“Hikâye” diyor arka kapakta, değil, Refik Halid’in iki uzunca yazısı belki. Gerisi günlük yazılarından, hepsini hatırlayamadım da birkaçını Birkan’ın derlediği kitaplardan hatırlıyorum. “İki Teselli”yi mesela, ayrıca plaj yazılarını. Gerçi bu sınıflama olayı sorunlu, hikâyeyse hikâye ama tür olarak değil, öyküdeki hikâye yani. Su götürür, bıraktım, “İlk Adım”la başlıyoruz. Otuz sene evvelini anlatacak Refik Halid, yazıyı 1940’larda yazdığını düşünürsek 1910’ların ilk yarısı söz konusu. Çok uzak bir zaman, çok uzun bir yüzyılın daha da uzun ertesinde memleketin başından öyle olaylar geçiyor ki zaman algısı darmadağın olmuş, yazar inanamıyor bir türlü, daha akıllıca sarf edebileceğini düşünüyor ama aklınca akıllıdır, yaşadıkları aklının ürünüdür, kabulleniyor. Hatırlıyor. Tüysüz, çelimsiz üç arkadaş bir kış ikindisinde Beyoğlu’na çıkıyorlar, serüven arıyorlar kendilerine. Şunu da eklemeli, anlattığı her olayın ötesini berisini genişletir Refik Halid, mesela kadınların peşinden gittiklerini mi söylüyor, o zamanın modası olan siyah kadifeden bahsediyor, battal kadın çarşafları yerine daha ince, daha hülyalı bir kumaş. “Hülya? Hülya o zamanki baş meşgalemizdi. Hülya ile geçinir, hülya ile uyur, hülya ile uyanır, hülya ile doyar, bununla yaşardık. Kadın ile erkeği ayıran peçe, kafes, selamlık, polis, bekçi, hafiye, haremağası, mabeyin odası, dönme dolap karşısında tek çare, teselli, ümit, zevk, hülya idi. Kadın ve erkek biteviye tahayyül ederlerdi. Tahayyül fazla sarartıcı, soldurucu, benliği kırıcı ve gözlerin ferini söndürücü bir iş olmalı ki, şimdi o devri düşünürken bana, kendim de dahil, bütün gençliği fes giydirilmiş Hindiçin ahalisi kadar sarı, silik, süzük görünüyor; şiddetle kansızız; yahut tamamen sapsarı kanlıyız; parmağımıza iğne batsa, sanki baş gösterecek damla, tenekede yıllanmış bir paslı su habbesi olacaktır!” (s. 8) Refik Halid yine aynı Refik Halid, düzyazıyı düzlükten çıkarıyor, katıp katıp çalkalıyor bir güzel. Vecizelerle konuşma modasını eleştirdiği yazı hele, matrak, güldürdü bir iki yerinde. Neyse, Galatasaray’la Tünel arasında iki üç gezinti, pastacıda oturmaca, meşhur Bonmarşe’de oyalanmaca derken o iki kadın giriyor içeri, gençlerin aklı gidiyor. Biri irice, diğeri zarif, hülyadan hakikate geçiş korkunç, genellikle hülya aşamasında kaldıkları için gençler yaşayabileceklerinden sağlam bir ürküyorlar ama kadınların peşini bırakmıyorlar, yürüyün paşalar. Tepebaşı’ndaki mermer merdivenlerden iniyorlar, Refik Halid konuşacak gücü, cüreti kendinde buluyor, kadınlardan biri ” sandalla karşıya geçmelerini” öneriyor. Orası daha güvenli, evleri var çünkü. Karşı dediği Eminönü, sandalla dediği sandalla, bir erkekle bir kadının arabaya binmeleri yasak çünkü, bir adam kendi çoluğuyla çocuğuyla bile binemiyormuş hatta bir adam görse eşinin bir başka adamla arabaya bindiğini, anında boşanabiliyormuş. Sandala binilecek, Azapkapısı’na geliyorlar, Unkapanı Köprüsü’nün Galata tarafındaki meydanlığı, bugün tersanenin giriş kapısıyla metro istasyonu arasında kalan bölge diye tahmin ediyorum. Tabii oralar bir zamanlar hep Hıristiyan mezarlığı olduğu için civarda bir dünya mermer lahit, heykel yapan ustaların dükkânları varmış, Refik Halid çocukluğundaki sesler arasından bu çekiç seslerini seçebiliyor. Ayaspaşa tarafının bir kısmı komple Müslüman mezarlığı, Boğaz’ı görüyor, oralarda koca koca ağaçların arasında oturur, dinlenirmiş insanlar, bugünkü gibi ıssız yerler değilmiş mezarlıklar. Daha da kamusal alan. Şimdi o sandala ulaşacaklar, yokuştan iniyorlar, gelen geçen bakıyor tabii, mektup bile atabilirler önlerine. Saffeti Ziya tek başına mektuplaşma şubesini oluştururmuş edebiyatta, dönemin ayılan bayılanları onun kitabından örnekler alırlar, realist edebiyata kapı aralayan müstesna yazıları görebilirlermiş. Her bölümün başında otuz sene evveline döndüğünü tekrarlıyor Refik Halid, ikinci tekrarda anı yazımını eşeliyor, hemen hiç kimsenin anı yazmakla uğraşmadığına üzülüyor. Cenap Şahabeddin birazcık yazmış, üstelik o süsünü püsünü bırakıp da yazmış, Refik Halid’in iddiası anıların bütün o parıltıyı üstünden atacak kadar saf olması, saflaştırması yazarını. Derken sandala bindiler, gidiyorlar, zarif olan Tevfik Fikret’ten bir beyit patlatıyor, aa, Refik Halid hemen devamını yapıştırıyor. Burayı doğrudan alayım: “Şimdi spor neyse, edebiyat da o zaman revacı artıran, hoşa giden, vakit geçirmeye yarayan bir lüzumlu modaydı. açık havadan, kırlardan, denizlerden nasibimizi alamazdık; kapanık evlerde cam, kafes ardında, yarı mahpus yaşardık, bilhassa kadınla erkek yan yana bulunmak için muhakkak dört duvar arasına kapanırdı. Tabii odada, boş vakit bulunca kürek çekerek, tenis oynayarak, yüzerek ve koşarak oyalanmak ve maharet göstermek mümkün değildi; eğlence kadınları biraz musiki, biraz edebiyat bilerek kendilerine ayrı bir kıymet vermek, üstünlük taslamak isterlerdi; bu, mesleğin, sanatın icaplarındandı.” (s. 20) Gençlere Tevfik Fikret, orta yaşlılara Naci ve Andelip, yaşlılara Hersekli Arif, ne gelirse artık bu “meslekte”. Kısa tutayım artık, eve gidiyorlar, eğlence başlıyor, çalgı çengi, mevzuya gireceklerken Refik Halid daha fazlasını istemiyor ve kalkıyor, ince olanla ertesi gün görüşmek üzere sözleşip kirişi kırıyor. Basbayağı randevuevi bir de, zaptiye basar, külhanbeyleri tuzak kurmuştur da üç afacanı tokatlarlar, baskıcı bir rejim ve toplum yol açar bunlara. “Herhangi hür sanatta olursa olsun gürbüz istidatları çürütüp hayat tadı almaya set çeken eski, müstebit, mutaassıp rejimlere düşman kesilmemek kabil değil. Şimdi, yetiştiğim bu hürriyet devrinde heder olan mazlum ömürlerinden dolayı, o biçareler hesabına elem duyuyor, kin güdüyorum.” (s. 40) Bugün X’te gördüm de, Ankara metrosunda birileri müzik yapıyor, iki genç dans ediyorlar, daha da nerelerde kimler ne güzel eğleniyor, yorumlar nefret dolu, metrodakilerin yüzlerinin yarısı asık. Neşesi gittiği zaman onmuyor insan, yaşamı daraldıkça daralıyor. Birçok şeyiyle birlikte neşesinden de oluyor insan bu ülkede.
“İlk Sefer”den ikinci seferinde bahsediyordu Refik Halid, hani ilk seferde uğradığı yerleri tam manasıyla değerlendiremediğinden bahsediyordu, gerçi iki gezi arasında da yine yirmi yıl mı, otuz yıl mı ne vardı. Atina’yı Akropol’ü hatırladım ben, gerçekten de biraz küçümsüyor Refik Halid, hayal kırıklığına uğradığını belli ediyor. Medeniyetin beşiği, tanrıların tanrıçaların top oynadıkları yerlerde birkaç taş, büyük bir yıkıntı, o kadar mı yani? Bir de övünüyor, Cenap’tan verdiği gezi yazısı örneğini anlamak çok zorken kendi yazdıklarının ne kadar açık olduğundan bahsediyor. “Çok yaşa Refik Halid Paşa” deyip devam ediyoruz, bu arada gerçekten teşekkürler, dili alıp baş üstüne yerleştirmiştir. Gemi yolculuğu, Marsilya’ya gidecek yazar, oradan biraz daha yolu var da önemli olan limanlar bu yazıda. Dünyaya bakışı bir de. “Frenklerin her yaptığı işte bir hikmet bulduğum hayranlık devrindeydim; Avrupa medeniyetine inanıp iman getirmiş müminlerdendim; ‘Allah’ın işine karışılmaz, hikmetinden sual edilmez, ne yaparsa iyi yapar,’ gibi bir körü körüne itaat yolunu tutmuş, adeta ‘İki gözüm, bak neler düşünmüş, bize ne nimetler ihsan etmiş!’ diye münasebetli münasebetsiz her fiilinde bir lütuf görüyordum.” (s. 52) Eh, pek de öyle değildir, tahta oturaklar oldukça rahatsız edicidir, sade bir kumar salonu, bir de dinlenme odası vardır gemide, yolcuların keyfi pek düşünülmemiştir. Gerçi sadece bir vasıtadır gemi, sanki en kısa sürede kurtulunacak bir yerdir, yolcuyu sağ salim götürsün yeter. Son olarak, kanayan yaramız resmen şu vize işi. Refik Halid’in üzerinde değil pasaport, nüfus cüzdanı bile yoktur ülke ülke gezerken. “Zira o hürriyet devrinde acenteler bilet kesmek için kayda, şarta tâbi tutulmazlardı; vapurlarda ise yalnız biletimizi sorarlardı; yani, tam manasıyla, parayı saydınız mı, düdüğü çalardınız. Amma, diyeceksiniz ki: ‘Girerken bizim polis ne yapardı, çıkarken de vardığınız memleketin zabıtası?’ Bir şeycikler yapmazdı; sanki Haydarpaşa vapuruna giriyor veya Üsküdar vapurundan çıkıyormuşsunuz gibi uzakta durur, seyrederdi. Pire’de böyle oldu. Napoli’de keza…” (s. 54)











Cevap yaz