Jim Crace – Ölürken

Vaka incelemesi: neden öldüler, nerede öldüler, neden orada öldüler, orada neden öldüler, gazeteler neler yazdı, ölenlerin biyolojik uzantısı ne yaptı, ölenler otuz yıl önce öldükleri yerde ne yaptılar, orada neler oldu, daha da önemlisi ölenler öldükleri günün belli saatlerinde, belli anlarında neler yaptılar, neler düşündüler. Duygular, elbet, morg soğuğu dilin yansıttığınca artık, fazlası vaka anlatımından çıkmak olacak. Olamaz, bir çift ölüm, zooloji doktorlarının ölümlerini evrenin diliyle anlatmalı. Evren ölüme alışmış “zamanla” sonlara doğru söyleniyor. Pascal’ın da deyişi var, sonsuz karanlıkların ürkütmesiyle ilgili. Bana oradan bulaştı galiba, tam dalarken uyku muyku bırakmayan saçma sapan hayal 3: kendimi yatakta görüyorum, çat diye uzaydayım sonra, zbanak diye boşlukta süzülüyorum, dibimde kapkaranlık iki gezegen, uzaklarda -uzayda uzaklar da ilginç, ne kadar uzaklık mesela, bilişim yetersiz kalıyor ki korkunun asıl kaynağı- tek tük ışıklar, gerisi boşluk. Hayat oralarda bir yerde var ama yeterince uzaktan bakınca -yaşamı görünür kılmayacak denli uzaklık, ne demekse- hiçbir şey yok, sıfır. Yaşamlara bu açıdan bakmak işte, anlatıcı ara sıra boşlukta süzülüyor, çoğun biyolojik açıdan inceliyor vakayı, karakterleri. Dört dörtlük ses, biçem. Malzemeler ilk bölümden hazır, zooloji doktorları eski günlerin hatırına -otuz yıl önce araştırma yapıyorlardı o sahilde, kaldıkları, baraka mı demeli, barakada verilere dökülebilecek kadar belirlenmiş davranışlar, Celice’in seks bağımlılığına karşın Joseph’in söylediği şarkı, insancıllığı- son bir ziyaret için Baritone Körfezi’ne gelmişler. Bir hayaleti gömmek istiyorlar ayrıca, Celice’in travmalarını da gömecekler belki, suçluluğunu. Mahkemede yangına yol açan muhtemel davranışlarını yargıca söylüyor Celice, gizleyecek değil, unutulan bir sigara, kapanmayan bir gaz lambası, her neyse. Joseph de geri kalmıyor, ya suçsuzsa Celice, yangının çıkış sebebi belirlenmedikten sonra lüzumsuz kahramanlık yapıyorsa kurtaracak Joseph. İlk muhabbetlerini elbet anımsıyorlar, anlatıyorlar kızları Syl’e, matrak. Sahildeler, Joseph incelediği canlılardan birinin hareket etmesi için nemli üfürüğünü Celice’in eline salınca balgamla ne yapacağını bilemiyor kadın, üstüne siliyor. İğreniyor mu, belki o zaman için evet, sonrasında salgılarıyla çok bir problemleri olmayacak. Bir şey diyor Joseph, “fıs fıs çekirgenin hareket etmesi için ıslak üfle” gibi bir şey, Celice’in yıllar sonra gülerek anlattığı şey, ayrıca that’s what she said. Uyumlular, otuz yılı birlikte geçirebilecek kadar. Celice başkalarını aramıyor değil, aradığının asgarisini Joseph’te bulabildiğinden macerada gözü yok, Joseph’se konfor alanından çıkmayacak da aşkın getirdiği bir konfor bu, dışavurumcu bir hali yok, aralarında gelişen kodlarla gösteriyor duygularını. Ne çok mekanik, ne çok ifşacı, biricik aşk. Onlara özel. Kızları Syl’le en son ne zaman görüştüklerini bilmiyorlar, itmişler ya da Syl kimliğine kavuşamayacağını anlamış akademisyen ebeveynin yanında, garsonluk ona yetiyor. Yıldan yıla, belki yıllardan yıllara görüşmek de. Telefon geldiği zaman sıkıntılara boğuluyor bu yüzden, makine gibi çalışan annesiyle babasını aramak için düzenini bozacak, dünyasını değiştirecek, Geo’yu üç beş seks karşılığı köleye çevirecek, hepsi iş bunların. İntihar eden asistanın hikâyesini biliyor ama, tetikleyici, hemen harekete geçip babasının asistanının kaygılarını dindirmek, kaçakları bulduğu zaman keyifle çıkışmak için istikamet Baritone. Polisler, hastaneler, en sonunda morg. Bir sahne var, romanlarda görmek istediğimiz hareketler işte: Syl buzdolaplarının önünden geçiyor, madde bağımlısı morg görevlisinin gevşekliğini ilgi çekici buluyor, bir de teşhis için orada bulunan kadını. Ayak parmaklarında etiketler, örtüler örtülü, cennet şekeriyle durmadan patlayan görevli haşır huşur açıyor yüzleri. Ölen tanınsa ne olacak, metal yatakta bir başkası artık, o olduğunun söylenmesinde bir gerçek dışılık, tuhaflık, doğru olmayan bir şey var. Üsluba da bakmalı, Crace oldukça özenli: “Morg, bazen geri planda tuba ve fagot nefesli sazlar topluluğunun gulyabani korosu prova yapıyormuş gibi ses çıkarırdı. Berber salonu gibi, yanık ve keskin kafa derisi kokabilirdi. Bu soğuk koro şarkıcılarının nefesi görevlilerin nefeslerinin soğan kokmasından çok daha kötüydü. Ama kimse cesetlerin içten olmadığını söylemedi. Ölümden daha içten bir şey yoktur. Ölülerin dile getirdikleriyle kastettikleri arasında fark yoktur.” (s. 111) Ölümün evrelerine açılmış pencereler olarak görülebilir bu yan anlatılar, çiftin hikâyesinin yanında belli bir çizgide ilerleyen, türlü disipline değen. Elinde tuttuğu granitle çifti kumsalda takip eden müstakbel katilin gördükleri sırf olaya odaklanıyor mesela, öldürmenin boyutları. Tek boyutu ya da, katilin cüzdanları kurcalamaktan başka niyeti yok aslında, ölüm yan çıktısı işin. En ince ayrıntısına kadar anlatılmak zorunda, vaka çünkü. İlk darbenin şakağa inişi, patlayan damarlar, bedenin tepkisi -ulumaya başlayacak bir kurdun aldığı ilk nefesi araya katıyor anlatıcı, insanın ölmeye başladığı sırada çıkardığı seslerin doğada yankısı var elbet- ve korunma güdüsü. Celice şanslı, üç beş darbede ölüp kumlara yüzüstü düşüyor ama Joseph yarım saat daha yaşayacak, ayrıca daha fazla kemiği kırılacak, daha fazla kanayacak, Celice’in o kadar kötü durumda olmadığını düşünüp rahatlayacak hatta o yarım saat içinde, kadın cep telefonuyla birilerine haber verebilir. Katiliyle göz göze gelen Joseph damarlarındaki kanın akışında hissediyor umudu, hissetmese de orada can vereceğini kabul edeceği zaman gelecek, Celice’in bacağına koyacak elini. Tendonlar, kas, deri, kan ve sevgi. Syl’in arayışı sürerken, teşhis sırasında, yüzlere son kez baktığında gözlerinden dökülmeyen yaşı iteleyen görüntü: her yanı polisler sarmış, çadırda yan yana yatan annesiyle babası huzurlu görünüyorlar, annenin o güzel dişlerinin çatlak ve kırık olmasına rağmen, tabii kırık kol, kırık kafa, kırık yüz, amorf beden rahatsızlık veriyor, da, o temas bütün öfkeyi, anlamsızlığı silip süpürüyor Syl için. Birbirlerini seven iki insan var önünde, ilk kez mi görüyor acaba sevginin ifade edildiğini, veda etmenin en güzel biçimi. Annesiyle babasına. Babasının annesine. Ölümün yaşama. Geçişler sert, afallatıcı, “Balık” olarak sembolize edilen adı-uzak-olsun geziniyor ortalıkta zaten de kim dank diye yüzleşiyor ki ölümle, kim düşünüyor ölümü, görüşümüzün ortasındaki kapkara boşluk gibi tamamlıyor zihin, görüntüyle yaşam birbirine geçiyor, patolojik bir unutuşla birlikte yaşamak neden kimseye zul gelmiyor, kimseye yük olmuyor, insan nasıl yaşayabiliyor böyle? Katı ama olan bu, apaçık: “O ve karısı aynı zamanda suyla dolmuşlardı, iki su dolu oda, iki deri su matarası. Dünyadaki hiçbir şey artık onları ilgilendirmiyordu. Asla bir şarkı, sigara ya da sevişmek isteyemezdi canları. En azından ölümleri çakışmıştı. Sevmeye alışık olduğun birinden daha uzun yaşamak kadar yalnızlık hissi veren bir şey olamaz. Onlar için evlilik komedisi ölüm trajedisinin diline çevrilemezdi.” (s. 59) Öldüler, gömüldüler veya yakıldılar, anlatıcı bir süre yattıkları yerde ezilen çimenlerin akıbetini dahi anlatıyor, öncesiyle sonrasının birleşiminden anlaşılıyor ki bir zamanlar bir şey oldu ve sonra hiçbir şey olmadı/her şey oldu. Bunu bedenleri tırtıklamaya gelen yengeçler, böcekler biliyor, yağmur yağsa bilecek, su biliyor, toprak da biliyor, kumlar zaten biliyor, yer değiştiriyorlar sürekli, rüzgârla işbirliği, elbet rüzgâr biliyor, Dünya ve evren biliyor.

On numara beş yıldız roman, şiddetle tavsiye ederim.

Liked it? Take a second to support Utku Yıldırım on Patreon!
Become a patron at Patreon!