Sâdık Hidâyet – Aylak Köpek

Verâmin meydanında birkaç ekmek fırını, kasap, attar, kahvehane ve berber var, hava deli sıcak, insanlar yarı çıplak, yarı yanık dolanıyorlar, tam sefillik. Yaşlı çınarın gövdesi oyuk, yine de ayakta bir çınar, iki çocuk bağıra çağıra sütlaç ve kabak çekirdeği satıyorlar gölgesinde. Sessizliği bozan tek şey bir köpeğin iniltisi, çocukların bağırışlarının ne olduğunu düşünürsek sessizliği bozamayan bir bağırışa varacağız, bağırışla sessizlik arasındaki ilişkiyi düşünürsek birinin diğerini bozması makul gelecek de öyküde neden öyle olmadığını anlayamayacağız. Neyse, köpek İskoç cinsi, üstünde çamur lekeleri kalmış gibi bir köpek. Tasvirine girmeyeceğim, Hidâyet uzun uzun anlatıyor, bir şu önemli: “Gözlerinin derinliklerinde insana özgü bir ruha sahip olduğu seziliyor, geceleri hayatın tüm canlılığını üstünde hissettiğinde gözlerinde engin bir şeyler dalgalanıyordu. Anlaşılması imkânsız bir mesaj vardı bunlarda.” (s. 12) İnsan gibi bir köpeğimiz var, sütlaççı çocuğun tartaklamasıyla kaçmaya bakıyor da sütün kokusu anasının memelerini hatırlatıyor, pisliğe ve çöpe alışmasına rağmen güzel evinin anılarına dalacak bir süre sonra. Çocuğun eziyeti Orhan Kemal’in “Köpek Yavrusu” nam öyküsünü hatırlattı, aynı çaresizlik. O öyküde de mahallenin çocukları arka bacakları yaralı bir köpeğe eziyet ederler, oradan geçen merhametli bir adamı taş yağmuruna tutarlar, en sonunda adam çocuğun birini yakalayıp tekme tokat dövmeye başlar, sanırım polisler gelip götürürler adamı, onca eziyete dayanamayıp ölen yavru köpeği de çöpçünün teki arabasına atıverir. Çocuk kitabı olduğu iddia edilen bir kitapta var bu öykü, üstelik büyük bir yayınevi tarafından çocuk kitabı imajıyla tekrar basılmış, inanılmaz. Aynı kitapta bir öykü daha var, tam çocuklar için: Anlatıcı bir arkadaşını ziyaret etmek için sanayiye gelir, tornalardan birinin başındaki küçük çocukla sohbet etmeye başlar. Çocuk kardeşlerine bakmak için okulu bırakıp çalışmaya başlamıştır, sabahın köründe kalkıp kardeşlerinin karnını doyurduktan sonra onları okula bırakır, tornanın başına geçer. Ustasıyla babası arkadaştır, maaşın önemli bir kısmı muhtemelen babanın cebine girmektedir. Çocuk bir gün okula dönmenin hayalini kurar ama geçtir artık, kardeşleri okusa yeter. Bunu okuduktan sonra aç kalmamak için harıl harıl ders çalışmaya başlayan çocuklar süper bir çocukluk geçirip büyüdüklerinde memleketi feza seviyesine çıkarırlar, cümleten kalkınırız. Neyse, Hidâyet’in köpeği bir zamanlar Pat adıyla bilinmiş, sahibinin oğluyla pek oynarmış, annesiyle kardeşini kaybettiği için pek üzülmemiş anlaşıldığı kadarıyla. Sonra bir gün gezmeye çıkmışlar, Pat çiftleşmek istediği için sahibinin yanından ayrılıp keskin bir kokunun ardından gitmiş, dişiyi ararken sahibinin bağırışlarını işitmiş de aklı başka yerdeymiş, malum. Sahip kaybolmuş, Pat bir başına kalmış. Adamın biri yoğurda bandığı ekmek parçalarını önüne atıp besliyor bir ara, Pat aşırı yemekten şişiyor, arabasına atlayıp giden adamın ardından koşmaya başladığında iyice şişiyor ve seriliyor yol kenarına. Ölecek muhtemelen de gözünü çıkarmak için gelen kargaları uzaklaştırmayı başarıyor ilk hamlede. Öykü böyle sonlanıyor, Pat’in kargalara yenildiğini görmüyoruz da yenilecek. Bu öyküden çıkaracağımız derslere bakalım, öncelikle bilişsel yetileri insandan hallice köpeklerin ne zorluklarla yaşadığını görüyoruz, onlara karşı hassas olalım. Hayvan gibi yedikten sonra kültür fizik hareketi yapmayalım, dana gibi koşmayalım ve sinek ilacı aracını kovalar gibi kovalamayalım araçları. Karşı cinsten veya hemcinsimizden hoşlanabiliriz, yine de dostlarımızı satmayalım, kaba tabirle bros before hoes. İran’da hayat berbat. Hava çok sıcakken eziyet görürsek o ortamdan çıkış yapalım, hava sıcaksa veya eziyet görüyorsak da uzaklaşalım oralardan çünkü bunlar insanın canını gerçekten sıkan şeylerdir ve sıcak hava zaten eziyet görmektir, bu yüzden yaz ayları yalnızca mazoşistler için güzeldir. Zeze için söyleneni kim hatırlar, ben unutamadım: “Coğrafya tembellere ve serserilere özgü bir derstir.”

“Kerec Don Juanı” aşk romanlarını sarakaya alan bir öyküymüş çevirmen Kanar’a göre, öykünün ciddiyetinden pek anlaşılmıyor. Anlatıcı üç günlük bayramda kafa dinlemek için Kerec’e gitmeye niyetlenir, gitmeden son bir kez Kafe Jale’ye oturup etrafı kesmeye başlar. İri yarı bir adam yanaşır, Hasan, eski bir arkadaş. Okulda zorbaların uğrak noktasıdır, sıklıkla sopa yemiştir, bir anda ortaya çıkmıştır nihayet. Sohbet ederler, Batı hayranı bir kadına âşık olduğunu söyler Hasan. Bir yıldır takip ettiği kadınla kısa süre önce karşılaşmış, sevgili olmuşlardır, sonu evlilik. Ünlü, zengin artist her ay Hasan’ın cebine sağlam bir miktar para koyar, adamı besler, jigolo tutmuştur da Hasan farkında değildir sanki. Ertesi sabah birlikte yola çıkarlar, gecesi kaldıkları otelde Don Juan lakaplı adama rastlarlar. Don Juan malum işiyle meşguldür, kadının aklını çelmeye çalışırken Hasan yine kaybedeni oynar, anlatıcı moral vermeye çalışsa da adamla eşinin yakınlaşmalarını kaldıramayarak yıkılır. Kadın ağzına geleni söyler Hasan’a, ezikliğinden çocukluğuna ne varsa sayıp döker. Don Juan masumu oynamaktadır, kadını eleştirir, adam için üzülür ama ertesi gün kadınla birlikte ayrılırlar otelden, olacak olan olmuştur, Hasan ortada kalmıştır, anlatıcı acıyla dolu arkadaşını teselli etmiştir herhalde.

“Çıkmaz” trajediden kaçamamanın öyküsüdür. Şerif yirmi küsur yıl sonra memleketine dönerek çeşitli işlerle uğraşmaya başlar, sonra bahçesine çekilir ve ömrünün tamamlanmasını bekler. Babasından para kalmıştır, çalışmasına gerek yoktur, sakin bir hayat sürdürür. “Şerif hastalık derecesinde temizlik hastası olduğundan ikide bir elini yüzünü yıkar, her şeyde bir kusur bulurdu.” (s. 31) Ben bulmam ama değinmeden de geçemem, benim bir arkadaşım var, normal ölçüde temizlik hastası olduğu için arıza çıkarmıyor pek, cam masasına bardak koyduğumuzda bizi camdan aşağı atıyor bir. Hastalık derecesinde hasta olsaydı biz de otomatikman hasta olabilir, camdan hep beraber atlayabilirdik, hastalık derecemize göre en az hasta olanımız en son çakılırdı yere. Evet, şiirler okuyor Şeref, gönlünce yaşıyor, eski fotoğraflara bakarak hasret gideriyor ve bir gün Mecid çıkıyor karşısına, şok oluyor çünkü Mecid en sevdiği arkadaşına çok benziyor Şerif’in, rahmetli arkadaşı aynı. Adam yıllar önce bir kaza sonucu ölünce Şerif bunaltılara düşmüş haliyle, uzun süre sonra toparlamış ama Mecid’in ortaya çıkışıyla kabuslara tekrar kapılmış. Arkadaşının öldüğü şekilde ölüyor Mecid de, hemen hemen aynı dostluk ikinci kez kurulacakken ölümü hiçbir şekilde aşamamışlar, aynı filmi ikinci kez izlemek zorunda kalmış Şerif.

“Karanlık Oda”yla bitireyim, tam bir Papini öyküsü. Yolculuk sırasında kalacak yer arayan anlatıcıya civardaki adamlardan biri yanaşıyor, evinde kalabileceğini söylüyor. Minnete, teşekküre gerek yok, kafa ütülememeli, kalacaksa kalmalı anlatıcı. Adamın evine gittiklerinde sırtından bir bıçak yemeyi umuyor anlatıcı, hiçbir şey olmuyor, tuhaf evde kalacak ama önce ev sahibinin tiradını dinlemek zorunda. Düşünmeliydi, hiçbir şey karşılıksız olamaz, bedava bir oda hele. Adamın niteliği nedir, her şeyden elini eteğini çekip sıfıra yakın bir yaşam sürerek huzur bulmaktır. Etrafta ses çıkaracak hiçbir şey yok, yerleşim yerine uzaklar, öyleyse adam bir hiç olabilir artık. Her anlamda. “‘Sizin aradığını hal, ceninin ana rahmindeki halidir. Koşuşturmadan, mücadele etmeden, kimseye yağ çekmeden, sıcak, yumuşak ve kızıl bir duvarın içinde iki büklüm vaziyette durur. Yavaş yavaş annesinin kanını emer, tüm ihtiyaçları kendiliğinden karşılanır. Bu, her insanın yaratılışında var olan, kaybolmuş bir cennet nostaljisidir.’” (s. 83) Kitaptaki en iyi öykü budur sanıyorum.

Hidâyet meselesi sonsuza kadar kapanmak üzere, iki üç kitap sonra tamamdır. Bu öyküleri merak eden okusun, İran’a dair çok şey öğrenir.