12 Mart’la 12 Eylül arası, MC hükümetleri zamanı devletin iyice sağa çarkı. Araştırmanın yarısı 1923’ten 1978’e kadar memleketteki siyasal cinayetlere ayrılmış, vaka vaka anlatmış Apaydın. Yüz yirmi sayfa boyunca. Maraş Katliamı, darağacında üç fidan dahil. Bu bölümden alıntılarla bitiririm, önsözlerden açayım. İlhan Selçuk haber bültenlerinde cinayet olaylarıyla MHP’nin “sarmaş dolaş” olduğunu söylüyor, parti midir yoksa “şiddet olayları yaratmak için kurulmuş garip bir örgüt” mü, komando kamplarına bakınca cevap ortada. Türkeş ajans bültenlerinde siyasal partilerin kucaklaşması, kardeş olması, ülkeye barış getirmesi gerektiğini söylüyor, arkada başka işler dönüyor oysa, yine Türkeş çıkıyor ve kontrgerilla diye bir şeyin olmadığını söylüyor. “Türkeş’in, Türün’ün, veya benzerlerinin bir taktikleri var. Bu taktik kendilerinden menkul değil, ama yolu yordamı belli. Geçmişte ve bugün siyasal cinayetlere karışmış olanları Ordu’nun yasayla düzenlenmiş bir kurumunun şemsiyesi altına almaya çalışmak. Suçlamaları yasa-dışılıktan soyutlayıp, Genelkurmaya bağlı Özel Harp Dairesi’nin sırtına vurmaya çalışmak. Böylece Ecevit Hükümetini yasa-dışı örgütlerin değil, devletin yasal örgütlerinin savcısı rolüne çıkarmak.” (s. 6) “Görünen köy”. İkinci baskıya önsözde, acıdır, ikinci baskı hazırlığı sürerken Abdi İpekçi öldürülmüş, Maraş olayları katliama dönüşmüş, daha da bir dünya olay ama hepsini bir bütün olarak değerlendirerek örgütsel kökene inecek çalışmanın yapıl(a)madığını söylüyor Selçuk, yapılmayacağını bilerek. Apaydın hukukçu kimliğiyle yaklaşıyor ilerleyen bölümlerde, partilerin bünyesinde hazırlanan anarşi, terör planlarının o partilerin kapatılması için yeterli sebep olduğunu, savcıların görevlerini yapmalarını söylüyor. Da, söz gelişi, katil zanlısı biri hakkında gıyaben tutuklama kararı çıkmış, karar o kadar sallanmamış ki bu adam gidip üniversitedeki sınavlarına girmiş, okulunu bitirmiş, ardından avukatlık stajını tamamlamış bir de? Devletin kilit noktaları ele geçirildikten sonra herkes her şey olabiliyor memlekette, bunun da örneklerini veriyor Apaydın. Önsözlerden sonra yakın tarihten iki hikâye, ilki Hitler’in başa gelirken paramiliter gruplarla yarattığı terör ortamının etkisi. Az çok biliniyor, kısaca: Thomas Mann’a göre “sekiz ay bile iktidarda kalamayacak” Hitler, gerçi Mussolini var önce, Birinci Dünya Savaşı sırasında topladığı komandoları demokratik ve sosyalist bir program çerçevesinde yeniden örgütlüyor, işçiler emeklerinin değerini hükümete kabul ettirdikleri zaman, 1919’da davayı satar Mussolini, karşı tarafa geçer. 1900‘deki mevzular diyeceğim, alıntıdaki Roma ayrıntısı güldürdü, muadili malum: “Faşolar toplumsal karışıklıkta kendilerini tehlikede gören işveren ve toprak ağaları dışındaki esnaf ve zanaatkârlar, küçük toprak sahibi köylülerden oluşan orta sınıfa ve Milliyetçilik, eski Roma İmparatorluğunun yeniden kurulması gibi, sloganlarla şartlanan sağcı gençlik gruplarına da dayanarak üye sayılarını hızla arttırdılar ve geliştiler.” (s. 14) 1921’de Adalet Bakanı Fera faşistlerin suç dosyalarının işlem görmemesi için hakimlere genelge yollamaya başlamış, işçi sendikaları greve gittikleri zaman Kara Gömlekliler sarı sendikaları da kullanarak kırıyorlar grevi, kan gövdeyi götürüyor, ülke adım adım faşizme kayıyor. Almanya’da benzer durum, Hitler küçücük bir partiyi ele geçirdikten sonra adım adım ilerliyor, korku salıyor topluma, ekonomik çöküntüyle birlikte yoğurup pırıl pırıl bir hayal satıyor hemen. Tabii bok kokuları geliyor hayalden de, işte. Koca Berlin’de caddelerin bomboş olması mümkün mü, insanlar evlerinden çıkarılıp götürülürken, öldürülmezlerse, öyleymiş. SA kadrolarının oluşturanlar arasında katiller, hırsızlar falan, tamam da Apaydın niye “homoseksüeller” diye sıkıyor araya, Röhm’den ötürü mü sade? Tasfiye ediliyor sonra Röhm ve ekibi, ayrıdır. Bir ara SA ve SS’in lağvedilmesi için adım atar Başbakan Bruening, fakat Cumhurbaşkanı Hindenburg çevresinin etkisinde kalır Apaydın’a göre, Bruening’i istifaya zorlar, ardından “milliyetçi cephe” Hitler’in liderliğinde iktidara yürür. Reichstag Yangını derken bitti gitti, Hitler’e bir yere kadar Avrupa’nın desteği de malum. Türkiye’de nedir durum, “komando” denen elemanları yetiştirmeye müsait bir ortam var. “Bugünkü faşist örgütlerin çekirdeğini 1960’larda kurulan Komünizmle Mücadele Dernekleri oluşturur. Adalet Partisi içinde barındırdığı fanatik sağcı unsurlar aracılığiyle bu dernekleri ilerici gençlik örgütlerinin eylemlerini kırmak için kullanmıştır. Komünizmle Mücadele Derneklerine devlet bütçesiyle yerel bütçelerden büyük tutarlarda parasal yardımlar yapılmıştır. Devletçe desteklenen faşist gruplar, 1970’lere kadar ezici çoğunluğuyla solda olan öğrenci hareketine toplantılarında rahatsızlık çıkarmak veya vurkaç ekipleriyle saldırmak yöntemlerini kullanmışlardır.” (s. 35) İkinci bölümdeki vakaların önemli bir bölümünü toplantılara yapılan saldırılar oluşturur, kahvehane olsun, amfi olsun, ev olsun, komandolar ortaya çıkıp bomba atarlar veya taramaya başlarlar rastgele. Kahve mi taranıyor, sakin sakin çayını içen biri de vurulup ölüyor, otobüs durağında bekleyen işçi, okuldan çıkıp evine doğru yürüyen öğrenci, hatta annesinin kucağındaki çocuk. Devrimcilerin saldırıları sonucu da kaza kurşunuyla ölenler oluyor, komandolar iç hesaplaşmalar yüzünden vuruyorlar birbirlerini, neler. İki vakada ölenlerin ailesiyle konuşulmuş, herhangi bir siyasi hareketin içinde yer almaması gerektiğini söylemişler çocuklara, ülkücülerle takılmamalarını, sokaktan korumaya çalışmışlar da olmamış. Afiş asanlar, duvar yazılarını silmeye çalışanlar, iki taraftan da, polislerle veya karşıt gruplarla karşılaştıkları zaman silahlar patlıyor. Sarıyer dolmuşu, komandolar dolmuşu durdurup takip ettikleri devrimcileri alıyorlar, Okmeydanı civarında bir yere götürüp işkenceyle öldürüyorlar. Devletin koruduğu komandolara bakıyorum, 1967-1968’den itibaren pörtlüyorlar, CKMP’li gençler Türkeş’in onayıyla kabul ediliyorlar örgüte, judo, taş ve sopa kullanımı, açlığa ve eziyete dayanma, bir sürü şey öğretiliyor, Türkeş’in basına verdiği demece göre, nedir canım, “sportif ve kültürel faaliyette bulunuyorlar”. Komünistler memleketi sahipsiz mi sanmışlar, memleketçi-milliyetçi gençler önlerine duvar gibi çıkarlarmış. 1973’te bir demeç daha: “‘Emanet olan davayı kucakladım. Hiçbir şeye aldırmadan yürüyorum. Beni takip edin. Geri dönersem vurun. Davaya katılıp geriye dönen herkesi vurun.’” (s. 39) Devlet dergisinde. Yine vakaları hatırladım, iki komando da farklı sebeplerden bırakmak istiyorlar komandoluğu da vurulmuş halde bulunuyorlar. Biri komando arkadaşına “o işleri” bırakmak, okuluna ağırlık vermek istediğini söylemiş, diğerinin de çok farklı bir sebebi yoktur herhalde. MHP’li babanın mektubu -telgrafı ya da- üzücüydü, kendini bildi bileli milliyetçi olduğunu yazmış baba, oğlunun öldürüldüğünü söyledikten sonra olayın araştırılmasını istemiş Türkeş’ten. Komandoların eylemleri başladıktan sonra durum ilginç, devlet ikiye ayrılmış gibi görünüyor, bir kısım terörün bitirilmesi için uğraşırken diğeri fiştekliyor. Ele geçirilen kadrolara göre artık, mesela savcı tutuklama kararı veriyor ama polisler sallamıyorlar, sorgulananlar ıvır kıvır bir şeyler söylüyorlar, bir dünya olay var böyle. “Siyasal iktidarın koruyuculuğunu yitiren komandoların yakalanmaya başlamaları üzerine adalet önünde gerçeğin ortaya çıkması ve suçluların cezalarını görmeleri tehlikesi karşısında, faşist terör Ankara Cumhuriyet Savcı Yardımcısı Doğan Öz’ü öldürme yoluna gitmiştir. Bu olayla yargı organında görevli savcı ve hakimlerin görevlerini yapamaz duruma gelmeleri amaçlanmıştır.” (s. 49) Çok hoş: kaleleri var faşistlerin, Cevizli’deki tütün fabrikası, Fatih’teki yurtlar, mesela arananlar öğrenci olmamalarına rağmen o yurtlarda kalabiliyorlar. Nihayet polis basıyor mekânı, suçlular yakalanıyor, yurt kapatılacak, komandolar öğrenci olsun olmasın arkadaşlarının barınma haklarının elinden alındığını filan söylüyorlar, olmazmış öyle şey yani, kanuna aykırıymış. Valla benim okurken midem bulandı bir yerden sonra, hele adamlardaki pişkinliğe be. Küçükyalı’da da iki devrimcinin öldürüldüğünü okudum, iyice sıkıldı canım. Fakat sıkı araştırma, ilgilisi kaçırmasın.












Cevap yaz