“Hüseyin’in İfadesi” tek boyutlu bir anlatı, sırf Hüseyin’in tanıklığı. İsmet ev tutmaya para yetiremeyince izbe bir dükkân kiralamış, rutubetli, karanlık bir yerde yaşıyor, birtakım yoksulluk işaretleri. Camları kapatan gazetelerin üçüncü sayfa haberlerinde suçlular, sonra jet sosyete haberleri, sonra çengel bulmaca, Hüseyin’in ölçeği büyütmesi, sadece yoksulluk işaretlerine büyütmesi. İsmet kapıyı açıyor, kader arkadaşı gençler nasıl konuşurlarsa öyle. Sağlam diyaloglar. İşe gidiyorlar, Osman’ın yanında inşaat, metroda kan duyurusu yapılınca İsmet işi gücü unutup kan vermeye gidiyor. Sıfır negatif, parası iyi. Parasının iyi olduğunu söylüyor da Hüseyin neden günlerce aklında tuttuğu soruyu yapıştırıyor, hani kan mı satıyormuş İsmet, e satmasa para ne münasebet. Akşamına dükkâna geliyor Hüseyin, İsmet’in başını kaldıracak hali yok, doğruca Hüseyin’in evine. Anası iyi biri, İsmet’e banyo yaptırmasını söylüyor oğluna, donu çıkarmadan bir güzel paklamaca, yine yoksulluk işaretleri. Tartışıyorlar bir ara, Hüseyin’den tirat: “Kimdi bize böyle düşman olan? Işıksız, güneşsiz deliklerde, rutubet içinde yaşamamız kimin yüzündendi? Onun kimsesizliğine, benim annemin maaşına bel bağlamama sebep kimdi? Ağzını burnunu dağıtasım geldi hepsinin.” (s. 15) Takır tukur ilerleyen öykü burada bitti benim için de sonu görelim, İsmet ortada yok yine, Osman adını çizdiğini söylüyor, onun gibisi çok var. İtalik bölümlerde Hüseyin’in hayal dünyasına dalıyoruz, Osman’ı yedinci kattan aşağı bir itiyor, parçası kalmıyor adamın. İtmiyor. İsmet’i çöplükte buluyorlar, polisler geliyor, ikinci tirat: “Şöyle gönlümüzce doymak… yaa… hakkımız değil mi? Delikten eve çıkmak… İnsanca yaşamak. Çöplüklere koştum. Yıkıntılara… Beden artıklarına. İnsan enkazlarına. Kıyıntı ve hastalıktan ibaret, kemikleri sayılanlara, ciğerleri küflenmiş, kasları erimiş, kemikleri öğütülmüşlere… Onlar ölmüştü de ben yaşıyor muydum?” (s. 17) Yaşayıp yaşamadığını bilmiyoruz çünkü atanamamış bir öğretmen olduğundan, İsmet’le inşaatta çalıştığından başka hiçbir şey bilmiyoruz, İsmet’in başına gelenleri anlatmak için araç, tek boyutluluk bundan aslında, sırf olay akışı. Çengel bulmacaya bakınca içinin sıkılması Hüseyin’in, öyküyü de sıkması. Öykü elbet ama asgari öykü. “Abla” da böyle. Anlatıcı Sibel memleketten dönüyor, ablasını gömmüş, bindiği otobüste davul zurnayla uğurlanan askercikler, bir de pencere kenarına, Sibel’in yerine oturmak isteyen, yüzü gözü mor genç kadın Aydan. Sibel ablasını anlatıyor başta, geçmişini, sonra yolculuğa odaklanıyor. Koltuğunu vermekten rahatsız, katakulliye geldi sanki. “Kandırıldığımı düşünüyorum. Malum, herkes, her yerde, her şekilde hakkınızı gasp edebilir. İyi olmak, anlayışlı olmak zordur, incelik enayilik sayılır. Kadın, perdeyi tamamen kapatıp iç çekerek arkasına yaslanıyor.” (s. 21) Keskin açıklama, fırladık gittik hikâyeden. Aydan korktuğu için perdeleri çekiyor, yolda Sibel’e açılacak, babasından kaçtığını anlatacak. Eşini vurmuş adam, çocuklarından küçüğü Almanya’da, büyüğünün izini bulmuş, İstanbul’daki akrabalarına gidiyor Sibel de öğrenecek, babası onlara da ulaşmış, tehdit etmiş. Dayanışma, Sibel evine davet ediyor Aydan’ı, Aydan “abla” deyince hem üzülüyor hem gönlü okşanıyor. Yine öykü olmasına öyküdür ama dümdüz öyküdür. Aynı şeyler: öykü olması yetiyorsa tamam, daha fazlası için daha fazlasını katanlara. Gerçi “‘Şu Anda Buradasınız'”la beraber fazlası geliyor yavaş yavaş, yine italikle geçmişe, hikâyenin genişleyen alanlarına seyir, Neval’in hayatı. Sarkis yirmi beş ay önce kaybolmuş, Halepçe katliamı, Avrupa’ya iltica, aşk, kayıplar. İlginç bir geçiş var, yağmur fırtına derken su basıyor Ankara’yı, Melih’e bir sövgü, işte kurguya cuk oturan türden bir sövgü ki ilk kez rastlanıyor kitapta, sonra battıçıktıda suyun esir alması servisi. Falda deniz de çıkmış, Neval’in geleceğinde sular görünüyor, haliyle bırakıyor kendini, şoförün bağırışı dünyada kalıyor. Başka bir âlem, tabelada kimin nerede olduğu yazıyor da Neval zaten nerede olduğunu biliyor, Sarkis’in sırtındaki haritanın aşka en yakın noktasında. Tüneller, loşluklar zihin için tekinsiz, oradan her yere kapılar açılabilir, Sarkis’in yanına açılıyor. Yine göze giren detaylar var, finalde buluştukları noktayı konuşmuşlar, ikisinin ülkesinin haritasında bir yer, o konuşma sırasında “kana bulanmış tarih”. Nedenini düşünüyorum, bunlar hikâyeye yerleşmeyecek ögeler değil aslında, dur kalk yapmadan da olur. Ol(a)mamış. “Bayram”da olmuş mesela, borazan ötmüyor, tempo yükselip düşmüyor, sıkı öykü. Tan sökümünde yas evlerinden birer ikişer çıkan köylüler dereye iniyorlar, yolda gözlerini yumarak yolu hayal ederlerse ruhlarının düşlerle seyahat edebilen bir parçası uçarak veya sürünerek ilerliyor. Bu kısım edebî atak gibi görünüyor, metin atak geçirmiş de hemen toparlamış. Bir açımlama, genişletme, yok, bir şey değil. “Kar suyunun açtığı oyukları takip ederek dağdan inerler. Suyla birlikte geçtikleri yeri ürperterek ve varlarını toprağa az az emdirerek gizlenirler. Toprak kabarmıştır, geçen güzden kalan, kar altında donmuş, şimdi ise paramparça olmaya hazır kuru yaprakları, otları kendine eklemekle meşguldür. Bir yandan da tazecik bitkiler büyütür. Göğsünden süzülüp geçenleri umursamaz. Köyden gelenler yola devam ederler, dağ keçilerinin ot kesen ön dişlerinin yanı başından, onları ürkütmeden süzülürler, belki bir peygamberdevesinin geçişini sabırsızlıkla beklerler.” (s. 41) Atmosfer maharetle yaratılıyor da köylülerin dişleri ürküteceğini hiç sanmam, peygamberdevesinin geçişini sabırla beklemelerindeyse incelik vardır. Neyse, ölülerini görmeye gidiyorlar, otuz iki kişi buzların altında kalana dek kurdun kuşun saldırısına uğradığı için bazılarının iç organları dışarıda. Askerler izin vermiyorlar cenazeleri kaldırmaya, silahları doğrultuyorlar, o yolda ölen de olmuştur. Sonra karlar yağıyor yine, kıyımın sona erdiği duyuruluyor, katliamın üzerinden bir yıl geçmeden köye askerler geliyor. Umut etsinler mi öldürülmemeyi, neye çağırıyorlar, kaymakam ne bayramı için “davet ediyor” köylüleri? Askerlerin hoyrat davranışları yeterince korkutucu, zerre güven duymuyorlar ama gitmekten başka çareleri yok. Peşe takıldılar, kasabaya vardılar, varmadan önce kutsal nehre işeyen askeri görünce ağladılar. Küfür. Herkes gibi dizildiler meydanda, birileri çıkıp konuşmalar yapmadan önce herkesin dinlerken dimdik durduğu bir şarkı mıdır, marş mıdır, bir şey çaldı, şaşırdılar. “Onların bayramı bizim cenazemizdir.” Herkes dağılınca askerler sıraya dizmeye kalktılar köylüleri, yine mi tuzağa düştüler, kurşuna mı dizilecekler? Bayramlaşma sadece, “hödükler” iştirak etmeyince askerlerden biri dehliyor bunları köylerine, bayramlarının kutlu olmasını diliyor. Köylülerden Ali şaşkınlıkla izliyor olanları, sözcü, mevzu bitince diğerlerine dönüp bayramlarının kutlu olmasını diliyor. Türkçe. Şahane öykü işte, öteden beriden bilgi topu atmaca yok meydana, hikâyenin anlatımında arıza yok, zamanda zıplamalar hafif, nazik. Dört dörtlük. “Yangınlar” iki dörtlük. Şu italik büyük kolaylık, metnin yanına başka bir metin açıveriyor, fiştekliyor asıl hikâyeyi. Sıklıkla kullanınız. Bu öyküde Hacer var, kocası Cengiz tey Almanya’ya gitmiş de iki senedir hasretlik. Hacer serin çarşaflara serilmek istiyor, yanıyor basbayağı, çamaşırların orada “ıslak kadınlığı”na dokunuyor? Sesi de köylülerin sesinden biçmek iyi fikir, başka türlü derler onlar. Ali geliyor, hışırtılardan işkillenmiş, Hacer’i öyle görünce, hatta sırf görünce gelmiş, o da yanıyor. Ama: yok, cesaret edemeyecek. Bebesi var Hacer’in, Cengiz’i var. O kadarı yeter. Yetmeyecek de, işte. Tansiyonun yükselişini görüyoruz Hacer’de, Ali’nin ne düşündüğünü düşünmesi yine bir ekşilik. Serbest dolaylı anlatıcı zihne giriyor veya girmiyor, karakterin niteliğini niye almıyor veya oralının hislerine niye o kadar uzak? “Gecelikle bahçede yürüyen, sonra düpedüz yere uzanan Hacer’i bu karanlıkta uzaktan görmüş de… merak etmiş. Öyle mi? Onu buraya getiren merak mı yani? Arzu yeniden uyanıyor, göğsünde, karnında atmaya başlıyor. Ali’yi çekse üzerine.” (s. 61) Yıldız’ı veya Cumalı’yı anıyorum böyle karşılaşmalarda.
Denk gelen okusun derim, gelmeyenin rastı başka.











Cevap yaz