William Maxwell – Hadi, Yarın Görüşürüz

Richard Ford’a göre kendi neslinin yazarlarına kısa ve büyülü bir şekilde yazmaları için ilham vermiş bu metin. “Rüzgârı şişelemek daha kolay olurdu. İnsanın cesaretini kıracak kadar örnek alınması zor bir niteliği var: Büyüklüğü basitmiş gibi gösteriyor.” (s. 6) Çevremdeki yığının içinde Richard Ford’un Bağımsızlık Günü nam metnini görüyorum, kaç yüz sayfa olduğunu kestiremiyorum. Okumadım, bilemem ama kendine de serzenişte bulunuyordur belki Ford. Necati Cumalı’nın bir röportajını hatırlıyorum, romanların eksile eksile, azala azala öykü yoğunluğuna ulaştığınca başarılı olduğunu söylüyordu, makul ama şart değil, roman atın dilediğince koşabileceği ve koşturulabileceği bir formdur, aslında sanatın kendisi bir attır ve göynünce koşar, koşmalıdır çünkü neden olmasın. Evet. Dolayısıyla Maxwell’ın ne yaptığına bakalım, mevzu o. Kendisi Cheever, Nabokov, Salinger ve Updike gibi yazarların editörlüğünü yapmış, onca metni elden geçirirken muhtemelen, “Gafam şişti,” deyip oyunsuz, sade ve derin, değerlendirdiği yazarlarınkinden görece daha sade bir metin yazmış. İlgiyle okuduk, beğendik, teşekkür ederiz kendisine, ışıklar içinde uyusun demeye dilim varmaz çünkü ışıklar içinde nasıl uyusun. Yaptığına bu kez gerçekten bakıyoruz, Kramer vs Kramer‘ı sadelik açısından kardeş metin ilan ettikten sonra “Silah Sesi” nam ilk bölümle başlıyoruz, sonun başlangıcı aslında. Kum çekilen gölet kasabanın bir mil kadar doğusunda, herhangi bir suç işlenecekse delillerin yok edilebileceği mükemmel bir yer. Anlatıcı çocukken bu gölün dibinin olmadığını duymuş, öyleyse yeri kazıp Çin’den çıkmanın gölün dibinden daha kolay olacağını düşünmüş. Anlatıcı da çocukmuş bir zamanlar, zaman geçmiş ve geçmişte yaşanan hadiseleri tekrar kurmaya karar vermiş de hikâyeyi yazmaya veya anlatmaya karar vermiş, ilk paragraftan anladıklarımız bunlar. Bir kış sabahı göletten kum çeken üç adam silah sesine benzer bir ses duymuşlar, egzoz patlaması da olabilirmiş, bilememişler ama anlatıcı biliyor, Lloyd Wilson adlı otlakçıyı öldüren silahın patlamasıymış o. Sorgu hakiminin yürüttüğü soruşturma olay ânını Wilson’ın yakın çevresinden öğrenmemizi de sağlıyor, yaşlı amca Fred Wilson o sabah silah sesi duymamış, sabah çiftlik dışında birinin dolaştığını görmemiş. Ev işlerini gören yaşlı kadın gündelik görevlerini yerine getirmek için kalkmış, kuzineyi yakmış, Lloyd’un gelmesini beklemiş ama gelmeyince küçük oğlanı ahıra göndermiş. Bir süre sonra dönen çocuk ağlıyormuş, babasının cansız bedenini bulmuş. Burada biraz durup anlatıma odaklanmak lazım, anlatıcı olayları yıllar sonra anlattığını ve algının öznelliği yüzünden dünyanın nesnelliğiyle sürekli bir çatışma hali doğduğundan bahsediyor bir yerde, haliyle anımsadıkları, araştırmaları sonucunda bulduğu resmi evraklardan çıkardıkları kurmacanın içinde birleşiyor, dolayısıyla kendisinin gerçekliği de kurmacaya kapılma riski taşıyor ki kapılmış da, kendini anlatısının dışına taşımaya hiç niyeti yok, öyleyse araştırmalarını ve deneyimlerini de kurgunun bir parçası olarak kabul etmeliyiz. Bu durumda herhangi bir sorun yok, baştan sona kurmaca bir metni okuyoruz, aksi halde gerçeklikle kurgu itip çekecek birbirini, örneğin anlatıcının diyalogları uydurduğunu düşüneceğiz, bunu da yetişkin zihniyle yapacak çünkü çocukluğunda şahit olduğu pek çok şeyi anlamadığını sıkıştırıyor araya bir yere, kısacası öpüp de bağrımıza basmazsak çatışma sürekli bir baş ağrısı olarak kalacak aklımızda. Bahsi geçtim, anlatıcının herhangi bir problemi yok zaten, ara sıra doğrudan geçmişe dönüp o zamanın dünyasını görünür kılıyor. 1920’li yılların başlarında olayların geçtiği Lincoln’da oturanların geceleri kapıları kilitlemediğini söylüyor mesela, şiddet içeren olaylar pek yaşanmadığı gibi kafa kıranlar da genellikle taraflar bilinmeyen kişiler ve toplumda saygınlıkları yok. Küçük bir yerleşim yeri, yaşanan her şey gün içinde kulaktan kulağa yayılıyor, toplumsal baskı çok sıkı, dolayısıyla skandalın çıkardığı ses ekstrem olayların yaşanmasına yol açacak. Katilin kestiği kulağı alıp götürmesini Freud’a bağlayamayacaklar, yine de Lloyd Wilson’ın kulaksızlığı uzun süre unutulmayacak.

Eğer (1) katil tanıdığım birinin babası olmasaydı ve (2) daha sonra utandığım bir şey yapmamış olsaydım, hayatımda görmediğim bir ortakçının öldürülüşünü elli yıl sonra hatırlayacağımı pek sanmazdım. Bu anı yazısı —eğer bu yazıya anı yazısı diyebilirsek— bir laf kalabalığı, özür dilemenin nafile bir yolu aslında.” (s. 15) Sadece bu da değil, geçmişin bir muhasebesini de çıkarmak istiyor anlatıcı, kendine ait kayıp zamanı bulmak için hikâyesini eşelediğini söyleyebiliriz. Hikâyeyi sık sık bölerek başka bir noktayı aydınlatması, mevzuyla pek bir ilgisi olmayan babasını anlatıya dahil ederek annesinin bilinmezliğini aydınlatmaya çalışması polisiyeye yanlayan bir anlatıdan çok daha fazlasını okuduğumuzu gösteriyor, bence ön planda Wilson’ın ölümünden ziyade geçmişindeki boşlukları doldurmaya çalışan anlatıcının uğraşı, özlemi var. Bunu göz önünde tutarak okursak mevzubahis çatışma anlam kazanıyor. Anlatıcının ailesine bakalım, abisi takma bacaklı bir oğlan, kardeşi doğduktan iki gün sonra annesi çift taraflı zatürreden ölmüş, aileyi teyzeler, halalar ve baba çekip çevirecek. Baba tekrar evleneceğini söyleyince anlatıcı dahil karşı çıkan kimse olmuyor ama anlatıcı bir ya da iki yıl önce Golf Kulübü’nde gördüğü bir manzarayı hatırlıyor o an, iri bir kurbağayı yutmaya çalışan yılanın görüntüsü. Bu noktayı düşünüyorum çünkü devamı şöyle: “Akşam sofrasında annemin yerine başka bir kadının oturacağı ve babamın kalbinde onun yerini alacağı fikri de öyleydi.” (s. 25) Ne düşünmeliyiz, anlatıcının potansiyel okuruna güvenmeyip gösterdiğini anlatmasını mı? Şöyle de sorabiliriz, açıklamanın gereği nedir? Sembolü okumak çok kolay aslında, Maxwell başka hiçbir yerde böyle bir ucun anlatıyı deşmesine yol açmadığı için geçiyoruz. Anlatıcı olaylara dahil olmasa da Wilson’ı öldüren Clarence Smith’i tanıyor, oğul Cletus Smith’le oyun arkadaşı çünkü. Anlatıcının ailesi yeni bir eve taşınınca Clarence tadilat işlerini yapmak için sık sık geliyor, yanında oğlunu da getiriyor, anlatıcıyla birlikte oynuyorlar ve kitaba adını veren sözü söyleyip vedalaşıyorlar. Wilson’ın Clarence tarafından öldürülmesinden bir gün önce uzunca bir süreliğine son kez görüşüyorlar, bir dahaki karşılaşmaları başka bir yerdeki lisede. Birbirlerini tanıyorlar ama bakışarak geçip gidiyorlar, iletişim kurmayacaklar bir daha. Alıntıdaki iki numaralı olay bu, anlatıcı selam vermediği veya herhangi bir şey söylemediği için utanıyor ve utancını yenmek için de anımsamaya çalışıyor, hatırladıkça unuturuz.

Esas olayın dışında aklımdaki hemen her şeye değindim, şimdi cinayet. Ortakçı bunlar, araziyi sahibinden kiralayıp çiftçilik yapıyorlar ve kazandıklarıyla kiralarını ödüyorlar. Clarence ve Lloyd başlarda çok yakınlar, birbirlerinin işlerini güçlerini görüyorlar, yağmur bastırdığında birinin açıkta kalan eşyası varsa diğeri hemen kuytuya çekiyor, birinden motor sesi gelmediğinde diğeri meraktan gidip bakıyor, sıkıntıyı çözüp sessizce işine gücüne dönüyor, tam bir dostluk. Nedir, Clarence eşinin istediği gibi âşık olmamıştır eşine, beklentileri karşılamamıştır, bir şey olmuştur ve kadının kalbi Lloyd’a kaymıştır. Sevişirler, sevişmeye devam ederler, bir gün Cletus ne yaptıklarını görür ve babası da öğrenir. Evler ayrılır, dostluk bozulur, Clarence’ın eşi boşanma davası açar, Lloyd’un eşi kendisini ve kız çocuklarını hiç düşünmeyen adamı anladığını ama Clarence’a onu nasıl yapabildiğini anlamadığını söyler. Cinayete kadar giden bir süreç bu, yalın ve sadecik anlatılmış, haliyle etkileyici.

1982’de National Book Award’u kazanmış bu metin, denk gelirseniz okumaya değer.