“Kısa” tamam, çoğu “tuhaf” değil. İstanbul’un gelmişi geçmişi. Surların çöplüğe dönmesi, bilmem kimin bilmem nerede yaptırdığı çeşme, ilginç ilişkiler, gidiyor böyle. Anma çabası biraz da, bir yerlerde kaydı olsun şehrin, kaybolmasın kökleri. “Bu şehir yıllarca, büyük sermayelere, liberal ekonomilere, ‘uydu kent’ kompozisyonlarına açılarak ezildi, büzüldü, büyüdü, aşırı kalabalıklaştı, işin içinden çıkılamaz hâle sokuldu. Tarihi varlıklarının pek çoğu unutulmaya, bakımsız kalmaya mahkûm edildi. Kuşkusuz bu durumun yaratılmasında ve sürdürülmesinde, içinde yaşayan insanların da etkisi büyük oldu, İstanbul yıprandıkça yıprandı, her yeri beton azmanlarla dolduruldu. Yüksek bina yapılmasına izin verilmeyen tarihi bölgeler bile, bu kez ‘daha kısa boylu çirkin yapılarla’ dolduruldu.” (s. 9) Dikilecek ucubeye onay çıksın diye ilçelerin sınırlarının değiştirildiği bir şehir, şimdi Sazlıdere’ye yapılanlar ortada, Bizans zamanıyla ilgili bir şey diyemem ama yakın tarihte itinayla mahvedilmiş, mahvedilmeye devam edilen bir şehir İstanbul. Bizans ve Roma yapılarının korunmaması bir yana, Romalıların kendilerini temsil ettiği için gurur duydukları meydanların yok edilmesi diğer yana, tepedeki adam şehre ihanet ettiklerini söyledikten sonra iş bitmiştir. İstanbul elli yılda kentsel hafıza alanı haline gelen yapılarını bile kaybediyor, bundan sonra kitaplardadır. Hatta Google’da, çocukluğumu 2017’den kalan sokak görsellerinde bulabiliyorum anca. Bir hafıza anıtı olarak Google. Öykü çıkar bundan. Uzunca, acıklı.
Çok şeyler olmuştur, İstanbul çok şeyler görmüştür. Yangınlar, depremler, sultanlar, filler, Vikingler. Hürel’in uzmanlık alanının dışında pek bir şey yok ama, Antik Yunan zamanından hemen hiçbir şeye rastlamıyoruz mesela. Kişisel bir çaba yani, yazarın bildiğince. Neler olmuş, Atatürk tramvaya binmiş, Dolmabahçe’nin önünde inerken biletçi Mahmut’un soluğu tutulmuş. Akla Churchill geliyor tabii, şu, çok büyük ihtimalle şehir efsanesi. ChatGPT bu Mahmut’un hatıralarında Harp Okulu öğrencisi olan Mustafa Kemal’in tramvay kullandığına dair veriyi sunuyor ama kaynakça istediğimde, cık. Yıllar sonra o genç subay adayının Atatürk olduğunu söylemiş Mahmut, hikâye bu haliyle doğru olsa bile kitaptaki versiyonu üfürme gibi duruyor. Galata Köprüsü’nün korkuluklarının kopmasıyla çok sayıda insanın boğulduğunu Refik Halid Karay da anlatır, Minakyan Tiyatrosu’nun olayı oyunlaştırdığında sansür garabetine uğraması cabası. Şehrin döküldüğü çoktur, büyük savaşlar sırasında da belediyecilik cortlamış, tepelerdekileri eleştiremeyen gazeteciler belediye hizmetlerinin yetersizliğini günler boyunca yazarak içlerini soğutmuşlardır. Tramvay gelmez, ışıklar yanmaz, bilmem hangi caddedeki çukur yüzünden topuklar kırılır falan. Elektrikli tramvay buradan önce Selânik’te kullanılmış çünkü II. Abdülhamid yangından çok korkarmış, Fevzi Çakmak’ın kıyılardaki yapılaşmayı güvenlik gerekçesiyle yirmi yıl boyunca baltaladığı iddiasının yanında gerçek bilgi. Şimdi bazı bilgiler aşırı uçuk geliyor, teyit etmek için araştırmak lazım zira Hürel kaynakça vermiş ama hangi bilginin hangi kaynakta yer aldığını belirtmediği için yüz farklı kaynağı taramak gerekiyor. IV. Murad millete arkebüzüyle sıkar mıydı, halk öfkelendiği için adam öldürme hobisi günde sadece on kişiyle “sınırlandırılmış” mıydı bilmem ama bizim burada bir ev var, iki katlı, müstakil, hayvan gibi de bahçesi, Galipbey Caddesi’nin sahildeki ucunda, sahibinin mafya babası olduğu söyleniyor, kedilere köpeklere insanlara falan ateş edermiş. Haberlere çıktıydı akli dengesi bozuk diye. Tam o evin önünde durup adalara bakıyorum haftada iki üç, sigara içiyorum, beni kıçımdan vurmamasını umuyorum adamın. Zalimliğinden ötürü milleti vurmuş olabilir mi IV. Murad, olabilir, peki günlük adam öldürme sayısının sınırlandırılması mümkün mü, hayır, zalimliği bu olayın gerçekliğine destek mi, Hürel’e göre evet ama o kadar havada kalıyor ki bu iddia, hurafelerin yer aldığı parçaları doğrudan geçesim geldi. Mesela vatandaşlar patlıcanla domatesi ilk gördüklerinde gerçekten zehirli olduklarını düşünüp süs bitkisi olarak kullanmış olabilirler. Ejder meyvesini ilk kez görsem aynı kaygıya kapılırdım, o kadar kuçikuçi bir şey asla gastronomik fikirlere yol açmaz, aksine dokunmamam gereken dünya dışı bir canlı olduğunu düşündürürdü. Gerçi hâlâ öyle düşündürüyor, ejder meyvesi yemekten imtina ediyorum kendimi, gördüğüm zaman o meyvenin ne olduğunu söyleyip uzaklaşıyorum, ses tonumdan neler hissettiğimi anlıyor insanlar. Galata’dan yukarı çıkamazmış haddini bilmeyenler, kadınlar rahat rahat dolanabilirlermiş 20. yüzyılın başında, her yer şıkır şıkır olduğu için rahatlık vardır sanıyorum. İstanbul’un nüfusu İkinci Dünya Savaşı zamanında uçmuş, Bulgarya’dan falan gelen Türkler doldurmuşlar şehri, öte yanda terk edeni de çokmuş çünkü iş olanakları, yaşam standartları filan. Yangınlar felaketmiş resmen, mahalleler çatır çatır yandı mı konut sorunu, evsiz kalan insanlar geçici olarak devlet kurumlarına yerleştirilirlermiş, vakıfların binalarına. Ne var başka, babalarla kızları Beyoğlu caddelerinde rahatlıkla dolanırlarmış ama Yıldız’a yakın olan Beşiktaş ve çevresinde gezinmeye izin yok. II. Abdülhamid’le ilgili bir dünya bilgi var, çoğuna internette rastlanabilir. Islahat’tan önce tahta paletler kullanılırmış çan yerine, kiliselere metal çanlar takılmış, Üsküdar’dakiler hariç. Bursa’ya İstanbul’dan yazı gitmiş, top patlayacak da millet iftar açacak ama ses az duyuluyor, çözüm ne ola? Çok barut değil de sıkışık barut ses çıkarıyormuş, Tophane-i Amire’den böyle bir cevap. Şeyh Şazeli kahvenin piriymiş, bu sebeple 20. yüzyılın başına kadar kahvecilere Şazeli’nin isminin yazılı olduğu levhalar asılırmış. Birtakım şehzadeler kumara dalmışlar, bazıları Beyoğlu’nun ortamlarından toplanmış, padişah çocukları maşallah dört dörtlük yaşamışlar. Sırf şehir de yok bu arada, sefer mefer bir şeyler sızıyor: ordu yürüyor, beygirleri askerleri gayet intizamlı. Sonra birileri kaçmak istiyor çünkü intizamdır, şehitliktir, adam yaşamak istiyor. Ama kaçamaz, merak ettiğim bir şeydi de memnunum ben de öğrendiğime, ordu çemberinin biraz dışında eli topuzlu süvari çavuşları gözlüyorlarmış, kaçmaya çalışanın kafasını kırıyorlar valla. 1926’da dört araç var toplu taşıma namına, gayet yetiyormuş. 1940’larda bir yerlerden otuz araç getirilecek, ulaşım yine ucuzlamayacak zira burnumuz boktan bir türlü kurtulamamıştır, her zaman memleketin üzerinde dönüp dolaşan kara bulutlar vardır. Kim demişti ya, yurt dışına taşınan bir arkadaşım geçen dedi: “Oğlum ben iki haneli maaş zammını dünyanın her yerinde aynıdır diye biliyordum, enflasyon uçmuyorsa neye zam yapsınlar o kadar?” Menderes bir yerlerde bir şeyleri yıktırmış tabii, onların hikâyeleri var. Kolayca yıkılanın önemi var mı acaba, kaybolduğu için mi sallamıyorum bilmem, binlerce eser yok edildikten sonra insanın umuru kalmıyor belki. 1934’te İstanbul’da elektrikli asansör üç tane var. Abdülmecit bir gün aniden Babıali’ye gelip esir ticaretini yasakladığını söylüyor, ticaret biraz daha gizli yapılmakla birlikte aynen devam ediyor, “padişahın yasağı üç gün sürer” diye bir kanı var halkta. Osmanlı’da saat inanılmaz sevilirmiş, 1680’lerden itibaren elçidir, heyettir, tüccardır, gelen kim varsa yanında mutlaka satılacak veya hediye edilecek saat getirirmiş bir sürü. Yaşamını Bizans’ta sürdürmeye karar veren Selçuklu beyi: Melik Konstantin.
Alıntıyla bitireyim, kitabı tavsiye etmeyeyim çünkü öyle aman aman öyküler yok, en azından benim için. İlgilenen düşünsün artık. “Padişahlara hediyeler takdim edilmesi, özellikle yabancı ülke elçilerinden gelen çeşitli armağanların sunulması eski bir gelenekti. 19. yüzyılın sultanlarından Abdülaziz’e, İtalya’daki Papa’dan çeşitli hediyeler gelince, bunun karşılığında Papa’ya da ne tür hediyelerin verilmesinin uygun olacağı konusunda, Roma sefareti İstanbul sarayından bilgi istemişti. Sultan Abdülaziz’in göndermek istediği bazı mücevherler bu nedenle, Paris’ten satın alınmıştı.” (s. 73)











Cevap yaz