Cevdet Kudret – Benim Oğlum Binâ Okur

27 Mayıs’tan 12 Eylül’e uzanan eğitim arızalarını eleştiriyor Kudret, içeriğinden biçimine türlü uygulamanın yanlışlarını ortaya koyuyor. Fen sınıflarının artırılması misal, yabancı dilin edebiyat sınıflarından kaldırılması: Memleketi fenin kurtaracağını düşünen kadrolar fen sınıflarını fişeklemişler çünkü sayısal kafalara çok ihtiyaç varmış, dünya mekanik kukanik bir yerlere gittiği için analitik zekâ patlaması gerekiyormuş. Kudret’in o sıra yaşadığı yazlık yerde çalışanların meslekleri gerçekten işe yaradığını gösteriyor bu yeniliğin: takıcısı mühendis, pansiyoncusu veteriner, bilmem ne. Neyse ki turizm patlamasına şunun şurasında ne kalmış, bacasız sanayi için eleman lazımmış, oteller moteller bir dünya inşaat, baş ağrısı, gerçekten de fennî otelci sayısı artarsa memleket turizmden havaya uçarmış! Kudret’in ironik yorumları matrak, güldürüyor, sinirlendiriyor bir yandan çünkü ne mene eğitim düzenlemesidir onlar, ne biçim kitaplardır. Mehmet Kaplan’ı deyimin tam anlamıyla yerin dibine soktuğu bir yazısı var, Kaplan adına utanmak işten değil. “Don Kişot‘tan Hamzanâme‘ye” nam eleştiri liselerin 1. sınıfları için hazırlanan kitaplardaki içeriğin beşte birinin doğrudan doğruya dinsel içerikli, geri kalanın da dinsel nitelikte olduğu bilgisiyle başlıyor, sayfaları verilmiş de ben bodoslamadan alayım üç beş örnek: İstiklâl Savaşı’nın kazanılmasında dinî inancın rolü büyükmüş, tanrı tek olmasa kâinatta nizam olmazmış, Müslüman daima Allah’ın emirlerine uyarmış, Müslüman ebedî bir hayata kavuşurmuş zamanı gelince, daha da gidiyor böyle. “Bay Kaplan” hiçbir fırsatı kaçırmamış kitaba aldığı metinlerde, mesela mecazı anlatacaksa Yunus Emre’nin bol Allah’lı dizelerine yer vermiş, Bâkî’de de benzer bir durum var da adamın dünya nimetlerine aşırı bağlı olduğu biliniyor, sofularla maytap geçtiği de var, hani temayüle uyarak dinle ilgili birkaç dize yazmış da arka planı vermeden alıntılayınca komik. Kutadgu Bilig‘den örnekler var, mukaddime kısmındaki bol övgülü beyitler. İçerik başka, usulden konulan bölümü almak mantıksız. Köroğlu’ndan koşma verilecek, hemen bir “Mevlâ”lı dörtlük yapıştırmış Kaplan. Tanpınar’ın “Bursa’da Zaman” şiiri, tamam, Kaplan yapıştırmış lafı: caminin Türk milletinin hayatında önemli bir yeri vardır, bayrak gibi o da Türk milletinin sembolüdür. Deneme ve fikir yazılarıyla ilgili bölümde Birgivî Mehmet Efendi’den bir parça alınmış, hiçbir olayın nedenini araştırmayıp itikat safhasına geçmenin hayrından bahsediyor, tanrı istese herkesi imanlı veya kâfir edermiş, böyle şeyler. “Memleketimizde yıllardır çalışan ve birer misyoner okulu olan Amerikan kolejleriyle Fransız Papaz liselerinde bile doğru dürüst edebiyat okutulur, böylesine din propagandası yapılmaz.” (s. 43) Bunun gerekçesi din dersinin o zamanlar (1976) zorunlu olmaması, edebiyatınsa zorunlu olması, dolayısıyla Tebliğler Dergisi’nde de yer alan “İslâmiyeti teşkil eden menkıbe ve hikâyelerin örnek metin olarak seçilmesini zorunlu kılan” karar hemen uygulanmış, Kaplan cortlatmış kitapları. Devam: hikâye tarzında yazılmış eser örneğinde bol fetihli, aşırı kahramancıl bir alıntı, açıklamasında gaziyle velî tipinin daima beraber yer aldığını söylüyor Kaplan. “İçinde yaşadığımız bu akıl çağında aklı körletmek için elden gelen her çareye başvurulmuş; menkıbeler, efsaneler, masallar, boşinançlarla kafalar tıklım tıklım doldurulmağa çalışılmıştır.” (s. 44) Eskiden rüyaları yormak, fal bakmak, cinleri perileri çağırmak için kitaplar yazıldığını, kısacası “her ilmi öğreten kitapların var olduğunu” ancak bugün o ilimler “geçerli olmadığı için” unutulmuş onca kitap, İstanbul’un velîler tarafından fethedilmesiyle şamanların uçan atlara ve büyük kuşlara binerek ruhları Tanrı katına ulaştırmalarıysa güncelliğini koruyor zira ideoloji can pompalıyor bunlara. İnanacağımız hurafeyi bile kendimiz seçemiyoruz yahu. Kitabın başındaki “Yazı Çeşitleri” bölümünde yazıyor bunlar, atlı matlı şeyler, dinin insanı süslediği, insanın da dini süslediği, dine sığınan varlıkların saadete ereceği. Gerçi bu sonuncusu Uygur metinlerinden birinde geçiyor, belki İslâmiyet için de söylenmiyor ama her yol yarar. Budistlerle ilgili bir bölüm var zaten metinde, Kaplan’a göre Budizm beş eylemi “yasaklıyor”: zina etmemek, hırsızlık yapmamak, canlı varlıkları öldürmemek, yalan söylememek, sarhoş olmamak. Yani komple sarhoş geziyor, adam öldürüyor, yalan söylüyor Budistler, münafık şerefsizler? “Tam kapitalist düzene göre bir din” diye yapıştırıyor Kudret, acayip erotik alıntılarla görüşlerini destekleyecek. Muzaffer Bey müdür, Leman daktilo, adam kadını baştan çıkarmış, gebe bırakmış, sonra kürtaj yaptırtıp cebine de para koyunca iş bitmiş de kızla evlenmesini istiyorlar, Muzaffer Bey kızla bir kendisinin birlikte olmadığından başlıyor, bilmem nereden çıkıyor. Geleceğin işçilerine, patronlarına güzel bir eğitim gerçekten, liseli çocuklar ileride ne yapacaklarını öğreniyorlar zira bu alıntı başlı başına faciayken içerikle ilgili pek bir tavır göstermemiş açıklamalarında Kaplan. “Gerçekten de, Prof. Kaplan, dinsel görüşlerle kapitalist görüşleri bir araya getirerek, kitabında bir çeşit ‘edebi koalisyon’ kurmuş; bunların, hayatta olduğu gibi, edebiyatta da ‘birlik ve beraberlik içinde’ yaşayabileceklerini göstermiştir.” (s. 49) Ahmet Haşim’de cenk şiiri bulmuş bir tane, onu koymuş, yağız atlar meşin kırbaç, ne varsa döşemiş yani, evliyalar havalarda uçuşuyor, yeşil sakallı beyaz donlular düşmanı perişan ediyor. Ha, bunları anlayabilmek için de kitabın başına temel bilgiler konmuş, roman şöyledir, tiyatro böyledir diye ortaya sıkmış Kaplan, medrese usulünü oturtmaya çalışmış. Ölü Ozanlar Derneği‘ndeki sayfa yırtma sahnesine gidiniz. Korkunç ya, 2000’lerin başında da vardı böyle üfürmeler ama birkaç iyi metne de rastlanabiliyordu ders kitaplarında, sonra üniversiteye geçip Kaplan terörüne maruz kaldım, asıl orada. Neyse, “en mükemmel Türk eserleri” yer almalıymış kitaplarda, Reşat Nuri Güntekin denince akla ilk Çalıkuşu gelir, hani tebliğe göre “ortak değer” aranacaksa bunda aranmalıdır ama Reşat Nuri’nin pek bilinmeyen romanlarından alıntılar yapılmış. Yahya Kemal’e iki sayfa, Ahmet Haşim’e bir sayfa, Tanpınar’a on dört sayfa ayrılmış bir de, kürsüsünde yetiştiği hocasına kıyak geçmiş Kaplan. Ve tabii kanaması durmayan yara, Cumhuriyet’e gelesiye doldurulan sayfalar ne hikmetse bitivermiş o kısımda, yani elli yıllık edebiyat bir iki sayfaya sıkışırsa sıkışır, önemli değil. Yüz ikinci kez anlatacağım: ders modern Türk edebiyatı gibi bir şey, hoca Sema Uğurcan, bekliyorum ki, nihayet geçebileceğiz Bilge Karasu’ya, Sevgi Soysal’a falan, ne bileyim, canım çıkmış eski eski eski diye. Hoca geldi, “Bunları anlamanız için önce Mehmed Âkif’i anlamanız lazım,” dedi, bütün dönem Tevfik Fikret’le ikisini anlattı ya! İdeolojisine yakın sanatçılara da yer vermemiş Kaplan, ilgili yerde Necip Fazıl yok, Yavuz Bülent Bâkiler var, hem de en kötü şiirleriyle. Orhan Kemal, Aziz Nesin, tabii bunların yer almasını beklememeli de “yabancı” edebiyattan Tagore, İkbal, Hayyam, Shakespeare, ortaya karışık bir toplam, ne alakaysa. “Kendi edebiyatını öğrendikten sonra yabancılara gitmek” gibi saçma sapan bir düstur var ortada, e Montaigne’i almıyorsun da zıttırıbık bir denemecinin ak sakallı bilmem ne ulularının gezindiği metnini alıyorsun, olmuyor elbet. Bir dünya somut hatayı da gösteriyor Kudret, mesela “Aşık Paşa Tarihi” değil, “Âşıkpaşazade Tarihi“, matbaa Tanzimat’tan çok önce geldi Osmanlı’ya ama Kaplan alternatif bir tarih çiziyor, yanlış, hele bir zortlatma var ki güldüm: “Türk milleti ezelden beri hür yaşamış ve hür yaşamağa alışmıştır. (…) Anadolu Türk devleti gerçekten de 1071 Malazgirt zaferinden bugüne kadar daima hür ve müstakil olmuştur.” Ezel demek ki 1071’den başlıyor? Büyük Taarruz’un başlama tarihi yanlış, operetle operanın aynı olduğu bilgisi yanlış, metinlerin sınıflandırılmasında “diğer yazı çeşitleri” diye bir şey yok abi, şiiri, destanı-masal-hikâye-romanı, tiyatroyu ve denemeyi ismiyle verdikten sonra anıdır, mektuptur, bunların ne günahı vardı? Ayrıca metinlerin dörde ayrıldığını söylemiş Kaplan, beş madde vermiş, süper olay. Daha da gidiyor böyle, görünen o ki Kaplan ödeneği cukkalamış bir güzel, ortaya sıkıvermiş kitabı. “Bir edebiyat profesörünün kaleminden böylesine bir utanç belgesi çıkmış bulunmasına gönlüm razı olmuyor. Gerçekten de, gümrükten mal kaçırır gibi, öylesine acele edilmiş ki, kimi yerlerde konması düşünülen tarihler ayraç içinde noktalarla gösterilmiş; dizgi yanlışlarının düzeltilmesi sırasında bile noktaların yeri doldurulamamış.” (s. 70)

Kudret eserleriyle yaşasın, daha da bilinsin. Pek kıymetlidir.

Liked it? Take a second to support Utku Yıldırım on Patreon!
Become a patron at Patreon!