Kelly şurada normları, normların ürettiği yeni normların eskileriyle uyumu ve çatışmasını, ayrıca bütün bunların salındığı birey-toplum-politika üçgenini incelerken “Yaşam” başlığında Batının sağlık fetişizmine değiniyor bir yerde, çok sağlıklı olmak isteyen insanların az yemekten değil de çok yemekten kaygılandıklarını, bu sebeple stres düzeyinin arttığını ve daha fazla sağlıksız yiyecekler yiyerek rahatlamaya çalıştıklarını söylüyor. Paradoks. Kaygıyı tetikleyen norm aynı zamanda kaygıyı anormalleştirir, çözüm olarak sunduğu bir tür deri değiştirme işlemini de beklemez, yerine yaşama içkin bir sağlıklılık bekler, yani bir yaşam ödevi, canlılığa dair yaşam amacı adeta. Çok sağlıklı insanlarla vakit geçiririz, mahrumiyet ve nefse hâkimiyet ne kadar acı verirse versin bir normun erginlik ayininden sağ çıkarız. “Bu kaygıdaki ironi, asosyallik ve mutsuzluğun gerçekten sağlıksız olmasıdır. Üstüne üstlük bunun farkında bile değiliz. Aslında gayet de farkında olduğumuz gerçek şu: Bir normu karşılamaya çalışırken çoğu zaman başka normları ihlal ederiz ve tam da bu şekilde yaşamamız gerekir.” (s. 143) Buradan asıl metne zort diye bağlayacağım konuyu, Kelly’nin normalliğe dair incelemesini okuyunca çok daha açık: normların evrilip evrilmediği Ergüven’in esas meselelerinden biri, çıplaklığın ışıkla ilişkisini veya bokun cinsel çağrışımlarını sanat eserleri üzerinden incelemek arzuların meşruiyetini de, sanatın neliğini de ortaya koyan kodları eserden çıkarmaya imkan sağlıyor. Tabii kapitalizmin biçimlediği sanatla birlikte, örneğin kot pantolonların veya otomobil lastiklerinin karın kaslarıyla birlikte, siyah-beyaz dünyada anlamını çizgiler (ışık), renk, form bağlamında değerlendiriyor Ergüven, sıkı. Psikanaliz, haliyle mitoloji odağından bakışlar, tüketim toplumunun biçimlediği pratiklerle harman. Diyelim -Ergüven’in anlatım dili böyle denemeler için kullanılabilecek en iyi dil, abartarak kullanacağım ben de- şampanyayı sikinin hizasında patlatan genç ve çıplak erkek, son derece sağlıklı, gölgeler kaslarını açığa çıkarıyor, dövmeleri ve küpesi adamın damızlık niteliklerine psikolojik fişek, “doludizgin orgazmın metaforunu bir parodi olarak değerlendirmekte zorlanınca, çok geçmeden pornografik fantezinin en uç noktalarında alıyoruz soluğu -gürül gürül akan dölün eşsiz cazibesi!” Olduğu olacağı birkaç miligramdır ama fantezilerde gürül gürül akar o döl, suratları sıvar, baraj kapakları açıldığında fışkıran suyun çıkardığı sesle falan süslenir hentailerde. Ergüven fetişleştirme aşamasını ele alıyor “Fanteziyle Islanmak”ta, spermanın tadı değil de bembeyaz rengi, fışkırması baştan çıkarır, oral haz arayışı sırasında tadı gündeme gelmez, görme ve dokunma duyularına hitap eder. Gerçi form gereği bir yandan, fotoğraf kısıtlılığıyla o kadar ama Ergüven’in iddia ettiği gibi bu fantezide kokunun ve tadın ikinci plana itilmesinde sözcük dağarcığının yetersizliği mi söz konusu, tartışılır ki fotoğraf özelinde de söylemiyor bunları tabii, sonra meseleyi derinleştiriyor da çözümleniyor o yetersizlik düğümü: Greimas’ın dediği gibi dünyanın tat olarak algılanması kokudan daha karmaşık ve çelişkili, tuzun ve proteinin sunduğu pek bir şey yok, kısacası imgelem dünyasını harekete geçiren bir itkiye sahip değil sperm. “Görüp ellediğimiz bir şeyi aslından daha farklı boyutlarda -bilekten kalın ve ne kadar girse hâlâ bir kısmı dışarıda kalan devasa yaraklar ile parmağın bile duhülde zorlandığı daracık amları anımsayalım- yaşayabiliriz; gelgelelim, kimi zaman miligramın %1’iyle ifade edilen bir maddeyi damak yoluyla ayırt edip, bunu tahrik unsuruna çevirmek, hayal gücünün bile sınırlarını aşmaktadır. Ayrıca, gastronominin sunduğu seçenekler karşısında, spermanın lezzeti peşinen yenik düşmeye mahkûmdur.” (s. 151) Somut, deneyimsel bir yaklaşım, dölün miktarı ve hızı daha çok malzeme sunuyor fantezi için, şunun gerçekliği mümkün olmasa da ikame ettiği gerçeklik üzerinden doğan fantezi bin kat daha güçlü olsa da, anlaşıldığı kadarıyla gerçeklikten kopmak bir tür patolojiye de yol açıyor. “Olaf, bütünüyle yananlamlar üzerine inşa ettiği fotoğrafında durmadan aynı şeyi söylüyor: Cinsel yaşamda kurgunun gerçekliği istila etmesine seyirci kalanlar, müştereken körleşmeyi göze almışlardır.” (s. 153) Hemen “Sidik ve Şehvet” geliyor tabii, bedenin ürettiği nesnelerin anlamları, simgeledikleri. Bedrettin Cömert eleştirmiş Zebercet’i, “biçemsel edep eksikliğini maharetmiş gibi gösteren tutarsız örnekler” veren Yusuf Atılgan “anlatım özgürlüğünü istismar ederek ucuz yoldan okurun gözünü boyamaya kalkışmış”, gerçekten biraz daha derinlere bakınca şöyle sağlam bir dalgadan gelen şorultunun erotizmle iç içe geçtiği görülebilir. “Devasa maslahatıyla gizli bir Priapos”tur Zebercet, görece kısa boyuyla orantısız bir zamazingosu vardır, Atılgan nasıl işediğini anlatır falan, erkek adamın at gibi işeyeceğine dair bir imge, toplumsal kastrasyondan mustaripliğe dair başka bir imge takip ediyor onu, yani öyle işeyen bir adamın, fallik Satyr’in, kentaurun sıkı bir sikişmeden ayrı düşmesi büyük dramdır. Mekânın erilliğinin “kaybolması” ayrı dramdır, yine paradoks, Enis Batur’un “pisuvar sıkıntısı” kavramını -Gül Abus Semerci’nin aynı adlı kitabı, okuna- alıntılayan Ergüven mekânın erilliğinin gözlerin serbest kalmasıyla ortaya çıktığı fikri üzerinden ayakta işemenin erkeklikle kuvvetli biçimde ilintili olduğunu söyler, ancak hastalar, çocuklar veya orası sorunlular oturarak işerler, sikinden razı birinin gelmeyeceği iş. Eh, ortam eril ama tuvalete, otele bir kadın geldiği zaman karakter kendini saldırı altındaymış gibi hissedebilir, tam da sikini kullanabilmesi için bir fırsat yaratan nesneye karşı şiddetli bir tepki geliştirir Zebercet, çıkmazı budur. Şuradakilerin çıkmazı nedir, şaşkınlıklarına içkin hayranlıktan bahsetmek aşırı yorum mu olur, tazyikli bir fışkırtmanın -ne fışkırıyorsa artık- erotizmine ulaşabilecek çok az şey var. Bir adım daha atıyor Ergüven, Gözün Öyküsü‘ne varıyor, anüse sokulacak göz yuvarından bahsediyor ama yuvarın ıkınarak fırlatılması çok daha ilginç bir sahne olabilirdi. Düşününce. Götle ilgili denemesini de buraya bağlayabiliriz tabii, sağlam bir göt aynı zamanda sağlam bir siki de çağrıştırır, en azından sıkıca tutulabilecek götün sıska bir sikin tesellisi olabileceği. Oyundur bunlar, nihai amacı gölgeler, coitus etkisizleşir ama tam da bir tür eksiklik tespitinden ötürü fantezilere başvuruluyorsa yapay yolla güçlendirilir. Normun yerini almasının imkanından öte gölge ikameler olarak değerlendiriyor Ergüven, aslın ne olduğunu her zaman tespit ediyor, erotizmin işleviyle birlikte neden sınırları içinde kalacağını da. Lacan’ın aynası başka bir denemede, Freud’un kavramları denemelere dağıtılmış, hepsi denemeleri anlamak için bir yönseme. Otomobilin erkeklikle bağlarını incelerken Crash‘a da uzanır mı mevzu diye bir heyecanlandım, beden parçalarıyla, fetişizmle mekanik aksamın ilişkisine dair başka bir yerden bağ kurmuş Ergüven, diğer denemelerini okuyanlar görecek hemen, burada Baudrillard’ın izlerini görüyoruz. İki kolunda iki lastik taşıyan adamda ne görüyoruz, koskocaman, kaslı bir sik, adamın lastikleri tutuş biçiminden penisin yumurtalıkları “tutması”nı imleyebiliriz, sanatçının maksadı başka olsa da -Ergüven adamı doğrudan sik olarak görmüyor da alımlamanın bir yönüne odaklanıyor- sağlıklı bir sike dönüşmüştür insan, tamirhanede, işinin tam ortasında.
Ufuk açıcıydı benim için, şahane bir araştırma. Sakıncalı bulunmuş, bulunur. Sakınmamalı, okumalı. Kolera Günlerinde Aşk‘tan yola çıkan bir çözümlemeyi alıntılayarak bitireyim: “Fermina Daza’da masumane bir tahrik unsuru olan işeme sesi, sidiğin görüntü ve tadıyla cinsel etkinliğin bir parçasına dönüştüğü andan itibaren bambaşka bir boyut kazanmıştır; sadece başkasına işeyerek tahrik olan değil, orgazmı, başkasının sidiğiyle ıslanarak yaşayan da sırılsıklam kendisine aşıktır. Ne var ki, karşı tarafın cinsel kimliğini işeme sesiyle belirleyip -erkek şar şar işiyorsa, kadında fışır fışırdır bu- bununla uyarıldığını hisseden kişi, hiç ummadığı bir anda kendi çıkarttığı sese de kulak verebilir; bu nedenle, sidiğin sesini duymak, sonunu kestiremediğimiz gelişmelere gebedir hep -insan, duyulabileceği mesafedeki tuvalete girmekten sıkılıyorsa, hiç şaşmayalım buna.” (s. 163)











Cevap yaz