Susan Hill – Yılın Baharında

Yas. Kıyafeti vardır, mor veya siyah giyerler. Mor giyerler bir yerde, başka yerde siyah, başka yerde hiçbir şey giymezler mesela, ögeleri gelenekleşmiştir. Belli sayıda gün geçince yastan çıkılır ama geleneği de aşar, kaybın büyüklüğüne göre yıllarca sürer, onmayan bir yaradır da ölene dektir, değişir. Sağalmadır bir bakıma, yitenle yüzleşildikçe güçlenir veya zayıflar, en iyisi yavaş yavaş geçenidir ama bu yavaşlığı belirleyen nedir? Manzaranın silinmesinden bahsedilir, paylaşılan mekandaki eşyalar bulanıklaşır, yerlerinden emin olamayız, sonra varsa duvarlar silikleşir, rengini hatırlayamayız. Unutuştur bir yandan, hatırlayamadıkça geçer. “Unutulan” kusursuzca yaşanan bir yas sürecidir, tavan arasında tamamlanmış bir yaşantı kendini belki son kez hatırlatır, aşağıda bekleyen sevgili sürecin sonudur. Kendini son kez sınayan bir karakterin hikâyesi diye düşünmek isterim, yaşamın akışına uyum sağladığını görünce inmiştir aşağı. Her şey çoğunlukla geçer, geçmezse tesiri azalır. Hayat olur işte, başa hayat gelir. Darian Leader aşamaları açıklıyordu Depresyon Yas ve Melankoli‘de, depresyonun yok ediciliğini, yasın iyileştirici yanını ve melankolinin bu ikisiyle münasebetini Ruth’un Ben’siz geçirdiği dört yılda görebiliyoruz, teorinin pratiği gibi bir şey. İki metnin paralel okunmasını tavsiye edeceğim, tabii Hill’inkini bulabilirseniz. Sahaflarda belki. Şatonun Kralı‘ndan sonra yine gerim gerim gerileceğimi düşünmüştüm ama mevzu bambaşka bir yere gitti, Ruth kısa süre önce ölen eşinin varlığını hissedince belki öcülü, hayaletli bir şeyle karşılaşacağım, korkudan uyuyamayacağım çünkü ben korkudan uyuyamamaya meyilliyim, bazen kabus göreyim de uyuyamayayım diye beklerim, bu kez kabusu okurum da uyuyamam diye düşündüm, dört yıllık yas sürecinin acıları, İngiliz kırsalının çiçek kokuları, ailenin çürüklüğü karşıladı beni. İyidir, Hill’in bu metnindeki kadar detayla başka hiçbir metinde karşılaşmamıştım, o kadar doğal bir süreç ki sadece kısıtlı sosyallik ve tabiat sayesi kişiliğin günden güne, adım adım nasıl yenilendiğini gösteriyor. Çok kişisel bir metin gibi alımlanabilir, metnin sınırlarından çıkarsak yazarın kendi yas sürecidir veya okurun bir yerinden eklemlenebileceği bir hikâyedir bu. Ben’in üzerine ağaç düştüğü zaman Ruth’un yaşadığı doğaüstü sarsılmayı yaşamayız belki de nasıl iyileşileceğini öğreniriz. Mesela bol bol ağlamamız gerekiyor, o yoğunluğu başka türlü ifade etmek imkansız. İnsan görsek iyi ama Ruth’a uyup görmemeyi tercih edersek faydamıza olabilir, uzak durmaya çalışan kasabalılarla sağlıklı bir ilişkiyi nasıl kuracağız? Gerçi Ruth uzunca bir zaman bütün teselli sözcüklerini duymazdan gelip kimseyi görmek istemediğini belli ediyor, yardım etmeyi çalışanları itiyor ama öylesi bir yalnızlık değil yaşaması gereken, iletişim sırf sözel yolla kurulan bir şey değil. İnsanlar soğuk diyebiliriz, ölümle ne yapacaklarını bilmiyorlar. Ruth da pek genç, o da ne yapacağını bilmiyor pek. Ben’in kardeşi Jo’yla birlikte çiçekleri koklayıp deniz kıyısında dolanmaya gidiyorlar en fazla, geri kalanı paylaşılan sessizlik. Jo’nun annesi Dora Bryce en başından beri Ruth’u istemiyor, Ben’i kendisinden kim koparsa aynı tepkiyi verecekti. Soylu bir aileden geliyor, her ne kadar parıltılı günler geride kalmışsa da Ruth’u kabul edecek gibi değil. On yedi yaşındayken kimsesiz kalmış bir kadın Ruth, vaftiz annesi de öldükten sonra Ben’den başka kimseyi istemiyor yanında. Çok kısa bir süreliğine evli kalabiliyorlar, o günler Ruth’un hayatının en güzel günleri. Ben şahane insan, anlayışlı, derin, eşinin ruhunu besleyebiliyor. Ölmesi yazık, arkadaşı Potter’la birlikte ağaç keserlerken çatırt, ağaç üzerine devriliyor. O sırada bahçede bulunan Ruth’a korkunç bir hal geliyor, kaskatı kesiliyor kadın, Ben’in başına bir iş geldiğini anlıyor ve daha haberi almadan yıkılıyor. Yas merhalelerinden biri Potter’la görüşmesi, aylar sonra adamın evine gittiği zaman ikisi de konuşacak bir şey bulamıyorlar, Potter anlatıyor sonra. Anlatması lazım, cenazeden sonra bir araya gelmemişler hiç, uzaktan selamlaşmışlar ve bu durum yüzünden Potter pişman, en azından bir şeye ihtiyacı olup olmadığını sormak için Ruth’a gelebilirdi ama gelmemiş, o da acısını kendince çekiyor. Ağacın çürük olduğunu anlamadığı için de acı çekiyor, yıllardır ormanda yaşayan biri anlamalıydı. Aslında hikâyedeki çoğu karakterin bir pişmanlığı ve acısı var, Ben’in ölümünün etrafında birleşen hayatlar hep birlikte atlatmaya çalışıyorlar sıkıntılarını. Potter anlatıyor ve atlatıyor, sırada kasabanın rahibi var. Yeni doğan çocuğu öldüğü zaman yıkık bir halde Ruth’un kapısına dayanıyor ve kayıpla nasıl baş edebildiğini soruyor, zamanında Ruth’u ayıpladığı için özür de diliyor tabii, yaşamadan bilinemeyeceğini söylüyor. Ruth en az Ben kadar iyi biri olduğu için hemen rahibin evine gidiyor, en az rahip kadar kötü durumda olan anneyi teskin etmeye çalışıyor ve bir hafta boyunca o evde kalarak ortalığı toparlıyor, yemek yapıyor, evi çekip çeviriyor kısaca. Bir hafta sembolik, Ruth o süreçte yasın sınırlarını tanıyor ve kendi yasının ne zaman biteceğini düşünmeye başlıyor ister istemez. Son bir gelişmeye daha ihtiyacı var. Bahçesiyle ilgilenirken, yemek yaparken, yürüyüşe çıkarken, Jo’yla birlikte Ben’in mezarına çiçekler bırakırken Ben’in varlığını daima hissettiği için Ben’in doğrudan ilgili olmadığı olaylara ihtiyacı var. Alice gideriyor bu ihtiyacı.

Cenaze sırasında ağlamadığı, sonrasında da tepki göstermediği için Bryce ailesi sürekli ayıplıyor Ruth’u, başta Alice. Ben’in kız kardeşi nefret ediyor neredeyse, Ruth’u görmeye bile katlanamıyor ve hakkında uydurulan dedikodulara inanıyor, mesela Ruth’un delirdiğini ve Ben’i aslında pek de sevmediğini düşünüyor. Çarpık görüşünün ardında bütün aileyi çekip çeviren kardeşinin yokluğu var, Jo hariç diğerleri en kötü yanlarını ortaya çıkararak yaşamlarını işkenceye çeviriyorlar resmen. Dora yaşamında erişmek istediği hiçbir şeye erişemediğini söyleyip eşini eziyor sürekli, Alice yasak aşk yaşayarak oradan kurtulmaya çalışıyor, bir tek Jo farklı ama o da okul zamanı gidiyor kasabadan, Ruth iyice yalnız kalıyor. Bir gün Alice çıkıp geliyor işte, hamile kaldığını söylüyor. Dora kovmuş evden, durumu asla kabul etmeyeceğini söylemiş, Alice hiç sevmediği Ruth’a gitmek zorunda kalıyor çünkü gidecek başka bir yer yok. Ruth yine olgunluğunu gösteriyor ve Bryce ailesinin yanına gidiyor, aydınlanma anlarının etkisiyle değişmiş artık, bazı şeyleri daha iyi görebiliyor. Hiç denemediklerini, birbirlerini sevmeye çalışmaları gerektiğini söylüyor ve Dora’nın zehir sözcüklerini balla karşılıyor, en sonunda çatık kaşları biraz yumuşatmayı başarıyor. Acı paylaştıkça azalıyor böylece, hikâyenin sonunda Ruth’u yine bahçede görüyoruz ama bu kez çiçekler, kokular daha renkli, dünya daha bir olduğu gibi, yasla boyalı değil. Öncesinde büyükbabasının sandığında bulduğu günlük de iyileşmesine yardımcı oluyor biraz, aslında ölümle ilgili her düşünce çok ağır gelmediği sürece yararlı. Katıksız mücadele var o günlükte, gemiyle engin denizlere açılan yaşlı adamın en büyük zorluklarla karşılaşsa bile umudunu kaybetmediğini gören Ruth aynı çabayı göstermeye başlıyor. Şu son: “Eli ağacın gövdesinden kayıp tekrar yanına düştü, titredi. Artık ne boş ne de sadece kendisine ait olan eve doğru yürüdü. Bir kez ‘Ben’ dedi yüksek sesle.” (s. 176)

Ağıt gibi bir roman, Ruth’un geçirdiği değişimleri görünce umudun romanı haline geliyor bu kez.