Muriel Spark – Sürücü Koltuğu

Moya’nın Yılanlarla Dans‘ına komşu olur, fantastiğe varmasa da kurgusuyla, karakterleriyle tam bir deli halayı. Bayan Brodie’nin Baharı‘nda olduğu gibi zamanda ileri gidip gelmeler, karakterlerin yakın gelecekteki durumlarına bakışlar gizemi ilginç bir şekilde ortadan kaldırmıyor çünkü karakterlerin davranışlarında herhangi bir örüntü yok, kaosu seyrediyoruz sadece. Bayan Brodie’nin Lise’ten farkını düşünüyorum, benzer ölçüde takıntılılar, odaklandıkları şeye ulaşmaya çalışıyorlar ve bu uğurda uç noktalarda davranışlar sergileyebiliyorlar, bunun dışında Bayan Brodie’nin belli bir düzeni varken Lise’in başına buyrukluğu, psikotik ruh yapısı bir sonraki adımını ön gördürmüyor, okurun sezgisini askıya alıyor, şahane. Başlangıçta sadece bir diyalogla karşı karşıyayız, tezgâhtar kız genç kadına kumaşın leke tutmayacağını söyler söylemez iklim değişiyor mağazada, Spark atmosferi müthiş bir şekilde değiştiriveriyor. Genç kadın delirerek üzerindeki kıyafeti yırtarcasına çıkarıyor, bağırmaya başlıyor, tezgâhtar kız kıyafete zarar gelmemesi için bağırıyor, belli ki gayet iyi giden konuşma bir anda atışmaya dönüyor. Tezgâhtar kız üzerine öteberi döktüğünü mü sanıyor kadının, aptal mı sanıyor kadını, olay? Zavallı kız ne olduğunu anlamıyor bile, kıyafeti kurtarmak istiyor, kadının bir hışımla çıkardığı elbiseyi almak istiyor. Bu noktada durup geriye gidiyoruz, Lise’le tanışıyoruz önce. İşyerinde amiri tatile çıkması gerektiğini söylüyor, korkuyla bakıyor kadına, diğer çalışanlar da çekiniyorlar Lise’ten çünkü kadın sırıtırken bir anda ağlamaya başlıyor ve masasındaki işleri kimin bitireceğini düşünüyor. Kişilik bozukluğunun sinyallerini daha en başta alıyoruz ama mevzunun nereye kadar gideceğini bilmiyoruz, Spark tansiyonu yavaş yavaş tırmandırmaya başladığında anlatıyı durultuyor bazen, örneğin Lise evde bavullarını hazırlarken dairesini, oturduğu binayı inşa eden mimarın gençlik günlerindeki idealizmini sokuşturuveriyor araya, kısacık bir bölüm odağı Lise’ten alarak tipik anlatıya çeviriyor kurguyu, ardından yine Lise ve yine dengesizlik. İleri sarıyoruz, Lise tatil için kendine kıyafet almaya gidiyor, tezgâhtar kız karşısında. Sahneyi tekrar izliyoruz, ardından Lise’in hışımla çıktığını görüyoruz dükkândan, elbiselerini başka bir yerden alıyor. Ertesi gün evden çıkarken anahtarlarını arkadaşına vermek için zarfa koysa da kapıcı kadının dalga geçmesiyle sinirleri bozuluyor, öyle kıyafetler almış ki sirke gidip gitmediğini soruyor kapıcı kadın, Lise kadına terbiyesiz olduğunu söyleyip taksiye atlıyor, anahtarlar cebinde. Bu olaydan sonra Lise’in stres seviyesi yükselince her şeyi unuttuğunu defalarca göreceğiz, aklındaki planlar uçup gidince yaşamın akıntısına kapılmaktan başka bir şey yapmıyor. Uçak biletini alırken her zaman olduğu gibi çok konuşuyor, yaşamıyla ilgili gereksiz detaylar veriyor, mimikleri ansızın değişince insanları da korkutuyor haliyle. Uçağa binmeden önce muhabbet ettiği kadın sıcak bir sohbeti sürdürmek isterken Lise’in tepkilerini görüp ürkecek ve uzaklaşmaya çalışacak, daha sonra Lise’le karşılaşmasını polislere anlatacak. Karşımıza çıkan hemen her insan yakın gelecekte ya televizyona çıkıp Lise’le geçirdiği zamanı anlatacak ya da polislere ifade verecek, Lise’in ölümü çok ses getirecek çünkü. Duty-free’de eline alıp ilgiyle incelediği bıçağı bir biz bileceğiz, o sırada yanında kimse yok. Yaşamının sonuna koymak için noktasını arıyor adeta, pahalı bulunca almıyorsa da bir yerden ele geçirecek bıçağı, onca tesadüften sonra.

Uçakta yanına oturduğu adam tam onun tipi, flört çabaları adamın korkup yerini değiştirmesiyle başarısız olacak. Diğer yanında Bill var, makrobiyotik besin uzmanı, Napoli’ye merkez kurmaya gidiyor. Gençler yeni beslenme biçimlerine ilgi duyuyor, sırf pirinçle veya kabak suyuyla beslenme fikri ilgi çekici, sağlıklı besin sağlıklı yaşam demek. İkisinin zırvaları yol boyunca sürüyor, adam Lise’in tipinin kendisi olduğunu söylüyor, yolculuktan sonra saracak belli ki. Çok sonra, finale doğru adamın günde bir kez orgazm olması gerektiğini öğreneceğiz, kürün faydalı olabilmesi için orgazm rejimine uyması gerek. Lise durduk yere seks yapmak istemiyor, buluşacağı adamı aradığını söylüyor ve Bill’i ekmeye çalışırken o akşam buluşmak için söz veriyor çaresiz. Herkesin neden kendisinden korktuğunu soruyor arada, aslında bir şeylerin ters gittiğini zaman zaman anladığını görsek de konuştuğu, birlikte gezindiği insanların en az kendisi kadar uçuk olması gerçeklikten iyice koparıyor kadını. Uçaktan inince en başta sardığı adamın ve ailesinin bindiği araca binmek istese de korkudan uçarcasına gidiyor aile. Lise arkalarından bakıyor, ağlamaya başlayarak adamı tanır gibi olduğunu, belki de beklediği adamı kaçırdığını söylüyor Bill’e. Pedagojide “toplu monolog” diye bir şey var, erken çocuklukta bir şeyler anlatıp dinlememe eylemi. Herkes konuşur, kimse birbirini dinlemez, Lise ve Lise’in karşılaştığı hemen herkes bu şekilde iletişim kuruyor. Kuramıyor ya da, asgari müştereklerde anlaşıp geri kalanını düşünce akışı şeklinde dile getiriyorlar sadece, başka bilişsel mekanizmaları yokmuş gibi. Dil zekâsı var oysa Lise’in, dört dili konuşabiliyor, mantıklı istekleri var, hayır demeyi de biliyor ama aradığı adamla buluşma saplantısı dumura uğramasına sebep olmuş sanki. “Ne düşündüğünü kim bilir? Kim kestirebilir?” (s. 43) Anlatıcı da şaşkın, gelecekteki onca soruşturmadan, gazetelerden ve televizyon kanallarından haber verse de Lise’in başına ne geleceğini bilmiyor. Öleceğini biliyor bir.

Otelde yaşlı bir kadınla tanışıyor Lise, birlikte alışverişe çıkıyorlar. Kadın başlarda Lise’ten korksa da belki kendi deliliğine uyan birini bulduğunu düşünüyor, düşün(e)miyor da sezgileri rahatlatıyor onu. Yaşlı kadının yeğeni gelecek, aslında sabah uçağına binmiş olması lazım ama gelmediğine göre akşam uçağıyla, geç vakitte gelecek. Çoktan gelmediyse tabii, uçakta Lise’ten uzaklaşan adamın yeğen olduğunu öğreniyoruz, altı yıl akıl hastanesinde yattıktan sonra salmışlar, artık ne cinayet işlemeyi ne de tecavüzü düşünüyor, Lise karşısına çıkana kadar iyileştiğinden emindi. Kuytu bir yer, ipler, bıçak, Lise sonunu getirecek adamı bulduğu için o kadar mutlu ki bıçak etini deşip etrafı kana bulayınca ses çıkarmıyor hiç, dileği yerine geldi çünkü. Richard nam adamın polislerce yakalanmadan önce bir başına dolandığı sahneyle bitiyor anlatı, Richard kısa süre öncesine kadar gayet sağlıklıyken cinayet işleyecek noktaya nasıl geldiğini anlamıyor. Lise’in ikna ediciliği, deliliğinin pırıltısı yaşamını mahvetti, bunun farkında.

Karmaşa, anlamsız bir dünya olay. Yaşlı kadın ve Lise şehirde dolanıp meçhul adamı ararlarken bir anda olayların ortasında kalıyorlar, öğrencilerle polis çatışıyor, havada biber gazları uçuşurken kalabalıkta birbirlerini kaybediyorlar, yaşlı kadın anlatıya girdiği gibi çıkıveriyor. Lise bir tamirhaneye sığınıyor, patrona Hilton’da kaldığını söylüyor, doğru değil aslında. Sanki her sözü bir başkasına dönüştürüyor Lise’i, kendisiyle ilgili belli bir bilişsel şeması, kimlik yokmuş gibi. Adamın kendisine tecavüz etmesinden kıl payı kurtulacak, Hilton’a giderek orada da olay çıkaracak ve ölümüne doğru yürüyecek ağır ağır. Çok uzun bir günün sonunda, yaşlı kadından aşırdığı bıçağı yeğenin eline verecek, biraz kanırtma, biraz daha derine, son.

Oldukça özgün bir tuhaflık, sürüklenişin belli bir mantığı varmış gibi görünse de Lise’in kaotik doğası her tahmini boşa çıkarıyor, okuru sık sık ters köşeye yatırıyor. Çok eğlenceli bir yandan, sınırın olmadığını bilmek Lise’in daha neler yapabileceğini merak ettiriyor. Çok hoş, iyi bir metin, başta kafası karışıklar olmak üzere herkes okumalı ve Lise’le tanışmalı. Orijinal bir karakter.