İlk kitap. Parıltısı yoktur, çatallanmayan konulara klasik biçimlerle üst giydirmece. “Eso”da Eso’nun yaşamının bir bölümü, klasik anlatı, klasik son. Köyün en güzel kızı Eso, kafadan gidik olduğunu söylüyorlar çünkü köyün gündelik, mevsimlik, yaşamlık ve ölümlük pratiklerini uygulamıyor Eso, bazen tek ayak üstünde sekiyor serçe gibi, bazen iki ayak üstünde sekiyor kanguru gibi, bazen dört ayak üstünde sekiyor babun gibi? Yüz hanelik köy halkı kış günü yalınayak dolaşan bu kızı deli belliyor, otururken bile bir yerleri hareket ediyor Eso’nun, saçlarını örtsün için uyarıyorlar ama o kafada örtü durmaz. Babası öfkeyle söyleyince başını örtmesini, yanındaki kovayı alıp kafasına geçirmiş, kitaptaki tek parıltı budur. Babası kaçık, deli manyak, karayılan falan diyor, sonuncusunu diyebilir ama “kaçık”tan, “deli manyak”tan pek emin değilim. Gençler gelip geçerken bakıyorlar çünkü kızın göğsü, kıçı filan çok güzel, ah bir de aklı olaydı, o zaman oğlanlar yarışa tutuşacaklardı. Tabu henüz yıkılmamış demek ki, günümüzde bütün köy istismar ediyor böyle insanları da ceza alan olmuyor, o zamanlar dokunmak yasak. Ailede bir yengesi şefkat gösteriyor Eso’ya, dışarlıklı kız saygıda kusur etmiyor ne olursa olsun. Pek bir olay yok öyküde, Eso yorgunluktan devrilince öküzler kaçışıyor, baba sinirlenip kızını kovalamaya başlıyor, sonra dayak faslı, sonra kışın kürekle kar kaldırma esnasında sakarlık, Eso’nun fırlattığı kar yığını yaşlı bir kadının başına gelince bir de cinayet, eyvah, dayak, sepeti ters çevirip kendini asmaca. Eso deli gibi bir şeydi, deliliğinin bir olayını göremedik çünkü normal birinin de başına gelebilirdi, mevzu sadece dikkatsizlik. Güzelliği vardı, kıç meme, olmasa da olurmuş. Yani bir karakteri enine boyuna, öylesine böylesine bakarak yarattıktan sonra cılız bir hikâyeye sokalayıvermenin lüzumu nedir, karakter bile, “Ben ne alaka?” demiştir. Eso deli gibi bile görünmüyor açıkçası, anlatım o kadar katı, olay örgüsüne o kadar bağımlı ki Eso gerçekten kafayı kırmış mı yoksa kovayı kafaya geçirerek süper bir mizah anlayışına sahip olduğunu mu göstermek istiyor, anlaşılır değil.
“Kum Güneşleri” gırtlaktan göğüslere doğru akan ter damlacıklarıyla başlıyor, bedenin içinde de terlenebildiğini ilk kez görüyorum, süper. Boyun damarlarındaki ağrıları dindirmek için çeşitli pozisyonlarda uyuyormuş kadın, ikinci tekil şahıs kipini kullanan anlatıcı bir anda italiğe çeviriyor mevzuyu, geçmişteki uykulardan bahsediyor ama sırf geçmişe döndüğü için italik kullanmasının manası ne, yok, mesela Erendiz Atasü aynı tekniği başka bir hikâyeye, anlatım biçimine geçtiğinde kullanıyor çünkü metnin geri kalanından ayrışmaya ihtiyacı var o bölümün, italiğe başvurmasa anlatı karmakarışık olacak, bu tamam da Karabulut öylesine atıyor ortaya. Neyse, Beysi nam karakterin debelenmesini, yataktan kalkamayışını, iki kedinin debelenirken çıkardığı seslerle uyandığını ve sıkıntılı düşlerin birinden kendini güçlükle kurtararak Kafka’nın sesini andığını görüyoruz. Daha doğrusu anlatıcı öyle sezdiriyor, Beysi’den fersah fersah öteye atıyor kendini, konumunu belli ederek kurmacanın altın kuralını cortlatıyor. İlaç kullanıyor Beysi, yaşamından hoşnut değil çünkü gelecek karanlık. “Bu ölgün ışık altında bile ne kadar ölüsün Beysi. Bak şu göğüslerine, göbeğine, beline, kalçalarına… Evleneceksin, çocukların olacak daha Beysi. Geceler boyu örselendiğin zaman artık aynanın karşısına geçip böyle inceden inceye kendini izlemene de cesaretin olmayacak. Hele bir erkeğin senin böyle zayıf taraflarını görmesine hiç dayanamayacaksın.” (s. 21) Anlatıcı her şeyi belirledi zaten, Beysi bir nesne olarak üzerine düşeni yaptı, aslında karakterin değil de anlatıcının duygu dökümünü gördük. Sırf duygu dökümünden ibaret hikâyenin ne kadar da vasat altı olduğunu -bir kez daha- gördük, daha da bir şey görmeye gerek yok, daha da duygu dökümüne, buhranlı gecelerin insanı mengeneye sıkıştırır gibi zortlattığı öyküye gelelim. “Kadınlar Gülmemeli”. Derinlik keskin, yırtıcı, ağır, basık, ürkütücü. Ve kara! Şovur şovur bir ürperti, aman Allah, dört duvarı çelik zırhlı mekân, hiçbir şeyin anlamı yok ve olmayacak, karanfiller nasıl kokar belli değil, kafayı duvara vurup patlatmak için çok karanlık bir gece! Aldırmamaya çalışsa olmayacak çünkü gelecek az sonra, et yığını, kokuşuk soluklu, ilkel hayvanların saldırdığı gibi gelecek, ölüm bile daha iyi ama çok uzaklarda ölüm, pencereden bakınca birileri geliyor ama o değil neyse ki, yine de gelecek. İnsan mı, insan değil, insan, değil, satır satır sorgulanıyor bu insanlık durumu, kadınların çaresizliği. “Dünyanın alt üst olduğu o an. Her şeyin tepeden tırnağa leş koktuğu, her şeyin olup bittiği o an. Kadınlar gülmemeli. Kadınlar. Kadınlar. Gülmemeli. Güldüm. Gülmüşüm. Neden gülmüşüm? Gülmemeliymişim. Saklansam bugün. Nereye? Arar bulur. Tutar getirir. Alır yapacağını yapar.” (s. 25) Gerçekten öyle oluyor, yine satır satır: görünüyor, kalp atışı hızlanması, kapıya geliyor, giriyor, canavarın karşısında, pencere, cam, alkol kokusu! Eyvah ulan. Sonra kahkahalar, “ha ha hah ha” şeklinde, Yeşilçam’ın kötü adamlarının attığı gibi kahkaha atıyor et yığını. Yani bu bir öykü ama değil, aşağılarda bir yerde, bir anlatı parçası.
“Çağla Badem Satarken” öyküdür işte. Komşunun oğlu vurulmuş, daha dün takılmışlar ama katletmişler bir yerde. Korku evlerin kapılarını çalıyor, geçende komşunun kapısını küçük kızları açmış, güleç adam görüşmek istediği kişiyi söyleyince kız gidip dayısını çağırmış, sonra delik deşik etmişler adamı. Selim de korkuyor, badem satarken yanaşsalar, vursalar vururlar. “Samsunları Maltepeleri her yere dağılmış, çoğu da ezilmişti ayaklar altında. Senin de çağla bademlerin ezilir, el araban devrilir. Tek bir badem tanesi kalmaz arabanda. Terazin kırılır, yardım eden olmaz.” (s. 32) Yaşam alanı kalmadı, fabrikadan dönen işçilere satsa belki aralarından çıkacaklar. Çoktan çıkmışlar. Çocukken birlikte oynadıkları okul arkadaşları bir gün kuytuya çekmişler bunu, diğer mahalleye gitmemesi için jiletle uyarmışlar. Yanağını çizerek. Nasıl yaşayacaklar peki, potansiyel düşmanlar kuşatmışken etrafı, dostluk gösterirlerken, sonra bir anda silah çıkardıklarında. Karabulut bu öyküde öyküyü yakalamıştır işte, nadirattan. Sonra salmıştır, “Özel, Belki de Çok Özel Bir Öykü” pasajlardan oluşuyor, Mazhar Candan’ın güncesine, küçük İskender’in cangüncesine denk. Günlerden dökümler, Kafka okumaları, kapalı havalarda şiir dinleneceğine, şiir okunacağına, sevişileceğine dair birtakım fikirler, sevgiliye uzanma çabaları, Beysi’ye. Ağzını ve serçeparmaklarını özlemiş anlatıcı, Beysi’nin sevdiği sanatçılar Kayahan ve Nilüfer’miş, kısaca örneği çok bir anlatı, yavan.
İki öyküyle bitireyim, “Dışarıda Kötülük Var” mahallelinin deli olarak gördüğü bir gencin Ramazan Amca’yı kilitleme hikâyesidir. Tarsus, Adana civarlarında gündelik yaşamın akışını görürüz, yirmilerinin başındaki bu çok yakışıklı gencin civardaki kızlarca nasıl yalandığını görürüz, bir de eşofmanlara takıntısını. Babasının arkadaşıdır Ramazan Amca, eşofmanı verecektir önünde sonunda, lakin anlatıcının çenesinden kurtulamayacaktır. Akli dengesinin yerinde olmadığı belli, deli olmadığı da belli anlatıcının, lafı evirip çevirip aynı mevzulara getirse bile büyük atlamalar, kesintiler yok, yani bu delilik meselesi -bence- yeterince incelenmeden aktarılınca kurmacaya, bir yerden pörtlüyor. Mehmet Abi var bizim, onun konuşması işte, tam kurgulamalıktır, onun öyküsünü onun anlatım biçimiyle yazacağım çünkü adamın bir şeyi anlatma şekli sayfayı beton gibi dümdüz doldurmaya yol açmayacak kadar dağınık, atlamalı zıplamalı, ses tonunu tipografik oyunlarla verme isteği uyandıracak kadar değişken, kısacası dümdüz bir anlatıdan çok uzak. Karabulut’un ele aldığı karakterler sadece hikâye anlatıyorlar, oysa o farkı da vermek gerek, hikâye yetmez. Neyse, “Mektuplar” var bir de, Rüstem Ağa’nın ailesini bir arada tutma çabası, bu çabayı Almanya’da çalışan oğluna mektuplar aracılığıyla anlatması. İyice bir öykü, geniş ailenin iç dinamiklerini görüyoruz, Ağa’nın dili tam bir ağa dili, başarılı yani.
Denk gelen okusun, Karabulut’un bir iki öyküsü hatırına.











Cevap yaz