Sâdık Hidâyet – Hacı Aga

Her devrin adamı Hacı Aga’nın hallerini biliyoruz, toplumu popülizmle tokatlayan liderlerin halleriyle aynı. Aga’nın söylemlerinden ibarettir bu metin, fazlasını aramamalı, mesela karakterlerin tekdüze sesine farklı notalar eklemek için gereken jesttir, ifadedir, hiçbir şeye yer verilmediği için tiyatro metni okur gibi okuyabiliriz, fark etmez. Karaktere de varmıyor bu insanlar, tip olarak kalıyorlar. “Aga” tipinin itlik, hergelelik, yalan dolancılık, vurgunculuk, döneklik gibi nitelikleri malum, İran genelinde bu hırtlıkların politik ve ekonomik çıkar sağlama hususunda ne işe yaradığını tarihî planla birlikte görmek metnin tek alımı belki, yoksa yine “Hidâyet kuruluğu” içinde saplanıp kalıyoruz. Başlangıçta Harpagon’u andıran bir havayla çıkar ortaya Aga, eşlerinden birinin akide şekeri istemesini eleştirir, eve gelen şekerlerin nasıl iç edildiğini bildiğini söyleyerek esip gürler, diğer eşi Halime Hatun’un kronik hastalığından dert yanıp reçete yaptırmaktan helak olduğunu belirtir, evdeki kaşık düşmanlarını listeler. İlk oğlunu Avrupa’ya yollamış, oğlan orada paraları yiyip bitirmiştir, Aga öyle öfkelenir ki oğlunu evlatlıktan reddeder. Hatadır belki, oğlan devlet kademelerinde yükselmeye çok açık bir işe girince Aga’yı sıkıntı basar. Bu sıkıntı Aga’nın yaşamındaki tek sabiti olabilir, başlı başına bir belirsizliktir ve Aga oğluyla ne yapacağını bilemez, iktidarın değişmesiyle oğlunun çıkarabileceği sorunları öngöremez, kısacası hiçbir zaman rahat değildir Aga, yardımına başvuranların karşısında böbürlendikçe böbürlenir de rezilliğini yüzüne vuran şairi tehdit etmekten öteye gidemez. Tehdit de edemez tam, gerçekleri uzun süredir işitmediği için afallar, gerçek yüzünü bilenleri bir şekilde uzaklaştırdığını sandığı için şaşırır, eveleyip geveler. “Gerçek sonrası”yla ilgili bir metinde, şu olabilir metin, hakikate “maruz kalan” insanların fikirlerini yavaş yavaş değiştirdiğine dair bir araştırmadan bahsediliyordu, tabii seyrin tersine dezenformasyon yoluyla da varılabiliyor da Aga’nın şaşkınlığına temeldir hakikat, içten içe bilinir de görmezden gelinir, görmezden gelmek bir yetenekse Aga ve türevleri bu yeteneğin dik âlâsına haizdir. Bunu biliriz, Aga kıçındaki bir problem yüzünden ameliyat masasına nihayet yatmaya karar verir hikâyenin sonunda, o kadar gömdüğü modern tıbba teslim olmuştur. İğneyi yiyince mayışır, uyuşur, acılarından geçici de olsa kurtulduğunu fark edip mutluluğa benzer bir duyguya bile kapılır. İkinci iğneden sonra rüyalar âlemine dalar, meleklerle birlikte evine gider ve arkasından sallayan, lanetler okuyan insanları görüp sinirlenir ama hemen geçer siniri, hiçbir suçlama iz bırakmaz zihninde. Ameliyat bittikten sonra uyandırılır, rüyasında gördüğü hallere şöyle bir değinir ve yaşamına devam eder muhtemelen. İlginçtir, Hidâyet son cümlelerde metne karışıp kendisi için dua etmemizi ister, okuduğumuz satırların yazarı bir günahkardır çünkü. Aga’ya duyduğumuz nefretten sonra dua etmek içi temizler herhalde, müesseseyle pek ilgim olmadığı için bilemeyeceğim de Hidâyet’in fırsattan istifade etmeye çalıştığını söyleyeceğim.

Aga’nın ailesini tanıttığı bölüme dönüyorum, kaç yıllık adamı Murat’a evlatlarının ve eşlerinin bütün arızalarını anlatması belli ki bir sabah ritüelidir, Murat bıkmıştır da ses çıkaramaz. Sondaki rüyada efendisine bir iyi salladığını göreceğiz, içini soğutacak. Aga’nın çocukluktan itibaren kötülük saçtığını gösteren Hidâyet biraz kolaya kaçıyor ama iyi kötü bir temel sunuyor Aga için. Bunun babası da devletin üst kademelerinde görev almış, paraya para demeyen biriymiş, bir gün evde hindi pişirilmiş ve çocuk Aga gecenin köründe kalkıp hindinin yarısından çoğunu yemiş. Ertesi sabah Aga’nın dadısı Gülizar’ı çekmişler, sopayla döve döve öldürmüşler, kan kusmuş kadın. Hiçbir şey söylememiş Aga, kimseye suçlu olduğunu belli etmemiş, sonra kanlı ishal olup yatağa düşmüş. Kıçının arızası bu ilk kötülükten doğmuş adeta. Daha da çekiyor ama farkında değil, eşlerinden birinin kuzeni eve sık sık gelip gidermiş, eğlenceler düzenleyip Aga’yı tilt edermiş. Erkek çocuklarından biri tıpkı kuzene benziyormuş, Aga’nın içine kurt düşmüş de yapacak bir şeyi yok, çatlasın. Eve bir zarf gelir sonra, Aga’nın ortağı olduğu bir lastik şirketinden düzenli olarak kâr payı alan Aga’nın son payı zarfın içindedir. Eski arkadaşlarıyla şirkete çökmesi başka hikâye. Yatırımları var, adamları durmadan para yediği için durumlar kötü ama Aga öyle bir zenginliğe boğulmuş ki hiçbir şeyi dert etmiyor, işleri kısa sürede çözebilecek gücü var. Gençliği yok, ona da çare yok, ölümü beklerken alıp satmaya, stoklayıp halkı inletmeye devam ediyor. İkinci Dünya Savaşı’nın en civcivli zamanında geçiyor olaylar, Aga iç karışıklıklara da değinerek nasıl kimlik değiştirdiğini gösteriyor. Meşrutiyet zamanı en demokrat, diktatörlük sırasında en diktacı, edebiyattan en çok anlayan, bilimi en çok bilen hep Aga, bu sebeple tanımadığı insan yok, her kesimle ilişki kurmuş ve rüzgâr nereden eserse oraya dönmesi kolay. Mesela hep söylemiştir, İran’a hazret gibi müthiş bir adam hep lazım olmuştur ama hazretin etrafındakiler yağmacı, dalavereci, üçkâğıtçıdır, Reis’i yanlış yönlendirirler. Halkın da yönetimde söz sahibi olması lazımdır tabii, bu yüzden demokrasi süper bir şeydir, gelmelidir, gelmiştir de Aga ve arkadaşlarının gördüğünce dikta rejiminden farksızdır bu yeni rejim de, sadece isimler değişmiştir. Paraya tapan halk için yönetimin niteliği pek de önemli değildir açıkçası, Aga’ya saydıran şaire göre insanlığı yok edilmiş yığınların çıkardan başka bir şey düşünmemesi normaldir, bu durumun ortaya çıkmasında pay sahibi olan Aga gibiler helâk olmalıdırlar. Şair gerçekleri söyler, aksini düşünmez bile. Sipariş usulü yazması istenen şiire karşılık gerçeklerin yer aldığı bir şiir yazdıysa Devlet’ten kovulmamalı, aksine korunup kollanmalıdır şair, Soytarı’nın rolünü de yüklenmiştir çünkü. O söylemiyor da Aga’nın aslına anlatıcı yer veriyor, bu adamın babası koca arazileri az bir paraya almış, satmış, komisyonculukla yolunu bulmuş bir fırsatçı. Aga hemen bir aile ağacı uydurarak sülalesini soylu gibi gösteriyor, soysuzların sırtına vuruyor kırbacı. On küsur kez evlenmiş, ilk eşi esrar içerek ölmüş, Aga altı eşini boşamış, bazılarını boşamış, sicili kabarık. Küçük oğlundan da hayır görmeyecek belli ki, babasının arabasına atlayıp piyasa yapmaktan başka bir şey bilmiyor velet. Bildiğimiz hikâyeler bunlar ya, ülkemizde benzer manzaralara rastladıkça içimiz daralıyor, kafalarını kırmak istiyoruz. Aptallık da aynı, Aga insanları koyun gibi gütmeyi iyi biliyor, SSCB’ye karşı insanlarını dolduruyor bir güzel. İnanılmayacak şeyi inandırıyor, Hitler Müslümanmış ve İran’ı kurtarmak için geliyormuş, iki haftaya Tahran’da Alman ordusunu görmek mümkünmüş o sıralar. İnanmış insanlarmış Almanlar, soylularmış, Rusları tokatlayıp güneye inecekler ve İran’ı yücelteceklermiş. “‘Bütün suç Stalin’de. Makineliyi alıp eline, ahaliyi koyun sürüsü gibi önüne kattı; topun tüfeğin önüne gönderdi. Rusya’da sağ adam bırakmadı. Almanlar müslümandır, merhametlidirler. Kendileri diyorlar: ‘Niçin öldürelim bu kadar zavallıyı? Allah razı olmaz…’” (s. 69) Bizdeki Almancılarla aynı kafa da onlar bekliyorlar Almanları, gelmelerini istiyorlar. Aga gibiler en azından. Kuzeydeki tehlike ortadan kalksın da ne olursa olsun, SSCB içeride karışıklık çıkarmasın da Alman mı geliyor, İngiliz mi geliyor, pek önemli değil. Aga parasını kazansın, gücünü korusun, ülkeyi istediği gibi gütsün, gerisi önemli değil.

Kafaya dan dun inen bir metin, biraz biçimsiz olmakla birlikte mevzusu tüm zamanları ilgilendirdiği için önemli.