Erol Toy – Yazko’nun Öyküsü

“Yazko” her üyesinin eşit pay, hak ve söz sahibi olduğu ilk ve tek sivil toplum kuruluşu özelliğini hâlâ sürdürüyor Toy’a göre, incelenmesi gereken bir kurum. Ağzını her açanın savcılara hedef olduğu dönemlerde Yazko’ya pek kimse değinmemiş, neler olup bittiğini anlatmamış, Toy daha fazla sessiz kalmak istemeyerek bu güzel girişimin hikâyesini anlatmaya karar vermiş. 1970’lerde başlayan bir sürecin sonucu Yazko, o dönemde yaşanan kâğıt sıkıntısı, petrol fiyatlarının artması gibi pek çok ekonomik sıkıntıdan doğmuş. Aslında Yazko’dan çok 1980’lerin hikâyesi var kitapta, Toy sosyoekonomik ve politik problemlere daha bir eğilmiş, dayanışmanın saiklerini ortaya koymaya çalışmış. İyi de yapmış ama teraziyi kırıyormuş az daha, esas meseleyi paragraf yığınının arasına sıkışmış halde buluyorsunuz. Bir de noktalar var, dehşet. Virgül yerine iki veya üç nokta kullanmış Toy, arada numunelik virgülleri bırakmış. “Çünkü 1979 İran devriminin petrolü millileştirmesi, o günün dünyasında derin bir ekonomik bunalımın tetikçisi olmuş… Kafa, kasa ve depoları dolu ama, petrol yoksunu Avrupa ülkelerini bile, epeyce sıkıntıya düşürmüş… Irak’ın Batılı süperlere dayanarak İran’a saldırması bunalımı büsbütün yoğunlaştırmış… Ondan önce varili 9 dolardan işlem göre petrolün fiyatı bir anda 24 dolara fırlamıştı.” (s. 7) Her cümlede noktalar, noktalar, gözler kanıyor. Sabırlı olanları hoş ve biraz buruk bir serüven bekliyor ama gerçekten zorlayıcı bir okumaya yol açıyor bu.

Kuruluş aşamasında ve sonrasında Samet Ağaoğlu’nun oğlu Mustafa Kemal Ağaoğlu’nun büyük payı var, Yazko’nun maddi temelini Ağaoğlu Yayınevi atmış denebilir. Mustafa Kemal’in kardeşi Tektaş Ağaoğlu’nun Rusçadan yaptığı çevirileri basan yayınevi iki kardeş arasında çıkan sorunlar yüzünden 70’lerin ortasında kapanmışsa da Ağaoğlu’nun basımevi işliyor hâlâ, basılacak kitapların dağıtımını da Tekin Yayınevi üstlenince, üstüne SEKA’nın kâğıt tahsisi başlayınca iyi durumdaki yayıncılar biraz rahatlamış, orta halliler ve yeni girişimler umutlanmış. Bu noktada Toy dağıtım, basım maliyetleri ve ödeme biçimleriyle ilgili süreçleri açıklıyor, vadeli satışlar, gecikmeler, senetler derken yayıncılığın ne kadar riskli bir iş olduğunu görüyoruz, ödemeler geciktiği anda protestolar başlıyor, bir dünya sıkıntı. Yazko’nun son zamanlarında çok baş ağrıtacak bu durum, ardından devlet eliyle son darbe indirilecek ama daha var bunlara. Mustafa Kemal Ağaoğlu’yla anlaşılıyor, toplamda 11 kişiler başta: Asım Bezirci, Kemal Bilbaşar, Zeyyat Selimoğlu, Kemal Sülker, Bekir Yıldız, Pınar Kür, Ataol Behramoğlu, Bertan Onaran ve Afşar Timuçin, Erol Toy ve Mustafa Kemal Ağaoğlu. İlk sözleşmede müdürün ücret oranı dahi belirtilmiyor, gelir sağlandığı zaman kararlaştırılacak. “Yayın dünyasının düzenini ters yüz etmek” bu, çeviri ücretlerinden yazara kalan yüzdeye kadar hemen her değişecek, telif ücreti %30’lara, çeviri ücreti %15’lere varabilecek. Kapaklar Sait Maden’e emanet, diğer işler kooperatiftekiler tarafından ortaklaşa yapılacak. Basılacak ilk kitapların seçiminde tartışmalar çıksa da Kemal Bilbaşar’la Bekir Yıldız’ın kitaplarında karar kılınıyor, talep o kadar fazla ki basılan kitapların kurşunları dağıtılmadan bekletiliyor, Ağaoğlu depo sorununu çözerek kitaplar ve kalıplar için alan da yaratmış. Satışlar iyi ama eldeki senetler hemen nakde çevrilemiyor, baştaki harcamaların getirileri aylar sonrasına sarkmış. Dergi fikri bu ortamda ortaya çıkıyor, Memet Fuat’ın yayın dünyasına küstükten sonra geri dönüşü de aynı zamana denk geliyor. İlginç bir nokta, Yalçın Armağan’a göre Memet Fuat’ın dergiyi yönetmesini isteyen kişi Asım Bezirci ama o dönem Bezirci’yle başta Nâzım Hikmet’in şiirlerinin eksik, yanlış basılması konusunda tartışmalara girişmiş Fuat, başka pek çok konuda da zıtlaşıyorlar, atışıyorlar. Memet Fuat anılarında toplantı odasına girdiği zaman Asım Bezirci’nin etrafındakilere kendisini istemediğine dair bir şeyler anlattığını söylüyor, Armağan’ın söylemiyle Fuat’ınki çelişkili. Toy da hiç girmiyor bu meselelere, tartışmaların özünü de anlatmıyor, sadece Yazko’nun nasıl doğup öldüğüne değiniyor, aslında o kısımları da bilseydik hoş olurdu. Neyse, hangi kitaplar basılacak, hangi metinler çeviriye gönderilecek, hepsi konuşuluyor, tartışmalar tatlıya bağlanıyor. Yaşar Miraç’ın şiirleri, Bertan Onaran’ın çevirileri, Erdal Alova, İlhan Berk, Ahmet Oktay, Pınar Kür, birçok yazarın ve çevirmenin metinleri hızla, sırayla basılıyor, basım işleri tıkır tıkır yürüyor. Bu sırada yönetim kademesinde değişiklikler oluyor, yazı çizi işlerine yoğunlaşmak isteyenler görevlerini bırakıyorlar, yerlerine hemen yenileri geliyor. Eray Canberk’le Adnan Cemgil iki örnek, boşalan sandalyeleri dolduruyorlar hemen. Tam o sırada 12 Eylül, fırtına. Daha uzun ömürlü olabilirmiş Yazko, homurtular ortaya çıkmasaymış yapılacak çok şey varmış. Yazko Ödülleri’ni düzenleyebilmişler en azından, deneme, roman, öykü yarışmalarında başarılı bulunan metinler kitaplaştırılmış. Çok başarılı bir yayın politikası gütmüşler aslında, her şey şeffaf, iş bölümü problemsiz, maddi meseleleri Ağaoğlu sırtlanmış, bir yere kadar güzel gelmişler. Dedikodulara da kulak asmamışlar başta, bazı yazarlar kötü veya sakıncalı gördükleri metinlerini Yazko’ya “kakalamışlar”, kooperatif her önüne geleni üye yapan bir kurum haline dönüşmüş, kitabını bastırmak isteyenler koşa koşa üye oluyorlarmış, böyle şeyler. Yazko’dan pek az kitap okudum ama niteliksiz bir şeye rastladığımı hatırlamıyorum, zaten seçici kurulda iyiye iyi, kötüye kötü denirmiş. Çatlak bir tanecik ses çıkmış, ilginç bir olay. Bir gün Işıl Özgentürk gelmiş, Marmara Üniversitesinde okuyan Kemal Kale’nin üyeliğini önermiş. Ozanmış Kale, günleri sayılıymış, o güne de yayımlanmamış şiirleri. Üyelik tamam, şiirler Refik Durbaş’ın ve Abdülkadir Bulut’un onayını almış, basmışlar. Başka bir gün Arif Damar çıkagelmiş, “hiç tükenmeyen ‘barikat’ öfkesiyle” yönetim odasına dalmış, kitabın hangi değer ölçüleriyle yayınlandığını sormuş. Üye denetiminden bahsedilmiş ama yetinmemiş Damar, üstelik şiirleri okumamış da. Okuduktan sonra öfkesini bir anda yutmuş, keyifle okumuş kitabı. Toy’un nadiren verdiği yaşantılardan biri bu, kim bilir daha neler oldu da anlatmadı.

Yazko’nun diğer dergileri çıkıyor arka arkaya, satışlar iyi, nakit para geliyor ama kitapların maliyetlerini karşılayacak gibi değil. Erhan Bener’e gidiyorlar, Bener açık yüreklilikle Yazko’nun ömrünün uzun sürmeyeceğini ama son kurşunu atmaya biraz daha zaman olduğunu söylüyor. Marcellos da Vinci’nin on numara maceralarını anlattığı metni de Yazko’dan çıkmıştı, iyiydi diye hatırlıyorum. El konmamıştır ona, dönemin gelişmelerine eleştirel bakışlar vardı ama bir gezginin gözünün kendilerine dikildiğini anlamamışlardır muhtemelen. Başka kitapları alıyorlar, dergiler toplanıyor, Yazko’nun işi iyice zora giriyor. Son toplantılarda tansiyon oldukça yüksek, üstelik fikir ayrılıkları da ayyuka çıkmış iyice, kopma ânı Ağaoğlu’nun istifasıyla yaşanıyor. Can Yücel’in ağır konuşmaları, diğer üyelerin tepkileri yayın politikasına dair fikirlerinden ötürü eleştirilen Ağaoğlu’nun canına tak ediyor, istifayı basıp Yazko’dan tamamen kopuyor. Kooperatif bir süre daha varlığını sürdürüyor, ekonomik sıkıntıdan kurtulmak için başka bir yere taşınıyor ama İsmail Kahraman, Kemal Unakıtan gibi o dönemlerde ANAP’ın vekili olan isimler Yazko’nun bulunduğu binayı boşalttırıyorlar. Bir devrin sonu. Arada Erol Simavi el atmasa daha erken kapanacak belli ki, Ağaoğlu’nun ayrılışı zaten kötüye giden durumları iyice kötüleştirince başka çare kalmamış, tanıdıkları patronlardan yardım alarak ayakta kalmışlar bir süre. Dağıtım ağları iktidarca kesilmiş, bulunan çareler de derman olamamış zaten, sonrası öyle.

Pek doyurucu değilse de hikâye iyi, Toy en başından beri parçası olduğu güzel bir oluşumu anlatıyor. Meraklısı okusun.