Zygmunt Bauman & Ricardo Mazzeo – Edebiyata Övgü

Mektup yoluyla sohbet eden iki düşünür edebiyattan çok sosyolojiye yanlamalarına rağmen övgüleri edebiyat alır, beşeri bilimlerin edebiyattan kavram devşirmesinin sonucudur bu. Edebiyatla sosyolojinin kardeş olduğunu iddia eden Bauman ve Mazzeo’ya göre “hakikatten” ziyade “gerçek yaşamın” peşindeysek Kafka, Musil, Kundera ve Perec gibi yazarlara bakacağız. Metaforların gösterdiği gerçek, gerçekten daha gerçektir çünkü metnin kodlarını çözdüğümüzde hakikatle birlikte -sosyolojiyi toplumun yorumlanışı olarak da görebiliriz, bilimselliğinin sallantılı olduğunu ifade ediyor iki düşünür- hakikatin dönüşümünü yazarın çağını gördüğü şekil olarak değerlendirebiliriz, sosyolojiyle edebiyatın birleştiği noktadır bu. “Edebiyat ve sosyoloji birbirini beslemektedir. Ayrıca birbirlerinin bilişsel ufuklarını çizmede işbirliği içinde olup, birbirlerinin gaflarını düzeltmektedirler.” (s. 8) Sanatla bilim arasındaki sınır bu metinde kolaylıkla aşılıyor, genellikle roman üzerinden ilerlendiği için Lukács’ın romanla ilgili bir fikri alıntılanmış, “sanki hep oluş halindeki roman” ile kaskatı görünüşünün altında sürekli yeni bir inşayı arayan sosyoloji tokuşur, birinin karmaşasıyla diğerinin heteronom grupları tek bir bağlamda birleştirme çabası söz konusuysa yokuş yukarı çıkarır, yorar ama birleşmeleri sağlanabilir, sağlanmıştır. Eco’nun Yorum ve Aşırı Yorum‘da kurmaca ve kurgu dışı metinleriyle ilgili bir yorumu vardı, ikisinin de ontolojik olarak aynı kökten geldiğini, hiç uğraşmayayım da kitabı bulup alıntılayayım. Buldum: “Kuramsal bir metin yazdığımda, bağlantısız bir deneyimler yığınından tutarlı bir sonuca ulaşmaya çalışır ve bu sonucu okurlarıma öneririm. (…) Bunun tersine, bir roman yazdığımda, (olasılıkla) aynı deneyimler yığınından yola çıksam bile, bir sonucu kabul ettirmeye çalışmadığımı bilirim: Bir çelişkiler oyunu sergilerim. Sonuç olmadığı için bir sonuç dayatmıyor değilimdir; aksine, olası birçok sonuç vardır (çoğunlukla bu sonuçların her biri, bir ya da daha çok karakterce canlandırılır).” (s. 152) Bu da bir yakınlık türü, farklı disiplinlerden bahsedilse de sosyolojiyle edebiyat arasındaki ilişki Eco’nun kalem oynattığı dallarla romanları arasındaki ilişkiden daha gevşek olmasa gerek. Birkaç cepheden yaklaşalım mevzuya, “Edebiyat Yoluyla Kurtuluş” adlı bölümde Mazzeo her türlü başarıdan “diskalifiye edilmiş” veya çeşitli yetersizlikler yüzünden başarıya ulaşamamış alt sınıfın her türlü kaynağa ulaşabilen üst sınıfla arasındaki korkunç farktan bahseder, iki sınıfın çocuklarını kıyaslayarak eşitsizliğin kaynaklarını sorgular, öğretmenlerin bu eşitsizliğin giderilmesindeki hayati rolünden bahseder. Kimi yoksul çocuklar edebiyatın büyülü dünyasını keşfederek en azından emek harcayabilecekleri bir alan açmışlardır kendilerine, Papa Francis de Arjantin’deki gecekondu mahallelerine çıplak ayakla gidip öğretmenlik yaptığına göre çocuklara fayda sağlamış olsa gerek, nedir bu edebiyatın kurtarıcılığı? Bauman’a göre öğretmenler insanlara aralarındaki farkları anlama arzusu aşılar, ihtiyaçları gözetme hassasiyeti kazandırır. Toplumun günümüzdeki değerlerini sorgulama yetisini de katsa fena olmaz, insanların her şeye sahip olarak aslında hiçbir şeye sahip olmadıklarını deneme-yanılma yoluyla öğrenmeden öğretmenlerini dinlemeleri lazım. İdeal bir öğretmen koşullar ne olursa olsun tüketim yoluyla toplumun bir parçası olunamayacağını anlatır, tabii ortada toplumun ideal niteliklerini karşılayan bir güruh varsa. Bunun pratik yararı belki hemen, belki birkaç nesil sonra görülür ama görülür, kimdi o ağaç diken yaşlı adamın hayatın anlamını anladığını söyleyen? “Baba Sorunu”nda babanın kültürel, tarihsel bağlamının değişimi, babalığın insandan götürdüğü inceleniyor. Mazzeo’ya göre günümüzde baba güçten düşmüş ve zayıflamıştır, o eski halinden eser olmadığı için gözden de düşmüştür, Batı geleneğinde muzaffer ve gaddar babanın yumuşak huylu babaya tercih edilmesi tiranları tepeye çıkarmanın ruh ikizidir, Batı toplumu en azından bilinçaltında hâlâ ataerkildir. İlk insan topluluklarında sosyal yapıları kişisel mülkiyetini dayatarak bertaraf eden babanın zayıflaması eşitliği ortaya çıkarmamıştır ne yazık ki, Aydınlanma zamanı Voltaire ve Rousseau boğuşmuş, babaları hacamat etmişlerdir ama günümüze dek sürmüştür tapınç, baba bir nevi peşe düşmek, rasyonel olmayanı takip etmektir. Bauman ne der, egemen hiçbir zaman hesap vermek zorunda değildir çünkü gücü Tanrı’nınkini andırır, sorgulanmaya gelmez. Dikotomi hemen ortaya çıkar, Kierkegaard’un deyişiyle “korku ve kaygı” hemen karşıt hareketi üretir ve babalarımız alaşağı edilir, gazaba uğrayanlar diğerkâmlıklarıyla çağdaşlarını etkilerler. 1755’te Portekiz’i sarsan felaketlerden sonra pabucu dama atılan Tanrı’nın yerine insan geçer, böylece yıkımlardan kurtulduğunu sanan insan at koşturmaya başlar ama en az Tanrı kadar yıkıcı olduğunu anlar. Nedir, sonunda aile bağlarının zayıfladığını, çocukların hiç olmadıkları kadar özgürlüğe düşkün olduklarını görürüz, bu yıkıcı karşıtlık toplumsal yapının toptan çözülmesine yol açar. “Emek piyasalarındaki uçuculuğun ve toplumsal mevkilerle iç içe geçmiş kırılganlığın, aşınmaların ve hepsinden öte kesin olmayışının, Baba’nın nitelikleri arasında bırakın her şeye gücü yetmesini, her şeyi bilmekten dahi yoksun olduğunu her gün yeniden açığa vurduğu doğrudur. Yaşamın bu yeni gerçeklikleri, geçmişte olduğu gibi dünya düzeni ve adaletinin gelecek garantisi olarak aile babasını konumlandırmaya imkân veren, toplumun ürettiği ve koruduğu koşulları baltalar niteliktedir.” (s. 58)

“Blog ve Aracıların Kayboluşu” tam Bauman’ın kalemi, Mazzeo pek sevdiği Franzen’ın metinlerinden yola çıkarak “kolaylığın yıkıcılığından” bahseder. Okunacak bloglar, Twitter’da göz gezdirilecek yaygaralar ve yemek kavgaları varken edebiyatı takip etmek zahmetli hale gelmiştir artık, kimse bilişini zorlamaya kalkmaz, metinler filme alınabilecek şekilde yazılır. “Dijitale iş yapmak” diye bir şey çıktı mesela, yazarlar senaryodan parayı kırmaya çalışıyorlar. Şu şartlarda makul, Amazon’un listesine girip kitaplarını daha fazla sattırmak için yorumculara para ödeyen, her yerde görünmeye çalışan yazarlar görüntü alanını doldurarak edebiyata yer bırakmaz, cukkasına bakar. Kutlar’ın Hollywood filmleri için söylediklerini çağrıştırdı bunlar, bu vurdulu kırdılı ve bol aksiyonlu filmler elbette sinemalarda yer bulmalıdır, bu tartışmaya kapalı. O kadar çok sinemada yer buluyor ki sermayeyle çok da ilgisi olmayan filmlere yaşam alanı bırakılmıyor, bu son derece tartışmalı bir mevzu. Belli örüntüler ortaya çıkıyor, kurgular bu örüntülere göre yazılınca tutuyor bir güzel, bir yazar başka ne ister? Aynı mantığı yazışmalardaki kısaltmalarda da görebiliyoruz, her şey kolaylaşarak yavaş yavaş buharlaşıyor. Yazdığımız bir şeye hemen tepki verilmesini istiyoruz, olumlu tepki baş üstüne. Yazılı kültür giderek kısalıyor, çok klişe ama öykünün yükselişinde bunun payı var. Yakın tarihte bir gün şiir bile para edebilir, kısa dizeler bolca ekmek yedirecek yazarına. İronik tabii. Haiku mesela, çalışmak lazım. Özdemir Asaf çevirmiş gerçi bu dümeni, şiir yazdığı gazetenin sahibi biraz daha uzun yazmasını, boşlukların ziyan olduğunu söylemiş Asaf’a, şair şiirlerini topladığı gibi çıkmış odadan. Kendi şiirlerinin sayfalarda bol boşluk bıraktığını biliyor Asaf, yine de üslubundan geçmek istemiyor. Paradan geçmek de istemiyor tabii, makul. Yazdıklarının niteliği kıyaslanabilir de boşlukların sebep olduğu zarara bir şey denemez, sanat sonuçta. Niteliksiz metinlerin zararına değinen birkaç bölüm var kitapta, akışkan modernitenin zahmete düşmanlığı inceleniyor. Öyle uzun şeyler okumanıza gerek yok, hatta okumanıza bile gerek yok, sesli kitap dinlersiniz. Karakterlerin sesi, sözcüklerin sesletimi ve dinamiği, tonlama hiç önemli değil, önemli olan bir kitabı okumak da değil, dinlemek. Bauman dayanışma için birtakım becerilerin kazanılması gerektiğini söylüyor, oysa her “hızlı” buluş bu becerilerin ortaya çıkmasını engelleyen bir enstrüman haline geliyor.

Ufuk açan bir kitap, okunsa ne güzel.