Golding’in şımarıklığı artık, diğer metinlerinin uzağından yakınından geçmez, yine de yazarın şımarma yetisini göstermesi açısından önemlidir. İlginçtir de, “şımarma metni”nden pek bir şey beklemeyince yazarın keyfe keder yazdıkları, eh, kabul görebilir ama kıyasla düşüklük tam bir düşüklük de olmayabilir, Wilfred Barclay’in alkolle yıkadığı zihninde savrulmak eğlencelidir mesela. Tekerlenmeden düşünebildiği zamanlarda tam olarak ne yaşadığını anlatabilir Barclay, metnin sonlarına doğru, yoksa baştaki o atlamalar zıplamalar bilincin işleyemediği boşlukları sezdirir de tam olarak neler döndüğünü, işte, anca sezebiliriz. “Bu bir biyografi değil. Ne olduğunu da pek bilmiyorum zira ne olduğunu hatırlamadığım devasa boşluklarla, hiçbir şeyin olmadığını hatırladığım başka birtakım boşluklar var. Bu durum, bu kâğıt yığınına belli bir tutarlılık kazandırma teşebbüsü açısından yeterince kötü değilmiş gibi, içinde bulunduğum durumdan ötürü Lesvos ve Johnny’den sonraki aylar da yarım yamalak.” (s. 132) Okuduğumuz metin tam değildir, Barclay seyahatleri sırasında peçetelere, kâğıt parçalarına, arabanın camlarına yazmıştır yazacağını, bir araya getirdiğinde ortaya çıkan toplam neyin toplamıdır bilinmez ama başından sonuna bir bütünlüğü vardır. Olmasa da. Bütünlüğü sırf noktalama işaretlerine borçlu olup olmadığımızı düşünüyorum, bir şeyin bittiğine dair emare tamam da başladığına dair ne, yok, başlık veya künye, ithaf, bilmem ne, sonra bir yerinden giriş metne. Lesvos’tan girsek de olurdu, zaman çok akışkan olduğu için başı sonu yokmuşçasına bir metin, Johnny yerine bir başkası da olabilirdi ama iki yazarın tokuşmasından da neler çıkar, hikâyenin en eğlenceli diyalogları. Rick Tucker’dan, yıllardır peşinde olan akademisyenden kaçarken yolu bir ara adaya düşmüştür, karşısında Johnny’yi bulmuştur Barclay, metinleriyle ilgili konuşurlar, Barclay’in köpek almasıyla ilgili, yani biraz yerleşiklik fena olmayacaktır ama Tucker’dan kurtulmak hiç kolay değildir. Romanın başında çöpleri karıştırdığını görürüz, Barclay’in kafası yine güzeldir ve kunduz sanır adamı, yazılarını çöpe atmaktan o an vazgeçer. Silahını çıkarıp ateş etmesi, hah, Tucker’a boyun eğdikten sonra katakulliyle kendi biyografisini kendi yazacağını söyleyince adamın çıkardığı tüfeğin aynısı olsa başlangıçla son birbirine cuk diye otururdu. Yılmaz’ın zorbaladığı, silahı çıkarıp çat diye ateş eden arkadaş Tucker’dır işte, gerçi bu akademisyen bozuntusu yalan üzerine yalan söyleyerek yaklaşmaya çalışmıştır, Barclay’in kızını baştan çıkarmak için yapmadığı kalmamıştır ama istediği yakınlığı bir türlü sağlayamaz, bir de kazığı yiyince takıntı haline getirdiği adamdan, sonuçta yıllar boyunca süren takip öyle bitemezdi. Tucker hikâyedeki en “normal” karakter olabilir, takıntısı sıradan takıntıdır, başka da aşırılığı yoktur Barclay’e kıyasla. Yazarın ailesi, arkadaşları da en az kendisi kadar uçuktur anlaşıldığı kadarıyla, boşanma sırasında her şeyi bıraktığı eşiyle iletişimi koparmaz, uzaktan uzağa haberleşirler, ta ki Liz kansere yakalanana kadar. Yine bir berraklık ânı: rengi solmuştur Liz’in, sevgiye dair hatırladıklarını yıllar sonra ortaya çıkarır, eşiyle vedalaşır. Bir anlamda. Haksızlıktır, Barclay atmışlarına gelesiye canavar gibi içmesine rağmen dünyayı dolanmaya devam ederken Liz’in zamanı kalmamıştır artık. Boşlukların birinde yine eveleyip geveler Barclay, belki boşluğun ötesiyle berisinde geveler de ortası metne girmez, ayırmak güç, bir sonraki uyanışında kızından öğrenir Liz’in öldüğünü. Mezar taşına yazmaya devam edebilirdi, boş yüzeylerden farklı değildir.
Tucker bir ara hayatını kurtarır Barclay’in, matrak olay. İsviçre’de mi, İtalya’da mı, bir yerde gezintiye çıkarlar, bu arada Sicilya’yı gördüm de yazayım: ufukta mantara benzeyen bir bulut var, atom savaşlarının ortasında mı kaldı Barclay, gördüklerinin ne olduğunu da anlamaz ama ölmeye hazırdır, ölüm üzerine düşünmüştür de kaleme almıştır çoktan. Bomba değil de volkan, en azından havaya uçmayacak ve sarsıntıların sebebini hareketlerine bağlayabilecek, dünyayı yerinden oynattığını düşünecek kadar benmerkezcidir bazen. Kendine bakış atmaz mı, o kalabalıkta ne gördüğünü anlamak zor. Sürekli bir kaçış hali, devinim, mitolojiden fırlayan karakterler de çıkar karşısına bazen. Uyanış anlarından birinde kilisededir, ışığın engellenmesi için yerleştirildiğini düşündüğü vitraylara bakar, vitraylarla ilgili uzun uzun düşünür, vitraylar bütün yaşamının odağına yerleşir o ara. Biçimlerden erdiği yerlere şu an eremem, devam, İsa’nın gümüşten yapılmış yekpare heykelinin önü: “Belki İsa’ydı. Belki de bu parçaları miras yoluyla devralıp sadece ismini değiştirmişlerdi; uzun adımlarla yürüyen yeraltı tanrısı Pluton’du, Hades’ti. Şehvani duygular bedenimin üzerinde kımıl kımıl gezinirken orada ağzım açık öylece durdum. O kısacık tahripkâr anda tüm erişkin yaşamım boyunca Tanrı’ya inanmış olduğumu fark ettim ve bu bilgi de bir Tanrı tasavvuruydu. Korku, kemiklerimin içindeki iliklere kadar nüfuz etti. Etrafım sarılmış, batağa saplanmış, kafam allak bullak, neredeyse hepten helak olmuş, tekmil bağnazlığın içinde sürüklenerek, ağzım açık, çığlık çığlığa, üzerime işenmiş, üzerime sıçılmış bir halde Yaradan’ımı bildim ve yere düştüm.” (s. 142) Felç geçirmiştir, hastaneden hemen salmazlar Barclay’i, doktorunun telaffuzuyla eğlenecek kadar zaman bulduktan sonra yallah yola. Hawaii’ye gittiği zaman oraların yarısının Halliday’e ait olduğunu duyar sağdan soldan, yine kaçmak zorunda kalır, sanki peşinde tazılar varmışçasına yer değiştirir, mektup adresini dünyanın öbür ucunda bir nokta olarak gösterip oraya gider veya başka bir yere, şaşırtmaca konusunda ustadır yazar, Tucker’ı peşinden düşürmek için elinden geleni yapar. Öğrenecektir ki sıradan bir akademisyen olan Tucker’ın finansörü Halliday’dir, adamımızla ilgisi nedir bilmem ama tutkuyla arası iyidir ve nerede tutkuyu görürse destekler, haliyle Tucker’a kaç para verdiği bilinmez ama Tucker’ın eşi Mary Lou’yla birlikte olması, bedeldir belki, araştırmalarını sürdürmesi için Tucker’ın taş koymadığı bir mevzu belki. İtalya’da Mary Lou akıl çelici rolünü iyi oynar, Barclay biraz olsun düşse düşerdi ama “bir ip kadar ilginç” bulur kadının zihnini, kapılmaz. Hayat kurtarmaca neydi, paragrafın başında kaldı öyle: yürüyüşe çıkarlar, Barclay sisin içinde kaybolmamak için etrafına iyice bir bakar, Tucker durmadan konuşurken dikkati dağılır ve korkulukla birlikte devriliverir. Uçurumdan aşağı, öldü diyebiliriz, ölüler saçmalamaya devam edebiliyorsa. Kollarını bacaklarını bir yerlere takmayı başarmıştır, bitkilere tutunur ama asıl desteği ensesinden sıkı sıkıya yakalamış Tucker’dan alır. Sisli havada tepelere yürümek Tucker’ın hilesi midir, yıllar sonra dile getirecektir Barclay, Tucker o kadar da deli olmadığını söyler, ama, kim bilir, her şeyin havada kaldığı bir hikâyede her şey mümkün. Marakeş’te kaçıp gitmiş Barclay, Tucker öyle söylüyor, Barclay Marakeş’e hayatında hiç gitmediyse o adam kimdi? Hav hav! Ciddi olarak konuştukları son seferde kararlaştırırlar artık, Barclay kararını vermiştir, biyografisini Tucker yazacaktır. Köpeklerin anlaşması, köpekle efendinin anlaşması, Barclay başkalarıyla konuşmalarında havlar ara sıra, davranışı sorgulanmaz, Barclay her an havlayabilecek biridir. Kâğıt adamlar olmuşlardır artık köpek olmanın yanında, yaşamı kâğıda dökecek ve yaşamı kâğıda dökülecek insanlar. Tucker tetiği çekti mi acaba son sahnede. Roman fikrini çaldı mı Barclay, çok tutan romanlarından birinde kullandığı fikri başka bir yerde duymuş veya görmüştü, tabii affedildi çünkü muhteşem bir metin koydu ortaya. Tucker’la Mary Lou’yu da yazdı yıllar içinde, kendini onların yanına huysuz bir ihtiyar olarak koydu, o roman da sattı herhalde. Bilemiyorum, metni okurken aşırı dalgalı bir denizde astronot kıyafetli biriydim.











Cevap yaz