Necib Mahfuz – Zaman ve Mekân

Bulamadım, kaynak gösteremem de Halid Ziya’nın hikâyeciliğiyle ilgili bir sözü vardı, “Herkes beni romanlarımla biliyor ama ben hikâyelerimi daha çok beğenirim,” gibi bir şeydi. Aynı sözü Mahfuz da söyleyebilirmiş, o kadar romanını okudum ama açıkçası öykülerini beğendiğim kadar beğenmedim hiçbirini, Mahfuz bu kitapla birlikte gözümde şahane bir öykücü bundan sonra. “Zâbalavi” mesela, anlatıcı Şeyh Zâbalavi’yi bulması gerektiğine emin olur olmaz anlatmaya başlar. Adamın adını ilk kez bir şarkıda duymuştur, sözlü kültürün modern zamanlarda varlığını sürdürmesi olağanüstüyle olağan arasındaki çizginin silikleştiğini sezdirir, okur olarak neyle karşılaşacağımızı fark ederiz. Anlatıcının babası yıllar önce bahsetmiştir Şeyh’ten, iyi kalpli ermiş etrafındaki herkesi sağaltır ama üstünlük göstererek yapmaz bunu, son derece mütevazı, ermiş gibi ermiştir. Anlatıcının sürdüğü izin uğradığı insanları tek tek anlatmayacağım, mistisizmin her bir durakta arttığını söylesem yeter. Sonuncudan bahsedeyim bir, anlatıcı bir kahvehanede takılan adamın yanına varır, adamı konuşturmaya çalışır ama anlatıcı sarhoş olmadıkça konuşmayacağını söyler adam. İlk kadeh biter, dünya dönmeye başlar, ikinci kadeh, üçüncü, dördüncü ve başka bir gerçeklik artık, anlatıcı bütün sorunlarını unutur, uykuya dalar. Uyandığında adama Şeyh’i aradığını söyler, onu bulmak için elinden gelen her şeyi yapacaktır. Kötü haber, Şeyh en başından beri yan sandalyede oturan adammış meğer, ne zaman ortaya çıkacağı belli olmadığı için yine gaibe karışmıştır. Anlatıcının yolculuk boyunca yavaş yavaş değişip Şeyh’in kendisi olacağını ve arayışta sağalacağını düşünmüştüm ama Mahfuz karakterini baştaki eminliğine döndürmeyi tercih etmiş, çemberi tamamlamakla yetinmiş.

İki kardeş öyküyü bir arada, “Sihirbaz Çanağı Alıp Kaçtı” bir çocuğun gözünden dünya. Dünya mı sihirli yoksa çocuğun zihni mi? Anne çocuğa bir işe yaramasını, biraz bakla alıp gelmesini söyler, eline biraz para ve çanak tutuşturur. Çocuk bakkala gider, bakkal yanında yağ isteyip istemediğini sorar. Çocuk bilemez, annesine sormak için eve döner ve paparayı yer, tekrar bakkala gider, bakkal başka bir şey sorar ve çocuk cevap veremeyince sinirlenmeye başlar. Anne de sinirlenmeye başlar, çocuk birkaç kez bakkala gidip gelir ve kırılma noktasında yetişkinlerden ümidini keserek parayı sihirli bir kutudaki resimlere bakmak için sihirbazın birine verir, görüntülerle mest olduktan sonra bir duvarın dibinde hayallere dalar. Genç bir kızın hayallerindeki konuşmasına karışmasıyla kendine gelir, birlikte otururlar ve çocuk kızı öper, dudağı erimiş hanım piresiyle tatlanır. Büyü tamamlanmıştır, eve dönüp yeni bir çanak ve kumbarasından para alır, bakkala gider, kaba adamın hayt huytuna çanağını fırlatarak cevap verir. Kafaya çarpan çanak adamı öldürmüştür herhalde, tıpkı çocuk hayallere daldığında gulyabaniyi öldürdüğü gibi. Cezalandırılmadan önce son bir kez kutuya bakmak ister ama sihirbaz yerinde değildir, sokak da yerinde değildir, kavga eden adamla kadını gören çocuk bilmediği bir yerde dolandığını anlar ve tanıdık bir şey görebilmek için koşturmaya başlar, labirentin içindedir artık. Gizemli karanlık çökmeden evin yolunu bulmak zorundadır, pek zamanı kalmadığını düşündüğü sırada öykü biter. Çocuk ve sınırsız ihtimal, öykü her yere gidebilecekken her yere gider, okur için şahane bir serüvendir bu. “Otobüs Durağında” çok daha tuhaf bir öykü, olabilecek en uç olayların gündelik yaşamda arka arkaya yaşanması tuhaflığı sağlamak için yeterli. Bulutlar toplanmıştır, gece bastırır adeta, belki de önceki çocuğun yaşadığı gündür bu da. Otobüs durağının korunağı altında toplanmış bir avuç insan otobüs beklemektedir, gariplikler de bu bir avuç insanı beklemektedir. Birinin önlerinden koşarak geçtiğini görürler, bir grup adam ve delikanlının biri adamı kovalamaktadır, “Hırsız! Yakalayın!” diye bağırış çağırış. Yakalarlar, yere yatırırlar ve adamı öldüresiye dövmeye başlarlar. Bir binanın girişindeki polisin her şeyi uzaktan seyrettiğini görürler, polis öykünün sonuna kadar bekleyecektir orada. Dövenler dururlar, dövüleni dinlemeye başlarlar, o sırada sokağa dalan iki arabadan biri fren yapınca diğeri çarpar, iki araba da ters dönüp havaya uçar. Hırsız ve adamlar şöyle bir bakmazlar bile, arabalardan birinden çıkan kanlar içindeki adam emeklemeye çalışır ama düşüp bir daha kalkamaz. O sırada ürkütücü sağanak tüm hızıyla sürer, tufan kopmuştur adeta. Konuşmasını bitiren hırsız ayağa kalkar, soyunur ve dans etmeye başlar. Duraktakiler film çekiminin ortasında kaldıklarını düşünmeye başlarlar, onca saçmalığın başka bir açıklaması olamaz. Durağın karşısındaki bir binanın pencerelerinden biri açılır, cama çıkan adam ıslık çalar, başka bir cama çıkan kadınla birlikte aşağı inip soyunurlar ve onlar da dans etmeye başlarlar. Kadın kendini yere atar, kazada ölen adamın üzerine düşer ve yere uzanan diğer adamla sevişmeye başlar. Olay filmlikten de çıkar artık, rezilliktir yaşananlar. Kuzey Avrupa’dan gelen turist kafilesinin de adamla kadına uymasıyla sokakta dev bir orji başlar, Bedeviler gelir ve Avrupalılarla kavga etmeye başlarlar, birinin kafası kesilir ve herkes alkışlar, bir şeyler olur ve her türlü normun dışına çıkılır. Son noktada polis gelir, herkesin otobüse binip gitmesine rağmen duraktakilerin olanları öylece izlemesine fitil olmuştur, silahını çekip duraktakileri teker teker öldürür. Öykü bu, alttan alta görünen siyasi damarı bir kenara bırakırsak Mahfuz tamamen zıvanadan çıkmış bir dünyayı o kadar güzel anlatıyor ki son noktayla birlikte derin bir rüyadan uyandığımı hissettim, müthiş. Buna benzer başka öyküler de var ama bu kadar uçuk değil, “Norveç Sıçanı” mesela. Barbarları Beklerken‘e, Buzzati’nin dünyasına saygı duruşu belki. Mahalleli toplanır, koca Norveç sıçanlarına karşı alınacak önlemler konuşulur. Bu sıçanlar kedileri pataklamakta, insanlara korku saçmaktadır, alınacak önlemler mahalle sakinlerinin ceplerini hafifleteceği için herkes huzursuzdur ama başka yol yoktur, bu sıçanları defetmek için herkes elinden geleni yapmalıdır. Hazırlıklar, kapanlar, zehirler, normal bir iki farenin yakalanmasından başka hiçbir gelişme olmaz. Sözde sıçanlardan korumak için gelen adamlardan biri mahalle sakinlerinden birinin evine gelerek önüne konan yemeği yemeye başlar, doymaz, bir tabak daha yer. Evin sahipleri adamı birbirlerine gösterirler, Norveç sıçanına benzemektedir adam. Devletin adamıdır, yemekten başka bir şey bilmez. Mahfuz hemen her öyküsünde böyle ufak eleştirilere yer veriyor, gerçeküstülüğün arasına deresine sıkıştırıveriyor, hoş.

Şardaha’nın hikâyesini anlatıp bitireceğim, bütün öyküleri anlatmak isterim ama uykum geldi. Neyse, “Çorak Topraklar”ın ilk paragrafını alıntılayıp Mahfuz’un üslubu hakkında fikir vereyim: “Bırakın savaş vahşi ve şiddetli olsun ve yirmi yıldır sabırla bekleyip seyrederek için için yanan öç alma arzusunu tatmin etsin. Adamın yüzü alev alevdi ve destekçileri sürü halinde onu takip ediyordu; bazılarının elinde her bir boğumu kırılacak kemikler için uyarı niteliğinde olan eğri büğrü sopalar, bazılarının elindeyse taş dolu sepetler vardı. Adamlar savaşmaya şiddetle kararlı, ıssız dağ yolu boyunca ilerlediler.” (s. 122) Başlarında Şardaha vardır, yirmi yıl önce evlendiği sırada eşine göz koyan, kafasını at sidiğine sokup evliliği başlamadan bitiren Lahluba’yı alt etmek için bir dünya para harcamış, adamlarıyla birlikte mahallesini basmıştır. Herkes korkudan evine çekildiği için ortalıkta kimseyi göremez Şardaha, gençken yanında çalıştığı ustanın kapısını çalar ve adama kendini tanıtır, usta temkinli bir şekilde eski çırağına sarılır ve Lahluba’nın beş yıl önce öldüğünü söyler. Kazanacağı zaferi elinden kaçırmıştır Şardaha, en azından ilk ve son eşini görse yeter. Zeynep’in karşısına çıkar, eski bir acıyı kıpırdatırlar ve sonsuza dek ayrılırlar. Adamlarını geri yollayan Şardaha yaşamının anlamını yitirdiğinden çöle doğru uzanan yolda yürümeye başlar. Öykülerin genelinde aynı özellikler var, konu iyi, anlatım da iyi, sonuçta iyi öyküler bunlar.

Mahfuz’un metinlerini okumaya başlayacaklar için yanıltıcı olacak ama bu öykülerle başlanmasını tavsiye edeceğim. Nefis öyküler. Arka kapakta “Kafkaesk ya da Borgesvari” olduğu söylenmiş, doğrudur.