Faruk Ulay – Üç Parça Toprak

“Terra Incognita”. Kıkırdaşan iki kız semaverin içine gizlenmiş, fırının arka kapısından sızan mekanik sesler bu kızların kıkırdamaları, bastonunun ucu çivili bir ağa torunlarının peşinden koşmayı seviyor. Metnin ortasında koca bir yarık, çividen fırına geçiş belirsiz, metinlerdeki çoğu belirsizlik gibi bir belirsiz, belirliliğe karşı çıkar gibi bir belirsiz, içkili yolcuların otobüsten inip bisiklet pompasıyla şişirilmeyi bekleyen lastiklerle beklemeleri gibi belirsiz. Bazı metinler belirli, vitrinlerde kiralık kat ilanları, kilitler takılmış, beyaz gömlek ve lacivert kravat bir sürü insanın bedenine uyuk, dükkânın önünde sıraya girmiş birçok bedenin vitrine uyduğu gibi. Ayrıkotları fışkırabilen her yerden, terk edilmiş fabrikalar, yine gözlemciler orada olması gerektiğini metinden alan nesneleri gözlemliyorlar, el yapımı çömleklere bakıyorlar, makineler çalışır bırakılmış da gözlemcilerin parmaklarını ısırıyor. Güvercinler dünyanın en sezgili hayvanları, tedirginlikleriyle meşhurlar, her biri ayrı ayrı güvercin oldukları için ekleri çoğul. Silahlar patlıyor, balkonlarda ışıklar sönüyor, çığlıklar geliyor dışarıdan, birileri ölüyor, öldürenler biliniyor ölülerden de fazla, kimse ölüsünü öldürenden daha iyi bilmiyor. Hem kendi ölüsünü hem tanıdığı ölüsünü, yine kendilik. Farlar kırılıyor, bakılacak yer kalmadığı için insanlar öfkeli, ışığın başka yerde kırılmasını istiyorlar. Işığı dışlamak. Arsalarda açık bırakılmış kireç kuyuları, başarısız evlilikler, başarılı evlilikler, sinir küpleri, kır çiçekleri infilak etmek için uygun kişileri bekliyorlar, bunlar bedenler vasıtasıyla var olabiliyorlar, var oldukları zaman bedenlerden kurtularak bir başlarına sürebilmeyi istiyorlar, ölümler hiçbir işlerine yaramıyor. “Gemileri batıran fırtına, deniz trafiği karadakine yeğlendiği gün patlıyor. Bir kadın, can yeleğine sarılmadan önce pabuçlarını çantasına koyuyor. Dipten gelen çan sesleri buradan duyuluyor.” (s. 15) Namusları temizleme malzemesi satan dükkânların kapılarını kadınlar içeriden tutuyorlar, dışarıda eli taşlı onca erkek, taşlasalar neyi taşlayacakları belli değil çünkü kadınlarla namusları temizleme malzemesi satanlar yan yana, kapıları tutanları taşla kırmak malzemelerin satılmamasına neden olacak, taşları fırlatmak ellerin bomboş kalması, tam bir çıkmaz. Süreklilik yoksa devrim yok, süreklilik sağlansın diye sürekli yumurta atanlar bunlara, yumurta atmak için sürekli yumurta alıyorlar ve leylaklar o sene de açmıyor, başka tür süreklilik, leylak açtıktan sonra devrimlerin süreğen hale geleceği malum. Işıklandırma karanlığı yok ediyor, çocuklar erken yatmaya alışmışlar ama kamp yerinde jeneratör gar gar çalışırken çocukların bir türlü uyuyamadıkları görülüyor. Dönen bir kürenin üzerinde durmak, durmadan dönen aklın durması, ölümü sıkılmadan beklemenin yolları. Sözcükler gerçekleri saklamak için icat edilmiş, 24 numaralı metin. Epizotlardan 99 parça, eksiği kitabın tamamında.

“Terra Damnata”. General masada, elektrikli daktilosunun başında anılarını mı yazacak, savaşı kazanıp kazanmadığını hatırlamadığı için donup kalmış. Yaşlılık. Önemsizlik, kimler kazandıysa çoktandır yaşamıyorlar. “Açık mekân kapalı mekânla çekişiyor. Didişme ve yiyişme hareketli mekânlar arasında. Asansörler yerlerini yürüyen merdivenlere bırakmakta. Dikey yol alışların ömrü kısaysa da ceremesi fazla. Sarışın kadın, çevresini almışlara, ‘Her yanı kapalı kutular beni bayıyor, ya sizi?’ diye soruyor pabucunun ince topuğunu sıkıştığı yerden kurtarmaya çalışırken. Çantasındaki telefon çalmadan duramıyor. Merdiven yürüyeceğine koşarak geliyor, kadını kapıp gidiyor. Bu sırada birileri asansör boşluklarına düşüyorsa da konuşulan, kadının gittiği yer oluyor.” (s. 48) Erkekliğin bir alet olmadığını söyleyen kız son nefesi duyuyor, erkek ölürken yüzünde deri maske, sessiz gülebilmek için erkeği üstünden atıyor kız. Ders yurttaşlık bilgisi, öğretmen kâğıdın ne olduğunu soruyor, öğrencinin cevabı: anayasanın hammaddesi. Yazar olmaya hevesli biri kalemle kâğıttan bahsediyor, kızın teki makine olduğunu, güzel kokanlarına denk geldiğini söylüyor. Bir öğrenci uçak yapıyor, daha fazla cevap gelmeyince uçuruyor veya uçurmuyor, metin orada kesiliyor çünkü anlık bir kırılımı gösteriyor anca, fazlasında çatırtı duyulacak. İnce camı yavaşça kırmak. Namluyla burun buruna gelenlerin zihinsel kurtuluş yolları ölmekle ölmemek arasında bir ölmeklik fark olduğunu düşünmek, böylece öldükleri zaman başlarına ne geldiğini iyi bilecekler, ölmedikleri zaman başlarına ne geldiğini iyi bilecekler. İmgelemin ne olduğu sınıfta soruluyor, öğrencilerin cevapları: Mars’a gitmek, zil çalınca evde olmak, zili çaldığımızın evinde bulmak aradığımızı, zil çalana kadar kimsenin çişinin gelmemesi. “Uzaklarda dolaşmak tehlikeli. Uzağın çekimine kapılıp sınırların ötesindeki topraklara uzanıldığında ufuk çizgilerini örgü yünü niyetine kullanmak üzere toplayan insanlarla karşılaşılıyor. Sigaraların yakılabilmesi için verecek bir çakmakları olmadığı gibi ateşin ne olduğunu da bilmiyorlar. Bilgisizlikleri yüzlerine vurulduğunda sinirleniyorlar, bellerindeki şişeleri çekip uzaklardan gelmişlerin üstüne yürüyorlar. Ateşten habersiz olmalarına karşın dumanı biliyorlar. Şişleri saplamadan önce, ‘Dumanın ağırlığı var mıdır?’ diye soruyorlar.” (s. 57) Nükleer santrallerin bahçelerinde otlayan koyunların etleri yumuşak, derinlerde bir yerde olanlar toprağa elbet varıyor. Zaten toprağa ne varmıyor, döngüde herkesin yolu en az bir kez topraktan geçiyor. Tarlaya mayın ekilince ölüm biçimi yakın demek, biçecekler, mayınlar yıllar boyunca kalkmayacak ve ekenlerin çocuklarını öldürecek. Kadının biri kondüktöre biletine bakıp bakmayacağını soruyor, kondüktör oralı değil. Kadın birkaç kez dikkat çekmeye çalışıyor çünkü para vermiş, kondüktöre verdiği paranın karşılığını gösterecek, belki serseri olmadığını, kondüktör hareket etmek üzere olduklarını söyleyince aradığı cevabı bir türlü bulamayan kadın trenden iniyor. Tren miydi o, istasyondan çıktığına göre evet. Elektrik trenin geçmesi için halk bekliyor, elektrikli trenin ne olduğunu askerlerden başka kimse bilmiyor, tıpkı internetin ilk versiyonunu kullanan askerlerin aslında ne kullandıklarını bilmemeleri gibi. Bilseler ne, o zamanlar kapalı sistem. Sözcükler açık sistemde birbirlerini fişteklemeyebilirler ama manzaraları oluştururlar. Bir sözcüğün oluşturduğu manzaraya başka bir sözcük girdi mi sahne hemen değişiyorsa ne beklemeli okur, anlamı hiç gelmeyeceği yerden gelsin diye çağırmayı mı, derinlik diye yüzeye bakmanın tersini mi, elektriğin ne olduğunu bilmeyenlerin elektrik hakkında düşünmesini mi, sessiz harflerden cümle kuranların hiç duyulmadıklarını düşünmeleri gibi hezeyana kapılmayı mı, böylece bir cevap mutlaka gelir de rahatlar insan bunca içli dışlı bükey metinde. “Alıngan kişiler olarak tanınmamak için aldırmamak istiyorlarsa da suratlarını asmadan duramıyorlar. Her yanlışın bir affı olması gerektiğinde hemfikirler ama kimsenin affetmeye yanaşmamasını anlayamıyorlar. Yanlış yapmamaya çalışıyorlar, yaparlarsa özür diliyorlar. Özürleri kabul edilmiyor. Her özrün daha kolay yapılacak yeni bir yanlışa yol açacağını söylüyor özür diledikleri kişiler. ‘Bağışlanmazsak yaptığımız yanlışı düzeltmeye kalkmayacağımızı biliyorsunuz değil mi?’ soruları cevapsız bırakılıyor. yanlışlar içinde yaşamak zorunda kalıyorlar. Kızmıyorlar, alınmakla yetiniyorlar.” (s. 72)

“Terra Infirma”. Kurtlar iniyor, tüfeklerle çıkıyor avcılar, her şey güzel, her şey neşeli. Namluların ucundaki parıltılar kurtları ortaya çıkarıyor, kurtlar birbirlerini vursunlar diye avcıları ateş etmeye zorluyor. Anımsanmamaktan korkanlar mı istiyorlar ölümsüzlüğü, yaşarken anımsandıklarını nereden biliyorlar, eve döndüğünde bir tabak çorbada kendini göremeyen adam caddelerin kokusundan nasıl kurtulacak, önündeki güzelliği yıkmadan. “Yürüdükçe terliyoruz. Köpekler bizden düşen damlaların peşinde. Barajlar balçık çukurları. Hızlı üremenin sonu kuraklık.” (s. 86) Helikopterle haber peşinde koşanlar bazı şehirlerde suçların kendi irtifalarına geldiğini keşfettikleri zaman dehşete düşüyorlar, belki bir silahla aşağı indirebilirler her şeyi zira yukarıdan hiçbir şey birbirine bağlıymış gibi görünmüyor. Havayı kuşlar karartıyor, kısa metinler amorf manzarayı taşıyor. Morf manzara neyse.

Liked it? Take a second to support Utku Yıldırım on Patreon!
Become a patron at Patreon!