Y. Hakan Erdem – Kitab-ı Duvduvani

Çeşme var, damlada bir evren, başka bir damlada başka bir evren ki bu evren bildiğimiz evrene -hangi bildiğimiz, metnin, karakterin, metni yazanın, metnin esas yazarının, metni yazanın kurguladığı metnin, metni yazanın kurguladığı metnin yazarının, her şeyin başının, sağlığın, metnin ilk yazarının, metnin son yazarının, yazarın son metninin, neyin?- paraleldir, sayısız paralellikten biridir ve Osmanlıca haliyle metnin içinde bir yerlerde bulunmaktadır, dikkatli gözler eski dilin çıkardığı fırtınaların arasında o tamlamayı bulacaktır ama okurun oraya kadar gelmesi lazım, başka lüzumlar şunlardır: okur bir yol haritası çıkarmalıdır ki neyin ne olduğu, kimin fes olduğu, testiye dönüşen insanların neliği, tuhaf tuhaf postmodern işlerin anlatıyı nereye çıkardığını takip edebilsin, ayrıca Arapça ve Farsça sözcüklere de aşina olmalıdır ki, “Eeyh,” deyip kapatmasın kitabı. Ben Facebook’taki Osmanlıca metin paylaşılan grupları hâlâ sapık gibi takip ettiğim için üniversitede edindiğim bilgileri unutmadım, sözlüğe bakma ihtiyacı pek duymadım ama Osmanlıcadan eser ölçüde nasiplenmemiş kimesne bu kitabı okurken -hangi kitap, Kitab-ı Duvduvani, Kitab-ı Duvduvani‘nin yer aldığı kurmaca kitap, kurmaca kitaba durmadan tebelleş olan esas kitap, esas kitabın bir yerlerini sürekli değiştirerek gerçeklikle oynayan yazarın kitabı, gerçeklikle oynanınca ortadan kaybolan kitapların kitabının bir sayfası, Kum Kitabı, ne?- fenalıklar geçirecek, incesinden kalınına pek çok hastalığa yakalanacak, en başta beyin yanmasından mustarip olacaktır. Şahsen tavsiyeme uymayıp “kim kimdir, necidir, başka evrende o kim bu kim midir, kimler kimlerle” temalarının belirginleştireceği bir tablo hazırlamadığımdan ötürü bir yerde ipin ucunu kaybettim ama bir yere de varmaya niyeti yokmuş o ipin, sadece muhteşem bir şey okuduğuma dair bir hisle okudum, sonra bazı oyunlardan gerçekten bıktığıma dair bir hisle okudum, sonra hikâyelerin hikâyesini, ilk hikâyeyi, Kitab-ı Duvduvani‘nin başını veya ortasından bir bölümünü dahi sonunu hatırlamadığımı fark ettim, “İçindekiler” bölümünde “(Kitab-ı Duvduvani’nin okunabilen kısmının)” ibaresini görünce bu takibin, listenin, haritanın falan filan, o kadar da mühim olmayabileceğini düşündüm, raftan rastgele bir kitabı seçip bir bölümünü okuyoruz, başka bir kitaptan başka bir bölüm, Kitab-ı Duvduvani‘ye neyin eklenip neyi eklenemeyeceğine Meçhul Muhayyil karar verdiğine göre, sürekli değişen ama aslında tek bir nefesin ürünü karakterlerin ara sıra Meçhul Muhayyil’e çatmalarına da izin verdiğince okuyacağız zira Meçhul Muhayyil okunması için yazıyor kitabı, dünyaları var edebilmek için, yönlendirdiği karakterleri bu doğrultuda kullanıyor, kitap sürekli yazılıyor veya bir bölümü değiştiriliyor, koca bir tarih yok ediliyor. Okura ne yük, edebiyata ne kıymet, öyle bir metin bu. Postmodern tekniklerin havalarda uçuştuğu, aslında pek bir şeyin ayaklarının yere basmadığı mühim bir eser. “Babo bu kitabın müellifi kimdir?” adını verdiğim tipik bir düzeni vardır ve kesinkes bozuk değildir bu düzen, evrenler birbirlerine pamuk ipliğiyle, karakterler sahife zamkıyla bağlıdır, birkaç paragrafla Mohaç Meydan Savaşı’nın parodisinden 1970’li yılların tuhaf İstanbul’una geçiş yapabiliriz. Bildiğimiz Türkiye’nin ve Osmanlı’nın türevleri neo-Ottoman lisanıyla anlatılmıştır, bu lisan zamanı gelince karşımıza gnostik bir tarikatın mühürlü lisanı olarak karşımıza çıkacak, ulviyeti kurguya başarıyla dahil olacaktır. Ben ilk hikâyeyi ve ikincisini anlatacağım, sonrakilere nefesim yetmeyecek ki şu ikisini düşünmek bile canımı cendereye sıkıştırdı.

Tasviri Kubad Duvduvani Efendi’nin zayıf bir rivayet halinde birkaç kitap düşkünü ve sahaf tarafından varlığı bilinen ama hiç görülmemiş eserini olmadık bir şekilde ele geçiren Ferid Bey heyecandan güp güp atan kalbini biraz da Anette’e kaptırmıştır, komşu Frenk hatuna. Eve heyecanla getirdiği kitabı Anette’e kedi diye yutturmaya çalışır, böylece aralarında hoş bir münasebet de doğacak, Utku Ferid Falan Filan Bey’in yüreği arşa temas edecek, kızıl sakalından kalbine kan ve aşk damlayacaktır. Bu kızıl sakalı takip edebiliriz bakın, Utku’nun temsilleri kızıl sakallarıyla belirecektir ileride. Utku’yla Anette arasında doğan arkadaşlık aşka dönüşmeden önce Felemenk ateizmine kapılan ailesinden bahsedecektir Utku, Peynircizâdeler olarak bilinen aile peynir işinden köşeyi dönerken camiden de giderek uzaklaşmış ve mütedeyyinlerin öfkesini üzerine çekmiştir, Utku’nun dedesi imanlı olduğunu söylese de peynirin kendi kendine mayalandığını, tersini söylemenin anlamsız olduğunu da sıkıştırır araya, böylece Galileli’nin dönmediğini söylese de döndüğünü bildiği Güneş’ini andıran bir şeyle karşılaşırız, birkaç sayfa önce merdivenleri ağır ağır çıktığını gördüğümüz Utku da bir şeyler anımsatır bize, kısacası kültür dünyamızın ve dünyanın kültürel ögelerinin sık sık karşımıza çıktığını ve çıkacağını, değiştirdikleri kılıkları bulmamız gerektiğini anlarız. Aralarda malum kitapla ilgili kıt bilgilerden ediniriz biraz, adı tezkirelerde veya mecmualarda geçmez de kafayı kütüple bozmuş birtakım başıkırıkların metinlerinde kitabın adı geçmektedir. Utku kitabın yazarının var olmadığıyla ilgili vesveselere kapılır, sayfaları incelediği zaman tarihlerle, birden fazla tarihle karşılaşır, bazı sayfalar 16. yüzyıldan, bazıları 19. yüzyıldan, bazıları daha yakın bir yüzyıldandır, dolayısıyla kitaba sürekli güncelleme geldiğini öğrenir, ayrıca sonradan başımıza bela olacak diğer hikâyelere de kapı kırmış olur. Daha da iyisi Anette’i de kitapla ilgili bilgi toplama işine dahil eder, birlikte Ümraniye’deki Sahaf Hami’ye giderler. Hami’nin Anette’e yeşillendiğini görünce aklından geçirir, arkadaşını kurbağaya mı çevirsedir acaba, her yazılanın gerçek olduğu ve silinenin ortadan kalktığı bir mekanizma varsa kullanmasın mı? Kullanmasın, Hami kitabın teferruatı için Testiyye tarîkinin şeyhi Osman Hulûsî Beyefendi Ağa’ya yönlendirir ikisini, orada şeyhin kitabın yazarı Kubad Efendi’den hiçbir şeyi okuyamadığını öğrenirler. Sırrına erememiştir şeyh, sayfalar bomboş görünmektedir, söyleyeceğini söyleyip el verdikten sonra çifti eve yollar. Müellif tam da bu noktada dahil olur, okuduğumuz kitabın -hangi kitap, eeh- bölümlerinden bahseder, bazı bölümleri Utku’nun uydurduğunu söyler, örneğin saatlerle ilgili bölüm Tanpınar’ın şu an adını yazmaya üşendiğim, bu üşenmeyle addan daha uzun bir şey yazdığım ama bunu yazarken keyif aldığım için uzunluğu hiç dert etmediğim, eh, işte o kitaptan esinlendiğini söyler, sonra her şeyin rüya çıkabileceğini veya çıkmayabileceğini söyler, kısacası her ihtimale karşı hazır olunmalıdır, Anette’in kedi kılığına girip Utku’yu takip etmesi olasıdır ve olur, sonra kitabın içinde kaybolur ve Dersaadet’in dedikodu kazanlarına kestirme bir yol buluruz, bölüm değişir, tarihin boş savaşlı zamanlarına gidip Sultan III. Burak’ın oğlu II. Berke’nin saltanatına varırız. Berke tahta geçmiştir de bir türlü sefere çıkmamakta, reayasını memnun edememektedir. Pasifist bir padişahtır Berke, kültür sanat etkinlikleriyle ilgilenmeyi sever, arkadaşlarıyla vakit geçirmek de iyidir. Osman Hulûsî Beyefendi padişahın mektep arkadaşıdır, akıllı adamdır, aklının bir kısmını ilk bölümde görüyoruz zaten. Padişaha karşı bir suikast düzenlendiği haberi ayyuka çıkınca elinden geleni yaparak arkadaşını korumaya çalışır, beri yandan padişahın kardeşi Mehlika Sultan’la da arayı sıkı tutmaya çalışmaktadır ki âşığıyla birlikte kaçar belki, kaçamaz da hayalini kurar. Sonra bir dünya katakulli döner, ordu sefere çıkar, kışlanır mıydı bir yerde, yazlanır, Alman ordularıyla kapışılır, bu hikâyenin yazarı başka bir öyküde… Daha ne diyeceğimi bilemedim, o kadar çok yan hikâye var ki akıl almaz her birini, karakterler karşısında akıl acizdir, karakterleri bütün detaylarıyla bellemek zordur. Erdem zaten tarih profesörü olduğu için bu pek oynak metni sadece oynaklığa dayandırmamış, şahane bir dünya, dünyalar kurmuş, tarihi bir de şöyle okumuş, Doğu’nun özgüvensizliğini, Batı’nın aşırı özgüvenini ve daha pek çok meseleyi araya sıkıştırarak değerlendirmiştir, değerlendirirken güldürmüştür, trende “pkfmpf” yaptırmıştır bana.

Çaresiz kaldım anlatmakta, öyle bir metin. Beni de biri yazdığına göre artık uyumamı yazmasını rica ediyorum, Meçhul Muhayyil göreve.