Tayeb Salih – Kuzeye Göç Mevsimi

Bende Adam’dan çıkanı var, Tayeb Salah, Göç Mevsimi. Ayrıntı tekrar basmış, Tayeb Salih ve Kuzeye Göç Mevsimi adlarıyla. Tayeb Salih üniversiteyi Sudan’da okuduktan sonra İngiltere’de eğitimini sürdürüyor, gazetecilik yapıyor, BBC’nin Arapça bölümünün başına geçiyor. Ömrünün son yıllarında UNESCO bünyesinde çalıştıktan, adına bir edebiyat ödülü tertip ettikten sonra 2009’da yaşamını yitiriyor. Sudan’ın resmî dilleri İngilizce ve Arapça, Tayeb bu metni Arapça yazmış, Özdemir İnce Fransızcadan Türkçeye çevirmiş. Suyunun suyu. Ayrıntı’dan çıkanı tavsiye edeceğim, çevirisi kaynak dilden.

Goodreads’de bir yorum okudum, hoş, Karanlığın Yüreği‘nin tersyüz edilmiş hali bu metin. Kurtz Afrika’nın derinliklerine indikçe uygarlıktan uzaklaşır, karanlığa varır, burada Sudan’dan İngiltere’ye, tekrar Sudan’a ulaşan yol postkolonyalizmin hoş bir örneğini sunuyor. Baştan: Avrupa’da yedi yıl okuduktan sonra Sudan’a dönen anlatıcı sevgili ve sayın okurlarını selamlar, ailesinin yanına döndüğünü söyler. Karşılamaya ailesi ve tanıdıkları gelir, memleketine vardığını rüzgârdan, Nil’in akışından anlasa da aklından yedi yıl boyunca aklından hiç çıkmayan insanları karşısında görmek, onlarla oturup çay içmek ülkesini bıraktığı gibi bulduğuna inandırır. Hiçbir şey değişmemiştir, insanların sordukları sorulardan da anlar. Evet, Batı’da insanlar evlenmeden birlikte yaşayabiliyorlar. Evet, oralarda da çiftçi var, soruyu soran çocukluk arkadaşı Mahjoub. İlkokula beraber gittiler, Mahjoub okuma yazma öğrendikten sonra daha fazla eğitime gerek olmadığını söyleyip ticarete atıldı, tarımla uğraştı, yerel kooperatifin önemli isimlerinden biri oldu. Anlatıcıyı bir süre öğretmen olarak çalıştırdıktan sonra üst kademelerdeki önemli görevlere atarlar, iki arkadaşın işlerini karşılaştırmaları sırasında sömürülen çiftçilerle semirmiş yöneticiler arasındaki uçurum ortaya çıkar, Doğu’yla Batı arasında anlatı boyunca yapılan kıyaslamalar sırasında buna benzer pek çok örnekle karşılaşıyoruz. Evet, Sudan’dakiler nasıl yaşıyorlarsa Batılılar da öyle yaşıyorlar. Doğuyorlar, ölüyorlar, arada evleniyorlar, çocukları oluyor. Öyle mi? Gelir adaletsizliğinin, sömürünün Batı’da oldukça azaldığını söylemek istiyor anlatıcı, söyleyemiyor çünkü Batı kendi insanını da sömürüyor. Soru yağmurundan sonra dinginlik, toprağa alışma süreci başlıyor. Doğa yavaş yavaş değişiyor, Nil’in suları sararıyor, tarlalardaki işler yavaş yavaş hız kazanıyor, döngü. Akıp giderdi her şey, yıllar boyunca hiçbir şey değişmezdi eğer Mustafa orada olmasaydı. Dinginlik yavaş yavaş kayboluyor, anlatı Mustafa’ya odaklanıyor. Kuzeyden geliyor Mustafa Said, eşi de kuzeyden, yabancılık çektirdilerse de kısa süre sonra sevmişler Mustafa’yı. Kooperatife girmiş, yatırım yapmaları için köylüleri yönlendirmiş, böylece refah seviyesi artmış köyde. Kooperatifin başına geçmesini teklif etmişlerse de kabul etmemiş, bir karış toprağında mutluymuş. Sessiz bir adam, anlatıcıyla ilk muhabbetinde yerlilerden pek bir farkı olmadığını düşünüyoruz. Anlatıcının üç yıl boyunca pek de önemli olmayan bir İngiliz şairinin şiirlerini inceleyerek doktorasını tamamlamasını küçümsüyor, Mustafa’ya göre tarım veya tıp okusa daha iyiydi, oranın insanının şiire ihtiyacı yok. Kendisi nereden biliyor peki, anlatıcı misafirlikte zorla içki içirdiği Mustafa’nın İngilizce şiir okuduğunu duyunca şaşırıyor ve soruyor. Esas hikâyenin başlangıcı bu, Mustafa geçmişini anlatmaya başlayınca iki medeniyet arasındaki farklar, Doğu’nun Batı karşısındaki hıncı, Batı’nın ezici gücü ortaya çıkıyor.

Mustafa’nın babası zengin bir adam, genç yaşta ölünce malı mülkü eşine kalıyor, ana oğul rahatça yaşıyorlar. Sevgisiz bir kadının çocuğu da sevgisiz olursa Freudculuk olur, sırf bu yoruma bel bağlamadan incelemek gerek. Mustafa çok zeki bir çocuk, ilkokulu çok kısa sürede bitiriyor, Kahire’de okuması için burs bağlanınca soluğu Mısır’da alıyor. Kimseyle konuşmayan, duygu emaresi göstermeyen çocuk orada da başarılı oluyor ve İngiltere’ye üniversite okumaya gönderiliyor. Yanlarında kalacağı Bay ve Bayan Robinson’la tanışırken Bayan Robinson’ın göğüslerine takılıyor, bir kadını arzuladığı ilk an. Mahkeme onu yedi yıl hapse mahkum ettiği zaman aynı göğüslere sarılıp ağlayacak sonraları, dağınık zaman parçaları her an karşımıza çıkabileceği için bağlantı noktalarını iyi takip etmek gerekiyor, Salih’in kullandığı teknikler hoş, kupkuru bir çizgi sunmuyor okura. Zeki işte adam, okulu bitirdikten sonra yirmi beş yaşında Oxford’a hoca oluyor, maceralı hayatı o zaman başlıyor. Ekonomi öğrendikçe Batı’nın Afrika’yı nasıl sömürdüğünü görüyor, öfkesi büyüdükçe intikamını kadınlardan almaya başlıyor. Penisi silah, kadınlar Batı’nın cisimleşmiş hali, üstelik Mustafa’nın egzotikliğine, yakışıklılığına vuruluyorlar. Doğu’nun masalsı diyarında gezinir gibiler adamla sevişirken, hayran oldukları kadar sahip de olmak istiyorlar ama her an kaçmaya teşneler, biraz eşeleseler alttan belirecek yokluğu, ezikliği görüp gidecekler belli ki. Mustafa’nın duygusuzluğu geçmiyor, kadınların yaşamlarını mahvetmekten başka bildiği bir şey yok. İntihar ediyorlar, ailelerini parçalıyorlar, en sonunda kendilerini öldürtüyorlar. Mustafa evlendiği kadını öldürdükten sonra mahkemeye çıkıyor, “eğitilmiş köpek yavrusu” muamelesine boyun eğiyor. Yatırım yapılmış, sömürgelerden parlak zihinler getirilmiş, kapitalist toplumun değerleri bu zihinlere enjekte edilmiş, idam cezası ağır bu durumda. Oysa öldürülmeyi bekliyor hatta istiyor Mustafa, sözü edilen, iyi eğitimli adam yok aslında, Batı bir yalanı yaşatıyor, Mustafa onların düşündüğü kişi değil. İkilik yüzünden daha fazla acı çekmek istemese de hapis cezasıyla yırtıyor, ardından dünyayı gezip memleketine dönüyor. Anlatıcı için inanması zor bir hikâye ama çok sonraları, yaşamının sonuna geldiğini düşünen Mustafa’nın intihar sonucu olup olmadığı belirsiz ölümünden sonra Bayan Robinson’a yazdığı mektup doğruluyor her şeyi. Mustafa’nın hikâyesi bittikten sonra bu kez eşininki başlıyor, postkolonyalizmden sonra mizojini giriyor devreye. Hoş da bir yıkım var burada, kendi kanından, toprağından insanları pek seven anlatıcı yaşananlar karşısında sarsılıyor, sevgisini sorgulamaya başlayıp kısmen yitiriyor. Mevzu şu: Mustafa’dan sonra kadının talipleri çıkıyor ortaya, biri anlatıcının dedesinin en yakın arkadaşlarından biri. Kadını eş olarak “alacak”, anlatıcıdan durumu çıtlatmasını istiyor. Kadın kabul etmiyor, adamı öldürdükten sonra kendisini öldüreceğini söyleyerek tehdit ediyor anlatıcıyı. İşi gereği bir süreliğine köyden uzaklaşıp geri dönen anlatıcı mezar sessizliğiyle karşılaşıyor, kıyamet kopmuş çünkü. Kadını zorla evlendirmişler, kadın sevişmek istememiş, sonrası cinayet. Kadının orospuluğu, kafirliği, kansızlığı herkesin dilinde, sırf kuzeyli olduğu için duyulan düşmanlığın haddi hesabı yok. O tatlı insanların yerine canavarlar gelmiş sanki, hiçbiri kadını önemsemiyor, adamın ölümüne ağlıyorlar. Sonuçta en yakın arkadaşı Mahjoub’la da yumruk yumruğa geliyor anlatıcı, anlıyor ki Batı’nın değerleri beş para etmiyor Doğu’da, dünyaların gerçeklikleri, ihtiyaçları çok farklı, arada yüzyıllar var.

Kırmızı odada Mustafa’nın gizeminden geriye kalanlar var, cinayetten sonra cesaretini toplayıp adamın evine, zamanında Mustafa’nın verdiği anahtarla da odasına giriyor. Farklı dillerde pek çok kitap, en çok İngilizce ekonomi ve şiir kitapları, kurmacalar, çeşit çeşit. Fotoğraflar, günlükler, yazılar, her yer fırtınalı bir yaşamdan kalanlarla dolu. Bu çizgi finale kadar devam ediyor, diğer yanda anlatıcının kendi gözlemleri de giriyor araya. “Hiçbir şey duygulandırmıyordu bu insanları. Her şeyi değişmez bir biçimde düzenlemişlerdi. Doğumlarda sevinmiyorlar, ölüme kederlenmiyorlardı. Gülüyor, ‘Allah günahlarımı bağışlasın!’ diyorlardı; ağlıyor, ‘Allah günahlarımı bağışlasın!’ diyorlardı. Yeni öğrendikleri şeyler hakkında hiç düşünmüyorlardı.” (s. 104)

Aydınlığın yüreği de karanlığınkinden pek farklı değil, Nil’in döküldüğü yerden yola devam edince Batı’ya, Afrika’dakinden farklı bir uygarlığa ulaşılıyor ama derinlere doğru ilerledikçe farklı bir tür karanlığın ortaya çıktığı görülüyor. Afrikalı olmak normalde ölüm cezasını gerektiren suçları bile mazur görmeye yol açıyor, hukukun karşısında da birey muamelesi görmeyen insanlar kini büyütüyorlar, unutmuyorlar daha da önemlisi. Unutmamanın romanı bu, Batı’dan intikamını kendi tarzıyla alanların, sömürülen bir ülkenin küçük insanlarının romanı.