Abdülhak Şinasi Hisar – Seyahat Notları ve Şehir Yazıları

Hisar mı şehirleri gezip yazıyor yoksa şehirler mi Hisar’ın içinden geçiyor yoksa Hisar mı yazıları gezip şehirleri yazıyor yoksa şehirler mi Hisar’ı yazıp gezileri tozuyor yoksa Hisar mı şehirleri yaşayıp tozuları yazıyor yoksa şehirler mi Hisar’da gezip yazıları tozuyor yoksa Hisar mı ne yapıyor yoksa şehir mi ne oluyor, kısacası Hisar bir an Bachelard modunu açıp mekânın poetikasını baştan yazarak mekânı zamanın peteklerine sıkıştırmaya çalışıyor, sonra şehrin iyiliğini hoşluğunu, kötülüğünü boşluğunu anlatmaya başlıyor. Gerçi kendiyle birlikte sıkıştırmaya çalışıyor mekânı, bir şehre dair gezi yazısı yazarken kendini gezip yazısını yazan kim var başka böylesi, bilmem, Hisar daha çok kendini çözümlüyor ama, kesin. 1930’ların Ankara’sına bakalım, Gar’dan çıkınca üç tepe görünüyor, taştan binalar sarmış, en yükseğinden aşağı kale burcu ve eski surlar iniyor şehrin eteklerine, yenileşmiş mahallelerden Evkaf, Cebeci, Yenişehir, Kavaklıdere, Çankaya ve Dikmen, diğer tarafta dağ mahalleleri, Keçiören, Etlik, bütün buralar geceleri ziya tarlasına dönüyor zira elektrikler yandı mı eski halinden eser kalmıyor şehrin. Elektrik mi bolartıyor, Hisar birkaç kere büyüyen şehrin nüfusunun hâlâ nasıl yetmiş bin olduğuna akıl sır erdiremiyor ama, söylediği gibi işte, alımladığı Ankara birkaç kez kılık değiştirdiğinden. Eski fotoğrafları, resimleri toplamalı Ankara Şehremaneti, ilk gelenlerin hatıralarını bir altın kitapta kayıt ve tesvik etmeli. İşin bir bölümünü Hisar yapıyor zaten de zamana daha sıkı bağlanmış bir metnin önemini dile getirerek kaygısını gösteriyor, değişimle silinmeyecek genişçe bir metin ve dahi genişçe bir insan lazım. Bir vazife daha, “şehirli”yi yetiştirmek lazım, yeni dikilmiş çam fidanına basmayacak, yaşadığı yere “aşk ve imanla” bağlanacak vatandaş, ey vatandaş, atların gezindiği yolları, otomobillerin geçtiği asfalt sokakları sev, koru. Kimin anılarındaydı o, öyküde miydi, kasabadan veya köyden gelmiş biri de hayret dolu gözlerle dolanıyormuş Ankara’da, gençten bir polis adamın önünü kesip arka sokaktan geçmesini söylemiş çünkü o yolu bürokratlar, devlet büyükleri falan kullanıyorlarmış, kırsaldan gelenin ne işi varmış yeni Ankara’da. O zaman kim sevecek, yeni Ankaralı kim olacak, tüccarlar, öğrenciler, burjuva. Sessiz tutacaklar şehri, Türk şehirlerinin en sevimli hallerinden biri huzur ve sükûn verici sessizlikmiş Hisar için, izdihamlı, kalabalık sokaklar ne kadar iğrençmiş! Tepelerinden bakınca da güzelmiş şehir, yığının yanında tek tük evler, ardından bozkır. Valla askerliği yaparken Mamak’ın tepelerinden bakınca içim kararmıştı benim, sırf binalardan da değil çünkü kafada siliyorum binaları, yine kafama sıkasım geliyor: çorak topraklar, tepe, düzlük, tepe, düzlük, tepe, düzlük, bozkır, aman ya rab. Zamanın ulaşımıyla ilgili de şu: “Burada, insanı gündelik bir göçebe hayatına mahkûm eden tramvay, vapur gibi müşterek nakil vasıtalarına ihtiyaç yoktur, nakil vasıtası otomobil veya otobüstür.” (s. 18) Yüz yıl olacak, zeplin bile zor toparlar artık şehri. Ankara’yla ilgili bölümde Hisar’ın öz kurcalamaları pek az, genellikle şehirle ilgili önerileri öne çıkıyor, misal Ankara’nın Gordion olduğu zamanlardan pek çok kalıt bulunmuştur, daha da bulunacaktır, sergilense a! Evet, şehrin yeni mahalleleri hoştur ama tarih kokan, efil efil tarih üfüren bölümleri de şöyle bir restore edilse, edilmese de hoş değil midir, eskiliği eleştirmeye lüzum var mıdır, hem asri hem tarihî bir şehir olarak Ankara o haliyle ne güzel şehirdir! Müzeler kurulsun, Yenişehir tarafları da doldurulsun binalarla, gelecek pırıl pırıl yaklaşırken şehir de hazırlansın bir güzel. “Ankara, Ankara, maşallah Ankara” diye kapıyorum bu bahsi, Atina’ya geçiyorum zira Hisar’ın hislene hislene getirip şimdiye dank diye bıraktığı geçmişini hüzünle andığı bölümler buradadır, ortalığı nostaljiyle doldurması da buradadır, hasılı bence Hisar buradadır.

İnsan böyle yorgun bir beyin ve yorgun bir gönülle kalınca, ‘Bütün bu üzüntüler sanki neye yarar?’ diyor. Şimdi yalnız hafif günler istiyorum. Hem tarihî hem canlı bir muhit içinde heyecansız bir alaka ile eski hatıralarımı duya duya gezinmek ve dinlenmek, zihnimi yormamak ve gönlümü üzmemek istiyorum.” (s. 35) Seyahatlerin düşünceyle denk gelmesinden bahsediyor sonra, “dünyanın kalbiyle kendi kalbinin bir renkte ve bir aşkta birleştiğini sezer gibi bir lezzet”, tutturulursa asıl seyahattir, daha fazlasını ister insan, daha fazla mekânla eşlenip oranın havasına suyuna dahil olur. “Bahtiyar odur ki kendisine, ‘Dünyada ne yaptın?’ diye sorulsa, âleme ve izanına karşı, ‘Yaşadım!’ cevabını verebilir. Fakat çok kerre dünyanın sunduğu hayat, yaşanmadan evvel tahayyül ettiğimiz hayata hiç benzemiyor. Bir ciddiyet tasavvur etmiştik. Yerine bir kargaşalık hâkim oluyor. Bir intizam ummuştuk. Yerine bin tesadüf kaim oluyor.” (s. 36) Ömrünü Galatasaray bahçelerinde tahayyül etmiş uzun zaman, metni kaleme alırken bambaşka bir yere vardığını duyumsuyor Hisar, bunun verdiği yorgunluk var, diğer yanda beklenmeyenin getirdiği güzellikler var, kısacası iki ayağın birden yere basmadığı bir yaşam onunki, sürüklenme ama yön verebilir en azından. Atina’yı ilk gördüğünde öyle şartlar içindeymiş ki yangın yerindeymiş gibi, gündelik ihtiyaçların peşinde, biraz da yılgınlıkla seyretmek zorunda kalmış, dolayısıyla Atina’yla uyuşup uyuşmadığını anlayamamış. Yıllar boyunca Selanik’i, Atina’yı tekrar gezmenin hayalini kurduktan sonra nihayet tekrar varmış oralara. Nice yerleri gördükten sonra. Belki beyhude yere. “Tesadüf bize asıl muhtaç olduğumuz aramak hırsından başka bir lezzet sununca, çok kerre, görürüz ki bunu bulmak için bu kadar uzak yollardan gelmeye belki hiç lüzumu yoktu!” (s. 37) Daha çok örnek var böyle, on numara beş yıldız. Ağır sentimental bir hava, aradığıyla bulduğunun farkından ikisini de tekrar inşa eden bir zihin, şeyleri tekrar tekrar inşa eden bir zihin, sürekli devinen bir zihin. Bir dostla sohbete gider gibi gidiyor Atina’ya Hisar, Galata’yı andıran Pire’den geçiyor, Atina’ya uzanan kıvrak yolu, Atina’nın alabildiğine göründüğü Likabet Tepesi’ni hatırlıyor. İlk kez görür gibi heyecanlı, gelecekte de aynı duygularla dolacakmış gibi, ömrü boyunca Atina’yı kaç kez görüp kaç kez duygulanacaksa hepsini bir âna sıkıştırıyor. Sevdiği dört beş yer var şehirlerde, oralara gidiyor, havuzdaki kazları yerinde bulunca seviniyor, bildiği ağaçları gördüğü zaman dostlarıyla karşılaşıyor gerçekten. “Demir temelli, taş çehreli şehirler ne kadar yavaş değişiyorlar! Bizim senelerimiz onlar için bir gün bile değildir. Mevsimden mevsime biz kuvvetlerimizi tüketiyopruz ve onların hâlâ gençliğimizdeki zamanları temsil ettiklerini görüyoruz. Her şehir, tarihinin bir hülasasıdır. Biz zamanın geçen dakikalarıyız.” (s. 43) Yanakis Pastanesi, Partenon, öyle bir huzur ki Akropol’e bakarken uyuyakalıyor yazar, ilginçtir, elektriğin Ankara’da yaptığını Atina’da göremiyor, ona göre şehir kendini güneşin doğuşuyla gösteriyor. Onca güzelliğine rağmen Atina’da bir arıza var, daha doğrusu Batı kültüründe, Hisar insanların yorgun argın evlerine dönmeden önce uzo içip muhabbet etmelerinde, yemek yemelerinde tam bir aidiyet hissedemiyor, onlarla kendini bir göremiyor yani, bunu da kültürel farklılıklara, örneğin müzikten dile tanış olmadığı ögelere bağlıyor. Kendi derinliğiyle ilgilidir, şehirle değil, şehri ne kadar sevdiğini gerek satırlardan gerek satır aralarından çıkarabiliriz ama şehrin yerine kendisini de koyabiliriz, aslında görme, sevme biçimini anlatır Hisar, şehir bunlar için bir nesne durumundadır adeta. Her yazısında nüvelerine rastlarız, Proust’un tonuna benzer bir ton duyulur alttan alta.

Nisan Erdem’le Beyza Ertem’e teşekkür, dört dörtlük iş. Hisar’ı sevenler bayılır bu metne.

Liked it? Take a second to support Utku Yıldırım on Patreon!
Become a patron at Patreon!