Hakan Şenocak – Karanfilsiz

Olmayanın ne olduğunu düşünüyorum, iyi öykülerin gözden uzağa düşmesinin sebebini. Şenocak’ın ilk kitabıyla aldığı ödül önemli, pek çok iyi öykücü de o ödülü kazanmış. Ülkü Ayvaz’ı gördüm, özellikle Gri Oğullar müthiş bir öykü kitabı. Nerede Ülkü Ayvaz? Eşi Sezer Ateş Ayvaz en az Ülkü Ayvaz kadar iyi bir öykücü, o nerede? Neredelik onlara değil de okura, yayınevlerine suçlama. Nursel Duruel ve İnci Aral ödülü kazanan önemli yazarlardan ikisi, Aral iyi biliniyor da Duruel son zamanlara kadar gölgedeydi sanıyorum, şimdi biraz da YKY sayesinde o da hak ettiği değeri görüyor. Erendiz Atasü’nün kıymeti kesinlikle bilinmiyor, Feyza Hepçilingirler’inki biliniyor. Gülderen Bilgili’nin hangi yazarın müstearı olduğunu bilmiyorum, araştırmadım, bilen varsa aydınlatabilir. Hüseyin Akyüz’ün Beyaz Güvercin‘i yine gölgede, ne acı. Akademi Kitabevi Edebiyat Ödülleri gördüğüm kadarıyla iyi metinlere verilmiş ama bu iyi metinlerin ardı gelmişse de bir şey olmamış. Şenocak’ın üçüncü kitabı Can’dan çıkmış, Akın Sevinç’in kitapları mesela, Sevinç’in yazmayı veya yayımlamayı bırakması bir şeyin olmamasından mı? Bilgi eksik gerçi, insan yazarak çıkardığı anlamı daha fazla gözetmiyor olabilir, dünyayla başka türden ilişki kurmuş da olabilir, vazgeçivermiştir de karalamaz, yazmaz daha fazla. Rulfo veya Margaret Mitchell olur, belki de olan budur. Tabii çabalar, eşeler, sürdürür, metinler birikir, biriktikçe yazamaz, bu da muhtemel. Başka bir şey ama, Şenocak’ın öyküleri nitelikçe değişmez de biçimce, içerikçe değişir, Şenocak öyküsünü yeniler, yeniledikçe ilerler, “daha iyisi” diyemem de “daha farklı”sını bulmaya çabalar, arar, okuduğumuza göre bulur da. Kim okumuştur Şenocak’ı? Meramım bu, iyi öyküler neden okurunu bulmaz? İyi edebiyatın muhatabını bulacağına dair görüş fazlasıyla romantik, belki zamanında mümkündü ama şu gürültülü çağda ortalık toz dumanken vasat metinlerin göze sokulması yüzünden ıskalı nitelik kaskatı bir gerçek. Bir şey değil, konuşacak kimseyi bulamıyorsunuz. Birkaç yayınevinin güncel kitapları dışında kamunun ilgisini çeken pek bir şey yok, kanonun dışında veya. Merkeze giremeyen veya alınmayan metinleri arayıp bulmak borç bana. İyiyi çapımca ortaya itelemek, göz önü için parlatmak. Çok hüzünlü bir şey var burada, bu kitaplar daha çok okur bulmalıydı. Olmadı. Biz ne okuyoruz o zaman?

1987 Akademi Kitabevi Öykü Birincilik Ödülü’nü kazanan Karanfilsiz‘de kısacık, uzuncacık ve uzun öyküler var, her birinin sesi, biçimi, tadı tuzu bambaşka. “Bay Ci Ci ve Eski Bir Tutum İçin Sessizlik” ilk öykü, başlangıcın bir kısmını alıntılamalıyım: “Babası Bay Ci Ci’ye ilkokula gitmeyi isteyip istemediğini sormadı. Çünkü buna gerek yoktu. Onlar yoksulluğa yazgılı bir aileydiler ve karşı seçeneklerin tümünün bir kuş tarafından yendiği gerekçesiyle sessizliği seçmek zorunda bırakılmışlardı.” (s. 9) Yamuk yumuk bir gecekondu, sessiz anne, uyumlu Bay Ci Ci, “erkek adam” baba. Eve gelir, bir ayağını uzatır, eşi ayakkabıdan kurtarınca sıra çoraba gelir, yemek hazırlanır ve yenir, ayaklar leğende yıkandıktan sonra baba nihayet eşine oturma iznini verir. Sessiz bir anlaşmaya uyulur evde, Şenocak bu süreci detaylarıyla aktarır. Babanın sözü kanundur ama söylenecekler çoktan söylendiği için televizyonun sesinden başka bir şey duyulmaz evde. Nihayet baba biricik oğlu için kurduğu gelecek planlarından tatlı tatlı bahseder, kasabın yanına çırak verecektir Bay Ci Ci’yi. Onun hikâyesi yarıda kalır, annenin gördüğü düşle devam ederiz. Kendine gebedir, kız çocuğu ip atlayacak kadar büyüdüğünde babasının bir eskiciyle sohbet ettiğini ve el sıkıştıklarını görür. Eskici arabasıyla kızın yanına gelir, tuttuğu gibi arabaya atar kızı ve yoluna devam eder. Kabustur, Bay Ci Ci o kızın ağzından çığlık çığlığa fırlar ve sabah olur. Babayla oğul birlikte yola düşerler, dükkâna varırlar, kasap içeriyi çocuğa gösterdikten sonra etlerin asıldığı çengellerin önüne gelirler ve Bay Ci Ci’nin ayakları yerden kesilir, kasap eti çengele geçiriverir. Küçük, beyaz bir kuzudur Bay Ci Ci, dilediği ömür yüzülmüştür de kuru yaşamı asılmıştır artık. Taş gibi eleştiri var bu öyküde, gerçeğin dümdüz sunumu büyüden arınmış haliyle bu kadar etkili olmazdı. “Bir Saldırı Tutanağı” daha da eleştirel, kitaptaki en kısa öykü. “İlk Giriş”, “İkinci Giriş” ve “Son Başlangıç” adlı bölümlerden oluşuyor. İlk bölümde Ademin Kaburga Kemiği’nin tatlı bir bahar gecesi gezerken saldırıya uğradığını görüyoruz, ikinci bölümde saldırı sonucu ağır yaralanan Kaburga Kemiği’nin başına gelenler var. Hastanede tedavi altına alındıktan sonra ifadesini veren Kaburga Kemiği kendisine saldıranın Adem olduğunu söyler, emniyet mensupları ifadede yalanlar olabileceğini varsayar ve ikinci kez sorgulamaya başlar, artık ne yaptılarsa Kaburga Kemiği’nin kendi kendine saldırdığını söyletirler. Cezaevine gönderilen Kaburga Kemiği’ne rastlayan Adem şaşkındır, Kaburga Kemiği’nin neden kendisine saldırdığını sorar. Dümendir tabii. Üçüncü bölüm ilk iki bölümün özetidir: “Ademin Kaburga Kemiği tatlı bir bahar gecesi gezintisinde evine giden çiçekli yolda saldırıya uğrayarak tutuklandı.” (s. 20) Adem yüzünden nefes alamadığımızın öyküsü bu, harfin üzerindeki şapka bir şeyi değiştirmiyor.

“Karanfilsiz” köpekleşen bir bakkalla, kaybedilen babayla ve çaresiz anneyle ilgili öyküdür, çocuk sesiyle kurulmuştur, çocuk dünyasıyla daha doğrusu. Kısa bölümlerden mürekkeptir, her bölüm kronolojik ilerleyiştir. Anlatıcının babası hasta, doktor sigara içmesin istiyor ama adam gizli gizli içiyor. Çocuk bunu biliyor, anne de biliyor ama bilmezden geliyor, yine de bilirden geliyor bazen, arada kalmışlık. Anne gündüzleri yok, baba hastalanınca kendini işten attırmış. Kötü Nine var, baba hastalanınca anne tutmuş. Neden Kötü Nine, İyi Nine ruh olmuş çünkü, ölmüş. Babanın sağ yanı çalışmıyor, felç. Toptan felç olacak bir süre sonra, sadece “kinikini” diyebilecek, çocuk buna çok gülecek. Baba balkondan atlamaya kalkmış bir gün, anne ve çocuk çok korkmuş, üstelik bakkal veresiyeyi kesmiş çünkü ödeme yapamayacaklarını anlamış nihayet. Tam çaresizlik. Baba bir gün bıçağı büyük uğraşla almış eline, çocuğu çağırmış. Kötü Nine ve anne şok geçirmiş, çocuğa saplarsa? Yok, elma kesip veriyor baba, çocuk yiyor, eğilip çocuğun saçını öpüyor baba. İyileşme emaresi. Duygular şelalesi. Baba öngörülemez, anne sürekli çabalıyor, bakkal hep kötü. “Çok güldü annem, kesinlikle iyileşiyor, dedi. Balkonun kapısını açmıştım. Çok sevindi babam. Balkona çıktı hemen. Ama birden, çok korktum. Çünkü aşağı atlayacak sandım. Atlama baba, dedim. Baktı bana, içeri girmemi ve balkonun kapısını kapamamı söyledi. İstediğini yaptım. Ama gizli gizli baktım içeriden, atlayacak mı diye. Nasıl güldüm, nasıl güldüm! Babam pijamasını indirip balkondan aşağı işedi.” (s. 26) Babayı bir gün götürürler, çocuğun üç günlük kaydı hiçbir şeyin olmamasıdır. Sonra arama süreci başlar, bakkalla birlikte sokak sokak gezerler, bulamazlar babayı. En sonda annesine haber vermeden uzaklara gidip babasını aramaya kararlı bir çocuğun çaresizliğiyle karşılaşırız, babasını çok özlediğini ve onu bulacağını söyler çocuk, öykü biter. Foer’ın Her Şey Aydınlandı‘sında bir katliam sahnesi vardır, daha doğrusu bir katliam sahnesini çok hızlı anlatan bir karakter vardır, anlatıcı Alex dehşet verenin bu çok hızlı anlatım olduğunu söyler, tespit eder. Şenocak’ın öyküsünü acı kılan da bu hızdır, bilişsel yapısı çocuğun her şeyi arka arkaya sıralamasını sağlar ve okur bu ani ataklarla vurulur. Müthiş.

Bir bu kadar, hatta bu kadarından daha fazla öykü var kitapta, okurun elinden öper. Dedalus bastı en son, dileyen satın alabilir.