kalmadı çünkü maden şirketleri çöktüler malum. Öyküde yok ama yeterince uzun bir öykü olsaydı bunu da görecektik. Karakterler de iyi kurulunca, anlatıcı karakterlere taşıyamayacakları yükler yüklemeyince, yani kendi bilincini karaktere yıkmayınca tamam, on numara kurgu. Mesela kadınla kocası araçla köye geliyorlar, yeşilin betimlemeleri, sonra kadının iç sesi giriyor metne, geçmişte yaşanmış aşkın hikâyesi bir başka katman. Gorki okuyormuş kadın, Dimitrov okuyormuş eşinin vasıtasıyla, toplumcu bakışı, haliyle öykünün toplumculuğu bunlara bağlı biraz. Yazlıkçı çiftin karşısına Haydar Usta çıkıyor, tüy: “Topal Haydar, karşısında ezilip büzülen kentlilerle sıkıntılı bir mahcubiyet duyar; kendini yabancısı olduğu bulanık bir ortamda kıstırılmış duyumsar; bir süre sonra mahcubiyeti ona bu sıkıntıyı yaşatanlara yönelik gizli bir öfkeye dönüşür.” (s. 42) Ustanın onardığı ahşap kısımlar o yaz çöker, yine de o ustaya gidilecektir çünkü, hani bu aşırı yoruma kaçacak ama zanaatkâr Rumlar mübadeleyle gönderilmişlerdir oradan. Kayaköy örneği, birlikte yiyip içen insanlardan bir kısmı göç ettirilirler, köyün bütün işlerini onlar yaptıkları için misal kundura yapan kimse kalmaz, gidip şehirden on kat pahalıya almak zorunda kalır köylüler, üstelik kalitesiz kunduralara vermişlerdir onca parayı. Neyse, köylü-kentli ikiliğinden çıkıyor bir şeyler, anlatıcı şöyle bir değerlendiriyor aradaki farkı, sonra geçmişin acılarına uzanıyor. Yapılardan birinin taş Rum mimarisi dikkat çekicidir, kimse o evin hikâyesini bilmez ama pencereler kadının anneannesinin madalyonunun biçimini andırdığından Evdoksya’nın hikâyesi çıkar piyasaya, kadının anneannesinin arkadaşının. Başta Müslüman mahallesine koşar görürüz Evdoksya’yı, arkadaşı Fitnat’a veda edecektir çünkü Yunan ordusunun topları gümbür gümbür yankılanırken Türkler kaçacaklardır oradan. Evdoksya’nın sevdiği Mehmet askerdedir, Yunan ordusuna karşı savaşmaktadır. Köye döndüğünde davul zurnayla karşılanır elbet, zafer kutlamaları sürer, bu kez Evdoksya’nın mahallesi sessizdir. Araya savaşla ölüm girmiştir, bir de mübadele çıkınca kavuşmak mahşere kalır. Bütün parçaları ne arka arkaya sıralar, ne rastgele dağıtır Atasü, oradan buradan yavaş yavaş ortaya doğru çeker. Öykülerin tamamında vardır bu teknik, formülleşme tehlikesi bariz ama Atasü’nün diğer kitaplarında kullandığını hatırlamıyorum, bir kitaplık konsept formül denebilir.
Kırsalın temiz havası da, kentin pis suyu da vardır bu öykülerde, üslupta erimiştir, öyle kafaya çakılmaz. Karakterler vasıta değildir, insandır. İyi öykülerdir yani bunlar, ders gibi okunabilir.
Ek: Bende Bilgi’den çıkan ikinci baskı var, adı kapaktaki gibi. Everest’ten çıkanında “üstüne” değil de “üstünde”, niyeyse. İkinci baskının kapağında “Haldun Taner Öykü Ödülü” ibaresi yer almıyor.












Cevap yaz