Ahmet Arpad – Sakın Bize Benzemeyin

Arpad’ın Cumhuriyet‘teki köşe yazılarından derleme, 2000’lerin başından ortalarına. Üç grupta toplayabiliriz yazıları, memleketin halinde bilmediğimiz, Arpad’ın yeni bir yorumla sunduğu pek bir şey yok, AKP iktidarının ilk yıllarından manzaralar var. Gerçi ulus devletle, başkanlık sistemiyle ilgili söylenenler dikkate değer, yirmi yıl öncesinden bugüne gelesiye gerçekleşen, gerçekleşmesi için onca zamandır didinilen siyasi proje çok. İkinci grupta Almanya’nın ekonomik durumunun görece kötülüğünden kaynaklanan sorunlar yer alıyor, anladığım kadarıyla Arpad o yıllar Stuttgart’ta yaşadığı için yakından izleyebiliyor durumu. Fethullahçıların yayılma politikası alt başlık olarak değerlendirilebilir, ilk gruptaki yazılarla da bağ kuruluyor böylece, adamlar eğitim kurumlarını yaygınlaştırıp lise de açmaya başlayınca Arpad işin nereye gideceğini görmeye çalışıyor diyelim. Üçüncü grupta gezi yazıları var, Arpad’ın seyahatlerinden edindiği izlenimler, tabii yazarın şahit olduğu bazı olaylar Almanya’nın durumunu da temsil ediyor. Babası Burhan Arpad’ın anısına ithaf etmiş kitabını Ahmet Arpad, çok hoş. Yıllar önce Burhan Arpad’ın hemen hiç bilinmeyen bir metnini inceledikten sonra e-posta almıştım Almanya’dan, Ahmet Arpad teşekkür etmişti. Hakkı verilmemiştir Burhan Arpad’ın, çevirilerinden başka öyküleri de vardır ama okuyanı yoktur, bir de o dört dörtlük Perde Arkası var ki eşi az bulunur. Doğumunun az berisinden başlayarak zamanın büyük tiyatrocularını inceler bu metninde Arpad, bazılarının evine gider, bir zamanlar fırtınalar estirirken artık köhne bir evde, korkunç şartlar altında hayatta kalmaya çalışan meşhurların tanıklıklarını kayda geçirir. Bir nevi anı derleyicisidir, tiyatroyu çok sevdiğinden -anılarında anlatmıştır kimleri izlediğini- hayatı boyunca salonun etrafında olmuş, oyunlarla ilgili eleştiriler yazmış, tutkusunu dipdiri tutarak memleket tiyatrosuna dünya katmıştır. Oğlu Ahmet Arpad bugün seksen üç yaşında, nice yıllara. Anılarını yazmasını isterdim, babasını anlatmasını, yaşamının dönüm noktalarını, ne bileyim, edebiyatla uğraşısını. Dank diye sokacağım araya ama Arpad’ın denk geldiği bir kadını yazdığı yazıyı buldum şimdi, mezarlıkta bronz tabelalara baka baka ilerliyor kadın, aile mezarını buluyor. Dedesinin kız kardeşi Marie Hesse, Hermann Hesse’nin annesi. Çok sorunlu bir çocuk Hermann, ilkokuldan sonra Latince öğreniyor, on beş yaşında manastıra yollanıyor ama dayanamayıp kaçıyor, sinir kliniğine kapatılıyor. Stuttgart’ta liseye kaydı yapıldıktan sonra yine krizler, şaraphaneler, ne idiği belirsiz insanlarla dostluklar, sağa sola borç takmalar derken okul kaydı siliniyor. Romanlarında yer alacak bu sıkıntılı yıllar. Heykeli var mezarlıkta, ırmağın sularına bakıyor, ördeklerin yüzüşünü saatlerce izlediği ırmak, balıkçılar önünde, kimi zaman kendi de olta sallarmış. Aylaklık. Milletin çocuğu okula ya da atölyeye gidermiş, o tembellikten başka bir şey bilmiyor. “Kent insanlarının gözünde Johannes ile Marie Hesse’nin oğulları Hermann tembelin tekiydi, bir şey olacağı yoktu. Çok sonraları o günlerden söz açıldığında, çocukluğumda pek sevilmezdim, diye konuşurdu. O yılların deneyimlerini hiç unutmamıştı.” (s. 180) Güney İsviçre’nin Tessin yöresindeki villasına sık sık gitmişler annesiyle birlikte, kadın “ziyaretçi kabul edilmez” tabelasını hatırlıyor, çalışma odasının kapısını açtıklarında Hermann amcası ayakta karşılarmış onları. Bahsedilecek onca şey var, üç grup müç grup bir dünya sıktım da bu tanıklığı başka nerede bulabiliriz, Fethullahçıların yedikleri haltları, oyu buyu her yerde buluruz oysa. “Ben deneyimsiz bir genç kız, o ise dünyaca ünlü bir yazar. Yıllar öncesinin haylaz ve tembel delikanlısını artık milyonlar okuyordu. Kimi zaman, annemin hediyesi olan bir Bach plağını pikaba koyar, bakışlarını karşı yamaçlara dikerdi. O yıllarda resme de başlamıştı. Her ziyaretimizde evinin duvarlarını daha çok tablonun süslediğini fark ederdim. Hepsi de ekspresyonist, rengârenk ve özgürlük dolu tablolar.” (s. 180) 1933’ten sonra Almanya’dan kaçan çoğu dostuna yardım etmiş Hesse, Almanya’da eserleri yasaklandığında geliri azalmış, paralar suyunu çekmiş ama dostları için elinden geleni yapmaktan vazgeçmemiş. Nazi sansüründen geçmiş mektuplarını alırlarmış ara sıra, kadın o mektupları tutuyor. İki katlı evinde Hesse’nin bir dünya resmi var, bir de piyano, oturup Bach çalıyor kadın. Arpad’ınki tanıklıktır, gezi yazılarının yanında bir iki tanıklığı vardır. Bazen iç içe geçer bunlar, Viyana’da misal, Burg Tiyatrosu’nun ışıkları şehrin dört bir yanına düşer, zamanında orayı yöneten rejisör Claus Peymann artık Berlin’de başarıdan başarıya koşuyordur, tam bir Bernhard âşığıdır Peymann ve yazardan pek de geri kalmaz açıkçası. Operalar, katedraller, yüzü gülen insanlar. “‘Savaş sonrası 1948’de ilk kez geldiğim ‘Üçüncü Adam’ Viyana’sı üzgün ve asık suratlı insanların kentiydi,’ diye anlatırdı babam. Her yıl haftalar geçirdiği bu Tuna kentine âşıktı. Nadir Nadi Bey de Dostu Mozart’ın kenti Viyana’ya âşık olanlardandı. Anımsadığım kadarıyla eşiyle operanın karşısındaki Bristol Oteli’ne inerdi. Viyana insanının sanatçılara ve düşünürlere verdiği değer sonsuzdur. Toplumun gerçek temsilcilerinin onlar olduğunu bilir. Viyana’da anıt-mezarlar sanatçı ve düşünürlerden başkasına yapılmaz.” (s. 184)

Memlekette durum nedir, RTE başkanlık sisteminin en iyisi olduğunu söylemiştir, asık yüzüyle her yeri ele geçirmiş, bet sesiyle kafa şişirmiştir. Almanya’da başkaları, Nurcular, Süleymancılar, Fethullahçılar, bilmem ne tarikatlar hem Almanya’nın liberal politikaları hem de cortlamış ekonomisi yüzünden rahatlıkla yayılmışlardır. Birçok yere yurt, okul açarlar, maddi durumu yeterli olmayan insanlara barınma olanağı sunarlar, devletin işini kolaylaştırırlar yani. Okul açmayı başardıklarında devletin ilgili kurumu ancak bir tanecik gözlemci gönderebilmektedir yönetim kuruluna, başka bir denetleme mekanizması yok gibi görünmektedir. Hıristiyan dernekler, kurumlar da el vermişlerdir bu yayılıma, dinler arası diyalog kurulmuştur, Arpad’ın belli belirsiz yansıttığı biçimde dinler arası para kanalı da kurulmuştur zira devletten ödenek alır bu kurumlar. Yetmedi, bir de bakanıydı, yardımcısıydı, Fethullahçıların vermeyi sevdikleri ödüllerden üçer beşer alırlar, basına bu tür kurumların yaygınlaşması gerektiği açıklamasını yaparlar. Milyon papellere binalar alıp yurda, okula dönüştürmüştür bu tarikatlar, Almanya’nın açıklarından, kanunlarındaki boşluklardan faydalanarak kök salarlar. Türkiye’ye siyasi pencereden bakıp eleştirir Arpad, Almanya’nın durumunu da benzer bir yerden ele almakla birlikte doğrudan kendi deneyimleri de vardır zira oradaki bir kurumun başkanına ulaşmış, istediği cevapları bir türlü alamamıştır. Fethullahçı olmadığını, Gülen’in siyasete çok kaydığını söyleyen müdür daha fazla açıklama yapmaz. Yapmasına gerek de yoktur, resmî belgelerdeki bilgilere bakınca Gülen’den uzak durmak istediğini belirten ne kadar kurum varsa hepsinin bir şekilde Fethullahçılarla ilişkili oldukları ortaya çıkar. Almanya’da düzenlenen açık oturumlarda da ortaya çıkar bu, hep aynı isimler çağrılır, Türkiye’yi temsil ettiklerini söyleyenler aslında tarikatların, diyanet kurumlarının temsilcileridirler, din için daha fazlasını yapacaklarını söylemekten başka bir şey yapmadıkları gibi karşılarında yer alan Alman yetkililer de Türklerin oraya bir türlü uyum sağlayamadıkları dışında hiçbir fikir beyan etmez. Arpad yardırır, pasaport uydurdukları 1,4 milyon Rus çok mu uyum sağlamıştır, Doğu Almanyalılar çok mu uyum sağlamışlardır da sıra Türklere gelmiştir, üstelik uyum politikalarına odaklanmak yerine tarikatlara yol vermek de neyin nesi. Arpad’ın şu sözleri, sanırım politik konumunu da gösterdiği için önemli: “Türk Hava Yolları’nın Türkiye’den gelen bir uçağı ile Stuttgart havaalanına indiniz mi pasaport kontrolü için soldaki kuyruğa girmelisiniz. Çünkü sağdaki ‘AB vatandaşları’ içindir. Ellerinde Alman pasaportu tutan takkeli, sıkmabaşlı, çarşaflı insanları bu kuyrukta göreceksiniz. Soldakinde değil!” (s. 145)

İlgilisi kaçırmasın.

Liked it? Take a second to support Utku Yıldırım on Patreon!
Become a patron at Patreon!