Oğuz Cebeci – Edebiyatta Zevk Yargısı: Yüksek ve Popüler Edebiyat & “Kitch”

Erhan Bener’den başlayacağım. Zamanında Bener’in metinleri üzerine tez yazma düşüncem vardı, bulabildiğim bütün metinlerini okumuştum. Oyuncular iyi bir romandı örneğin, Böcek de öyle. Macellos da Vinci’nin Akılalmaz Serüvenleri fantastiğe göz kırpan tarihsel bir kurmacaydı, başarılıydı. Bunun yanında Anafor o kadar başarılı değildi, “tezli roman” geleneğine yakın, Türk-Kürt çatışmasını odağa alan bir romandı, formülize bir yapısı vardı, yazarın diğer romanlarına kıyasla arka planda kalmalıydı. Değer yargıları hemen çalışmaya başlamıştı, kafamda bir beğeni hiyerarşisi oluşturmuştum, kendi paşa keyfimce ahkam kesip Bener’in onca güzel kurmacasını bitirir bitirmez bir kenara koyup hemen unutuyordum. Anlatım biçimlerine odaklanıyordum mesela, metinlere bulmaca muamelesi yapıyordum ve çözülmeyi bekleyen bir metinle karşılaşmayınca beğenmiyordum diyelim. Metnin meselesiyle anlatım teknikleri koşutluk kurmayınca yavan geliyordu, dümdüz anlatılar beni boğmaya başlıyordu, dümdüz anlatılmasa daha vurucu olacak konuları kendi kafamda evirip çevirerek yine “kendimce” daha iyi biçimler kurguluyordum. Bunun her şeyle, yaşadığımız zamanla doğrudan ilgisi vardı, tutarsızlık çağında bir anlatının dümdüz olmaması gerektiğini düşünüyordum, dümdüz olması gerekenlerin ve dümdüz olanların bu çağa ait olmadığını düşünüyordum, bir nevi anakronizmin pençesine düşmüştüm, üfürükten fikirlerim vardı. Sonra hiçbir şeyin hiçbir şey gibi olmadığını düşünmeye başlayınca, inançların boşa çıktığına şahit oldukça falan, böyle düşünceler ortadan kayboldu da şekilli anlamamanın yerini sade anlamama aldı ama bazı temel beğeni ögeleri yerli yerinde durdu. İnsan içine pek çıkmadığım için zevkim pek değişmedi, Cebeci’ye göre belli bir döngüye kapılmamak için sosyal estetiğe bir yerden bağlanmak gerekiyor, belki insanlar sırf bu yüzden çeşitli atölyelere katılıyorlar, kim bilir. Bu mevzularda kafa dengi birilerini bulamayınca, bulmaya pek de niyetlenmeyince adaya dönüşüyorsunuz ister istemez. Getirileri ve götürüleri var, Cebeci bunları da anlatıyor. Beğeniyi oluşturan başka şeyler de var, bir sınıfa ait olma isteği örneğin. Zor bir kurmaca direkt üst sınıfa hitap ediyorsa okur için, o zaman zor metinlere yöneliyor ve beğenisini bu noktaya konumlandırıyor, kanona ilişmek istiyor bir yerden. Neyin sanat olarak görüldüğünün belirlenme biçimini anlatan bir video vardı, yanlış hatırlamıyorsam galeri sahibi bir kadın kodamanların sanat dediklerine sanat dendiğini anlatıyordu. Bunun yanında kara para aklayıcılarının sanatı biçimlendirdiklerini düşününce insanın içini fenalıklar basıyor tabii, buradan da tüketim toplumuna ulaşıyoruz. Aslında “yüksek” sanatla “popüler” sanatın geçişli bir yapısı da var bir yandan, yüksektekiler popülere inebiliyor ama popülerdekiler yükseğe çıkmamayı tercih ediyor, tahakküm noktalarını yitirmemek için. Böyle pek çok kuramdan bahsediyor Cebeci, kendi kitap kulübünün yapısı üzerinden bir kanonun nasıl belirlendiğini, zevkin ve estetiğin nasıl oluştuğunu örneklendiriyor, yine derya denizliğini gösteriyor. Baştan başlıyorum, “Araklı Meridyeni!” bölümünde edebiyatın merkezindeki ve uçlarındaki klikleri ele alıyor Cebeci, ana meridyenden geçen tayfanın aslında “yazın merkezi” olarak görülmemesi gerektiğini anlatıyor. Merkezi otorite kendi sınırlarının farkına varıp çeşitlenmeye açıklık gösterebilirse tahakküme varmayan, gelişmeye yatkın bir doğaya ulaşabilir, tabii bunun örneklerini günümüzde görmek zor. Gerçeklik duygusu herkes için değişkenlik gösteriyor, bu tamam ama o ünlü filmdeki ünlü tiradı hatırlayalım, tek bir gerçek yok. Okur kitlesi bu tek gerçeklik üzerinden gidince ister istemez kamplaşıyor, çeşitliliğe kapanıyor ve belli yayınevlerinin, belli yazarların dışına çıkamıyor. “Eskişehir Yazısı” bölümüyle bu olgunun dinamiklerini incelemeye girişiyor Cebeci, özetleyeyim, şehirdeki gondollar, Avrupai yapılar bir zevksizlik göstergesi mi, yoksa modernliğin getirisi mi? Cebeci bu noktada Matei Calinescu’nun modernlik üzerine kaleme aldığı bir metinden hareketle durumu çözümlüyor, sonraki bölümlerde de Calinescu’nun görüşlerini sıklıkla kullanacak. Neyse, Calinescu’ya göre “kültürel modernlik” ve “burjuva modernliği”, modernizmden doğmalarına rağmen çatışma halindeler. İlk grup Eskişehir’i Aydınlanma geleneğinin bir uzantısı olarak görüyor ve olumluyor, ikinci grupsa materyal değerler taşıyor ve “kaba” bir ilerlemecilik fikrine sahip olduğu için Eskişehir’in halini beğenmiyor. Lawrence Levine’in ve Herbert Gans’in görüşlerine geliyoruz sonra, yine özetleyeyim, Shakespeare önceleri popüler zevkin benimsediği bir yazarken sonraları seçkinlerin tekeline giriyor. Aynı şekilde futbol ve boks da önceleri seçkinlerin gözdesiyken avama ulaştığı zaman üst sınıfın gözünde değer kaybediyor. Geçişmeli yapıdan ayrışmaya varıyoruz böylece, sınıfların oturdukları mahalleler bir süre sonra ayrışmaya başlıyor, günümüzde de kentsel dönüşüm kapsamında alt-orta sınıfın şehir merkezinden tasfiyesine uzanan yolu bu açıdan değerlendirebiliriz. Halk bu ayrışma sonucunda değerlendirme yetisini kaybediyor, bir ölçüde sanatçılarını da kaybediyor ve “yaygın, ulaşılır formlar” olarak anılan bir zevk perspektifi oluşturuyor. Bir sınıf stratejisi aslında, ikinci gruptakiler “yontulmamış” olarak görülüyor ve varlıklarını ve konumlarını “kolay” sanat üzerinden sağlamlaştırıyorlar. Türk edebiyatı açısından Tanzimat’ın ilk dönem sanatçılarını birinci sınıfa sokuyor Cebeci, seçkinci/halk ayrımı henüz ortaya çıkmamış. İkinci gruptakiler Halit Ziya Uşaklıgil’e uzanan bir dönemin sanatçılarından oluşuyor. Günümüze varan bir değerlendirme, atlıyorum. Zevk kültürüne ve topluluklarına baktığımızda beş sınıf çıkıyor karşımıza, üst sınıf yenilikçi ve “zor” sanatı isterken en alt sınıf kendisine ne verilirse onu alıyor kabaca. Bu sınıflar arasında geçişler yaşanabiliyor, alt sınıftakiler nadir olarak üst sınıflara yükselebiliyor, üst sınıftakiler de altların zevklerine uyum sağlayabiliyor, tabii bunların sosyolojik, ekonomik vs. bir dünya sebebi var, sınıf atlama çabası bunlardan biri. Üst kültür meseleleri soyutlayarak, sembolleştirerek ele alırken alt kültür bodoslamadan giriyor.

Bu mevzuda Bourdieu’nün “habitus” kavramıyla ilişki kuruyor Cebeci, bir sınıfa ait koşulların ve koşullandırma olgusunun zorunlu olarak içselleştirildiğini söylüyor Bourdieu, buna “habitus” diyor. Eskişehir örneğindeki çatışmayı bu kapsamda da değerlendirebiliriz, tarihsel olarak daha önce ortaya çıkan grup, ikinci grubun üzerinde tahakküm kurmaya çalışıyor, Bourdieu’ye göre sosyal düzen bir zaman düzeni, örneğin orta sınıf alt sınıfı “geçmiş”, üst sınıfı “gelecek” olarak görüyor, bu yüzden kendi geçmişini kötüleyen bir ilk sınıf var elimizde, yine Bourdieu’nün allodoxia ve astetic kavramları üzerinden ilk sınıfın tepkisinin açımlaması yapılıyor, kültürel ve ekonomik kapitalin farklılaşması durumunda sanatçının bir nevi çilecilik estetiğine yöneleceği belirtiliyor, Aşk-ı Memnu’da “Melih Bey Takımı”nın kötülenmesi bu kavramlara bağlanıyor. “Edebi Heyet” bölümü bu grupların beğenilerinin bir karmasını sunuyor, Cebeci’nin en başında beri katılımcı olduğu ve akademisyenlerin de zaman zaman katılım gösterdiği bir kitap kulübü üzerinden edebi zevkin yapısı tartışılıyor. “Formül edebiyatı”, popüler edebiyat ve yüksek kültür edebiyatı değerlendirmeleri var, edebiyat eğitiminin kanon oluşturma eğiliminden genel kültür ve uzmanlaşma arasındaki çekişmenin iki yüz yıllık tarihine kadar pek çok mesele var, dilin kullanımının edebi türler ve edebi “sınıflar” arasındaki yapıyı belirlemesi var, bir dünya şey var. Bunların yanında eleştirmenin yükselişi, reklamın sanatı biçimlendirme düzeneği, okurun kimliği gibi pek çok meseleye değiniliyor.

Bir nevi kuram derlemesi ve kuramların edebiyatımıza uygulanma çalışmaları var bu metinde, Cebeci’den çok sağlam bir araştırma. Arif Mutlu’nun vasat eleştiriye dair söylediklerini hatırlıyorum, gerçekten de herhangi bir kanala angaje olmamış kaynaklara ihtiyacımız var, Cebeci’nin anlattıklarında bu da var. Kendimi “hevesli anlatıcı” olarak gördüm bir de, aşağılarda bir yerdeyim sınıflandırmalara göre, zaten bu işlerden pek bir şey anlamadığım için tam yerime oturdum zannediyorum. Aşırı öznellik, birilerinin dediği bir şeylerle metinleri açmamaca, dümdüz bir inceleyicilik. Süper olay.