Uğur Kökden – Güneş Damlıyor

Metinlere, türlere odaklanıyor Kökden, Tatarcık‘ı inceliyor mesela bir denemesinde, o kadar kötü bir romandır ki adını anıp geçiyorum. Üniversitede okutmuşlardı, yüz sekiz bin üçüncü kez orada ne işim olduğunu düşünmüştüm. Cevdet Kudret’in üçlemesini neden okutmuyorlar mesela, Halide Edip’in yazdığı köşeli köşeli metinlerden çok daha başarılıdır. Neyse, “Düzyazının Karşı Konulmaz Yükselişi” gibi hoş denemeler de var, onlara bakacağım. Bu arada bir iki deneme Yazının Yedi Rengi‘nde de var, bu hoş değil. Haldun Taner bir söyleşisinde Türk insanının yazmakla arasının olmadığını, yaşamakla yetindiğini söylemiş, Yahya Kemal de ceddinin yazmayı unuttuğunu, bunun feci bir talihsizlik olduğunu belirtmiş, üstüne resmimizin olmayışını bu talihsizliğe eklemiş. Zamanı akışı içinde anlamak için sanatın çeşitlenmesi gerekiyor, yoksa yorum kısırlaşıyor. İstisnalar var Kâtip Mustafa Çelebi gibi, istisna. Günlüğe gelince mevzu, memleketin huzur ve refah dolu ortamından ötürü tutan pek yoktur, varsa da etliye sütlüye karışmaz, yaşamının gıygıylarını yazar. Mehmed Kemal değinmiş mesela, arama ve tutuklamalardan sonra günlük tutmaktan vazgeçtiğini söylemiş. Çok şikayet gördüm öyle, şu devlet adamı neden tutmamış, bu sanatçı neden yazmamış, adamlar hapse atılmak istemiyorlar çünkü, yarın ne olacağını kestiremedikleri için. “Bir örnek vermek gerekse, çoktan ölmüş -öldürülmüş- bir başbakanın (N. Erim) günlüklerinin ölümünden yıllar sonra bile yayımlanamayışını söyleyebiliriz. Bırakalım yayınlanmasını defterlerin nerede ve ne olduğu bile bilinmiyor şu anda. Kuşkusuz denecek ki, koşullar, koşullar…” (s. 59) 2005’te yayımlandı, Kökden bu yazıyı yazdıktan on yıl sonra.

Düzyazı şiire göre genç, en genç türü deneme diyor Kökden ama denemeden sonra da icatlar var, tartışılır. Belli bir olgunluğa sahip deneme: tarih, siyaset, felsefe, içine ne atılırsa tutabilir, şeyler arasındaki bağları kurmakla, kurmamakla ilgili. Gazetenin yaygınlaşmasıyla birlikte öyküdür, romandır, onlar fişeklendi, dilde ayarlamalar yapıldı, diğer yanda haber diliyle kurmacanın dili yakınlaşınca Hemingway, Steinbeck gibi ustalar çıktı piyasaya. Muadil olarak Ömer Seyfettin’i gösteriyor Kökden, tam tutmuyor ama yaklaşıyor. Özgürlük yani bu, Ece Ayhan’a göre düzyazının baskısı altındaki şiir zorlanıyormuş ama asıl özgürlük şiirde değil mi, bu iki damarın özgürlük bağlamında kıyaslanmasının doğruluğu da su götürür ya! Şiirle birlikte düzyazı da kendi dilini arıyor, çeşitlendiriyor, sunduğu özgürlük alanı özgürlüğünün aslı. Geleneği vardır da çiğnemesi kolaydır ya da değiştirip yenilemesi, Salâh Birsel’in kullandığı şıkır sözcükler yüzyıllar öncesinin sözcükleri değil mi, Melih Cevdet sözcük türetmeyi Ataç’tan görmedi mi, tamamdır, felsefe başta olmak üzere ne biliyorlarsa katarlar üstüne. Bilimlerin boca edilmesi: Dostoyevski’nin mühendisliğiyle Stendhal’ın askerliği metinlerinde belirir, Boris Vian’ın müziği, Norman Mailer’ın askerliği ama Stendhal’ınkinden farklı, İkinci Dünya Savaşı sırasında Pasifik’te görev yapan subaylardan biri verdiği emirle genç ve iddialı teğmeni ölüme gönderiyorsa Stendhal’ın havalı askerinin gönül maceraları başka bir özgürlüğe dahildir, anlarız, Guillevic geometrik şekiller için şiirler yazarken Ergin Günçe’nin “Pi Sayısı ve Özgürlük”ü vardır ayrıca, her metin biçeminin içerdiği ve içermediği ögeler kadar özgür kılar diğer metinleri. İçermezse cüret ettirir, içerirse dönüştürür, devinim başlatır her yoldan.

Fethi Naci’nin gitgide daha çok inandığı şey, ancak şiirle uğraşmış yazarların düzyazıyı ustalıkla kullanabilmeleri, “Türkçenin olanaklarını sonuna dek zorlayabilmek için” şiirle uğraşmak, uğraşmış olmak şart. Tekrarlana tekrarlana zortlamış bu kalıbın kaynağı daha eski bir kaynağa, varsa, denk gelene kadar Fethi Naci. Düzyazıyı ustalıkla kullananlardan Salâh Birsel’i, Melih Cevdet’i, Cemal Süreya’yı, Enis Batur’u düşününce, eh, şiire hiç yanaşmamışlardan farklarını elle bulup çıkarırız, ince işe gerek yoktur. Öyküde de öyle, şiirle arasının bozuk olduğunu söyleyen yazarlara denk geliyorum, elim kitaplarına uzanmıyor. Kayıpsa kayıp, şiire varmak isterim. Tomris Uyar’dan ve Muzaffer Buyrukçu’dan şiire varıyor Kökden, Buyrukçu’nun anıları bile o uçarılığı veriyor ki “yaşam tutanakçılığı”, olayları birebir anlatmasında bile görüş niteliğinden ötürü, yani olayları sırf olaylar olarak görmediğinden, bir parıltı var. Eleştiride de aynı parıltı görülebilir, Kökden bir sürü isim saymış, hepsi akla gelir ama hiçbiri Necati Tosuner’e yukarıdan bakamaz. Öykü müdür o eleştiriler, şiire de formca yanaşır, o zaman şiir midir, karma bir biçimdir, eşini görmediğim için eşsizdir diyeceğim. İkinci cildi gelecekti, gelemedi, umarım gelir çünkü o nedir, eleştirinin öylesi baş tacıdır. Kökden’in özetlediği kadar: “Düzyazının çağımıza en önemli katkısı, özgürlüğün -dolayısıyla demokrasinin- sınırlarını genişletmesi sayılabilir. Düzyazı denilen kuşku madeninden yapılmış bir yüzü sırlı o ayna, yüzeyine çarpan çehreleri, yakaladığı sözcükleri ve ağına düşmüş belirli ‘zaman’ parçasının egemen düşüncesini sürekli okuyucusuna geri yansıtır. Kimi kez zenginleştirerek, kimi zaman da damakta kekremsi bir tat bırakarak.” (s. 65)

Dergilerle ilgili denemeler var, Ağaç‘tan bahsedeni alayım, Necip Fazıl’ın “okurun alaka sefaleti”nden yakındığı ilk örnek olması açısından önemlidir. “Ruhçu-mistik akımı başlatanların yayın organı” olarak görülüyor bu dergi, Ahmet Hamdi Tanpınar’la Ahmet Kutsi Tecer dergide en çok yer alan iki isim. 1936’da İş Bankası’nda çalışan Necip Fazıl bir gün İktisat Vekili Celâl Bayar’ın evine gidiyor, fikir ve sanat mecmuası çıkarmak için Sümerbank ve İş Bankası’ndan bir yıllık ilan karşılığı para istiyor. O dönem milletvekili aylığının sekiz katı kadar bir para ödeniyor Necip Fazıl’a, elbette eleştirelliği kısan bir olay zira paranın kaynağı nasıl eleştirilecek. Bayar da iyi “toslamış” yani, “gayet müsait karşılamış” öneriyi, demek sanat için gidenlere para ödeniyor? Abdülhak Şinasi Hisar’ından Sait Faik’ine pek çok yazar görünüyor dergide, bir süre sonra çoğu ayrılıyor, başta Ahmet Hamdi Tanpınar. Kutuplaşmaların yeni başladığı zamanlarda Sabiha ve Zekeriya Sertel’le aynı dergide yer almışlığı bile var Necip Fazıl’ın, ne ki ilginçtir, dönemin tek parti yönetiminin iktisadi ve toplumsal politikasını eleştiren Sabahattin Ali’nin öyküsünün arkasında durmuyor Necip Fazıl, Ali’nin yerini Sait Faik alıyor. İkisini de sivri diliyle eleştirecek sonradan Necip Fazıl, Nâzım Hikmet’e zehir zemberek bir yazı döşeyecek, yolları ayıracak yani bir tarafla. Oktay Akbal’ın yazılarından birinde vardı, başta Necip Fazıl’ın zekâsından etkilenen Akbal metinlerinin basılmasından memnunken şairin evrildiği noktayı hiç beğenmediğinden bir daha görüşmediğini, görüşmek de istemediğini biraz da sitemle anlatıyordu.

Geçerken‘le ilgili yazıyla bitireyim, Adalet Ağaoğlu’nun o zamanlar ses getiren kitabında bir iki metnini nasıl yazdığının hikâyesi var, Kökden üzerinde duruyor bu konunun. Yazar metninin sırrını açığa çıkarmalı mı, bir metnin yazılış serüveni anlatılmalı mı, mesele. Orhan Pamuk da anlatmış o zamanlar, daha da var anlatan, meraklısı için hazinedir. Dostoyevski sevgisi Ağaoğlu’nun, gerçi artık karakterlerin öyle kurulmadığını söylüyor ama çok şey öğrenmiş Ağaoğlu, Yaşar Kemal de Dostoyevski’yi çok sevdiğini söyleyip dururmuş söyleşilerinde. Ağaoğlu’yla ilgili: “Davulsuz zurnasız bir hayranlık bu. Ama, yazarın çalışma odasında, göç temizliğini yapmadan önce, sanırım Tolstoy’un fotoğrafı asılıydı. Ankara’da. Beyaz sakallı, görkemli ihtiyarın odadaki yabancı konuklara bilgece bakışlarını unutmak olası mı?” (s. 97)

Kökden’in denemeceliği iyidir, denemelerde konuyu orasından burasından genişletir Kökden, savını örneklerle güçlendirir, farklı disiplinlerden elde ettiği verilerle fişekler.

Liked it? Take a second to support Utku Yıldırım on Patreon!
Become a patron at Patreon!