Yavuz Ekinci – Sırtımdaki Ölüler

2005 Milliyet Haldun Taner Öykü Ödülü, jüride Ferit Edgü’sünden Tahsin Yücel’ine pek çok isim, ödülün gerekçesi: “Öykülerindeki özgün konuları, bu konulara uygun geliştirdiği üslup ve dille, günümüz Türk öykücülüğünün ulaştığı çizgiye denk düşen nitelikleri.” Bakalım, aynı dönem öne çıkan Suzan Samancı’nın öyküleriyle kıyaslayalım. Özgün konulardan kasıt ne acaba, yazarının halini hatırını soran, tamamlanmayı bekleyen karakter mi? Pirandello yüz yıl önce yaptı bunu, ondan sonra bir dünya postmodern iş var, yani bu tür taklalar 2005’te çoktan eskimişti. Boşaltılan, askerlerce yakılan köyler, Suzan Samancı’dan çok önce Remzi İnanç yazdı, Seyit Alp yazdı, Ömer Polat’ın, daha da kimlerin metinleri var, bu da değil. Öğretmenlik, yalnızlık, bunaltı, hepsi suyu çıkasıya işlendi, değil. Boşa düştü, ardından konulara uygun üslup ve dil? Tam olarak Suzan Samancı’da var bu, her öyküye ayrı bir üslup bellemez de o dehşeti yansıtacak bir tempo, kapalılık tutturur. Ekinci’de de her öyküye ayrı bir üslup yok, biçimsel birtakım düzenlemeler sayılır mı bilmem, örneğin “Fotoğraftaki Renksiz Zamanlar”da bir yazarın öykü çatacağı fotoğraf, ip, kalem, türlü nesne için birer başlık vardır, “Kalem” şundan ibaret mesela: “Herkesi aldattın. Bu yazılanlar senin uydurdukların. Beyaz kâğıda olan aşkını bilmeyen yok. Kâğıt üzerinde kıvrıla kıvrıla dans ederken, geriye de bu yazdıkların kaldı. Ey kalem! Ucun kırılsın, mürekkebin kurusun.” (s. 91) Rollerini biçmiştir de anlatıcı o nesnelerin hangi bağlamda bir araya geldiklerini, sıralandıklarını belirtmez finale kadar, her birine lirik lirik ögeler yükler, yazarı odasından çıkmayan bir münzeviye çevirir, rüzgârı bilmem neye, en son bu başlıkların tek bir fotoğraftan doğduğunu öğreniriz. Asılmış bir adamın fotoğrafı. Hikâyeyle bütünleşmiş bir öykü olamamıştır, ögelerinin tanımları olarak öykü olmuştur. Fikir iyidir, uygulama kötüdür zira parçalılığın, tamlığın anlamı punch line olarak kafamıza fırlatılır, anlatının çeşitlenme potansiyeli kullanılmamıştır. Duvarı konuşturmaca diyelim, şu duvarların dilinin olmasını dilemekten doğar, pek çok acıya şahitlik eder elbet duvarlar da anlatı yine dümdüz olunca, duvarlığa dair bir sapma olmayınca herhangi bir anlatıcı da aynı işlevi görebilirdi, yani duvarın duvar olduğunu bildiğini açık etmesi şart değil de duvarın duvarlığı üzerinden yaşaması, anlatması gözlemcinin tırtlığını bayağı bir giderirdi. Dil konusu, eh, hemen hiçbir geliştirme yok ki dilden bahsedilebilsin, hikâyenin ilerleyişini sağlamaktan başka bir olayı yok. Samancı’da var, sırf yerellik bile çıtayı yükseltiyor ama Ekinci’de buna rastlayamıyoruz. Türk öykücülüğünün ulaştığı çizgiye denk düşen niteliklerden bahis, burada ortalama bir metnin kanona eklemlenmesi söz konusu ama kanon bizde ortalama metinlerden oluşuyor zaten, dolayısıyla Türk öykücülüğünü de öyle ahım şahım bir şey olarak görmemek gerek. İma edileni. Yoksa Bilge Karasu’yu bu çizgiye yerleştirmek mümkün değil yani, Feyyaz Kayacan’ı, ne bileyim. Düşününce, gerekçe çok yerinde, bu ortalamanın çizgisine göre konuları özgündür tabii Ekinci’nin, dili mili arşa çıkar, tamam. “Aynalar” zirvede bir öykü bu açıdan, Abdüssettar’ın kurgulayıp çekmecesinde unuttuğu karakter anahtar deliğinden harf harf çıkıp ortalıkta geziniyor, anlatıyor, Abdüssettar telefonda postmodern roman, anlatı biçimleri, kurgu teknikleri anlatmış durmuş bir ara, sonra reklamı yapılan bir yazarın çoksatar fabrikası olduğunu, başkalarının hakkını yediğini falan düşünmüş. Manidar. Finalde Abdüssettar mı anlatıcıyı düşledi, anlatıcı mı Abdüssettar’ı, şu Çin söylencesinden de esini çakıp bitiriyor öyküyü anlatıcı. Yirmi yıl önce klişe, şimdi parodi. “Yazgının Kitabı” da Borges parodisi olarak okunabilir, kimliğine dair pek bir şey bilmediğimiz anlatıcı nereliğine dair hiçbir şey bilmediğimiz mekânda dolanıyor, ormandan geçiyor, suyla ilgili bir şeyler, sonra “YAZGININ KİTABI” yazan bir kitap buluyor yolda, o âna kadar anlattıklarının aynısı kitapta var, önceden yazılmış, tekrar ediyor. Ya da o kitap bu anlatıcıyı tekrar ediyor, ne haltsa. Aşırı sıkıcı asgari öyküler okuduk buraya kadar, “Sırtımdaki Ölüler”le devam edelim sıkılmaya, elli üçündeki anlatıcımızın etrafında kimsenin kalmamasıyla ilgili. Ekinci’nin öyküye föşkürttüğü kasavetten boğuluyor insan, canlı çıkamıyor, üzücü. Anlatıcı evinde çok mutsuz, duvarlardan, kitaplardan falan sessizlik akıyor, muhtemelen toz da akıyor çünkü köhür köhür öksürüyor çoğu zaman, akciğer kanserine de yakalanmış olabilir çünkü öyle olsa mutluluktan iki takla atardı herhalde, bazen de mutlu etmek lazım karakterleri. Neyse, sokağa çıkıyor bu, inciler geliyor: “Sokağa her çıktığımda insanları geniş bir akvaryumda gezinen balıklara benzetirim. Kuşkulu bakışları yüzümle temas eder etmez birer soru işaretine dönüşürdü. Kimi zaman bana bakıp acırlar. Acıyan bakışlar karşısında iki parmak arasında sıkılan sinek kadar çaresiz olurum. İnsanlar sağlıklıyken ürkütücüdür… Bunca yıllık tecrübeme dayanarak onların akıllarından neler geçtiğini biliyorum. Ayakta ve sağlıklı oldukları sürece akıllarından geçen tek şey karşısındakini aşağılamak ve öldürmektir. Artık sağlıklı değilim.” (s. 29) Misal bu fasıl hiçbir yere bağlanmayacak, anlatıcı geçmişe dalıp ölenleri dikizleyecek şöyle bir, çocuklarının nerelerde öldüğünü, eşini nasıl kaybettiğini düşünecek, yaşamın kısalığını, dalavereciliğini. Araya da siyasi çatışmaları sıkıştıracak oğlunun ölümü üzerinden, televizyon programlarına çıktığını falan söyleyecek, sonra sırtındaki ölülerle birlikte yavaş yavaş gözden kaybolduğunu. Durum beyanı yani, öykülerin bir kısmı böyle, bir kısmı yazgılı kitaplı öyküde olduğu gibi kafein bombardımanına tutulmuşçasına hızlı, tempolu. Bundan sonra duvarlı öykü geliyor, duvar kendisini kurgulayan yazarın neler yaptığını parantez içlerinde kısaca anlatıyor, geri kalanında gördüğü eziyetler, şiddet eylemleri, bin yıllık yapının geçmişi. Kurtarmaz o parantezler ama, katman katman üstüne öykülerden yaka silkmeyen için dört dörtlük öyküdür de, diğer türlü derttir okura. Bana dert, bari hikâye öne çıksa, tekniğin görünürlüğü azaltılsa biraz, o da yok. Sonraki öykü, e o da böyle abi, bu kez de tüfek konuşuyor? Yok mu buna başka bir teknik takla bir şey, askerle gerillanın çatışmasını yine aynı dilden yine aynı biçimden biliyoruz.

Yok mu iyice öyküler, var, “Her Şey Bitti”. Minibüsün arka koltuğu, İmam biniyor minibüse, Muhtar biniyor, geçmiş olsunlar havalarda uçuşuyor, anlatıcı on küsur yıllık mahpusluğunu yavaş yavaş detaylandırıyor. Yanına aldığı onca yazısının ne olacağını bilmiyoruz ama kurmacayla uğraştığını biliyoruz adamın, dolayısıyla sondaki rüya-gerçeklik ikiliğinin temelini bulabiliyoruz. İçerideyken çok gerçekçi rüyalar görüyor adam, dışarı çıkmış da yavuklusuyla mutlu olmuş, annesini babasını mutlu etmiş, bir şeyler. Asıl hikâye dağa çıkmada, anlatıcı gerillalara katılacağını söyleyince evde yas havası, zaten uygun da değil çatışmaya, silahını bir kere olsun koşuşturanlara çevirmiyor da dağa taşa ateş ediyor anlatıcı, ilerleyen saatlerde yakalanıp götürülüyor, ağzı burnu kırılıyor tabii, doğru hapse. Dramdan boğulmak yok, taklalı güvercinle uğraşmak yok, finalde olsun o kadar twist, öykü gibi öykü. Yine rüyaya başvurması sıkıntılı, bu rüyalar Ekinci’nin öykülerinde tıkanan bölgeyi açma işlevi görüyor resmen, rüyasız tamamlanamayacak sanki öykü. Katran atmosferden bahsettim zaten, çoğu öykünün havası insanın içine fenalıklar getiriyor çünkü sokaktaki insanlar yamyam, anlatıcı zaten ölmüş de ağlayanı yokmuş gibi anlatıyor hikâyeyi, kendini acındırıyor, bunların dışında dağ hikâyeleri olsun, aşağıdaki çatışmalar olsun, öyküleri okunur kılan şeyler bunlar.

Bunu da verileceklerin arasına koyayım.

Liked it? Take a second to support Utku Yıldırım on Patreon!
Become a patron at Patreon!