Mathias Enard – Mıntıka

500 sayfalık roman tek bir cümleden ibarettir, tek bir epik cümle, ilk medeniyetlerin kadim zamanlarından Roma’da sonlanacak bir tren yolculuğuna dek yaşananlar, savaşlar, patlayan bombalar, sıkılan kurşunlar, kopan kafalar, iman gücüyle kaldırılan top mermileri, sadakatsizlikler, iç savaşlar, dış savaşlar, genel olarak savaşlar, dostları ayıran savaşlar, yabancıları dostlaştıran savaşlar, insanların parçalandığı, delik deşik olduğu, yakıldığı savaşlar modern destanın bitmek bilmeyen seyrinde bir görünüp bir kaybolur çünkü her şey Francis’in zihninde olup bitmektedir, sislerin arasından görünüp kaybolan örüntü Francis’in yaşamıyla birleşir, Francis de yeterince savaş görmüştür hatta bilfiil katılmıştır da savaşa, Hırvatların tarafında Sırplara karşı, Yunanların yanında Truvalılara karşı, Sovyetlerin yanında Almanya’ya, Türklerin yanında İngilizlere karşı savaşmıştır, kendi savaş deneyimini geçmişin ihtişamlı savaşlarında canlandırır ki bunun için Fransızların istihbaratında çalışırken dosyasındaki “amatör tarihçi” ibaresinin yardımı olmuştur, ibarenin değil de tarihle amatör bir biçimde uğraşmasının faydası olmuştur, dosyanın tarihle amatör bir biçimde uğraşmasının değil de Francis’in tarihle amatör bir biçimde uğraşmasının faydası olmuştur, Francis tarihi iyi bilir, Joyce’un ve Svevo’nun Trieste’de dolandıkları zamanın atmosferini iyi anlatır, büyük savaşların ilki patladığı sırada yazarlar ne yapar, yazmaya devam ederler mi, etraflarına bombalar düşerken bir şeyleri kurup çatarlar mı, Pound “korkunç bir deli” etiketiyle ne yapmıştır mesela, Céline hapis yatarken aklından ne geçmiştir, neden faşistlerin safındadır bu yazarlar, Hamsun’a yapıldığı gibi kitapları evlerinin önüne yığılıp yakılmış mıdır, Giordano Bruno yakılırken haykırıp izleyicilerini tatmin etmiş midir, Akhilleus savaş alanında kaç kişiyi öldürmüştür, Francis tutsak alınmış bir Müslümanın kafasını keserken aklını başında tutabilmiş midir, bütün bu soruların cevapları anlatıda yoktur, Francis yaşamadığı çoğu şeyi anımsarken yaşadığı çoğu şeyi uydurmaz, gerçekleri anlatır ama zaman alır bu, kolay değildir onca acıyı yüklenmek, sevdiği kadınlardan birinin zorlamasına karşın savaşta ne yaptığını anlatmamak, arkadaşlarıyla birlikte hücuma kalktığında dibinde patlayan bombalardan kurtulmak, kurşunların vızır vızırlığını anlatmak kolay değildir, kolu kopan bir arkadaşının akıbetini sorduğunda doktorun,” Sol eliyle otuz bir çekmeyi öğrenecek artık,” demesini kaldırmak, başka bir arkadaşının sıçarken vurularak kendi bokuna kapaklanmasını anlatmak, Fransızlar için çalışırken Lübnan’da, Suriye’de yaşananları anlatmak, hiçbiri kolay değildir, üstelik geçmişin çoğu noktasına uzanan bu çizgilerin bağlı olduğu ana akışta, tren yolculuğu sırasında bulduğu kitaptaki öyküyle kendi yaşamını denklemiştir, unutmaya çalıştığı bütün anılar geri gelmiştir, öyküyü olduğu gibi okuruz ki noktaya doyalım biraz, virgüllerle boğuşmaktan kurtulalım, İntizar’ın acısını görelim ve Lübnan’a yakılan ağıtları duyalım da dehşeti İntizar’ın gözlerinden izleyelim, söz gelişi sığınıklarda yaşıyoruz, bombalar yine, kurşunlar, açlık, İsrail askerlerine duyulan nefret olsun elde, bir de âşık olalım bir adama ama adam ölsün, Ahmet’le birlikte devriye atarlarken ölsün ve Ahmet’i engelleyen hiçbir şey kalmasın artık, âşık olduğumuz adamın delik deşik olmuş bedenini gördükten bir süre sonra Ahmet saldırsın, tecavüz etmeye kalksın, hemen ötede patlayan bombayla kafasının yarısı parçalansın, bedenler havalarda uçuşsun, kolu kopmuş arkadaşımızın kolunu bulup doktora yetiştirelim ama bu çabamız hiçbir işe yaramasın, kol toprağa karışsın ve diri bitkilerin kolu olsun artık, daha da başka, iki arkadaşla birlikte düşmana doğru koşalım, az önümüzde patlayan bomba yüzünden savrulalım, düştüğümüzde yüzümüzün yarısı dağılmış olsun, başkalarının dişlerini ve kemiklerini bedenimizden cımbızla çıkarmaya çalışsınlar, bunu tek bir zihin taşıyabilir mi, Francis işkence yaptığı onca insanın haykırışlarını, sevgililerinden birini hamile bırakıp giderken kadının haykırışlarını, kolu kopuk arkadaşınınkileri, onca haykırışı unutamadığı için trendeki sakin yolculuğu cehenneme dönmüştür zaten, yolculuk bir cehennemdir ve bu ironiktir çünkü kurtuluşuna gittiğini düşünmektedir, geçmişi hakkında hiçbir şey söylemediği üçüncü kadın Roma’da onu beklemektedir, birlikte yepyeni bir hayata başlayacaklardır ama son anda vazgeçer mi Francis, bütün bağlarını koparıp yeni bir hayata çoktan hazırlanmıştır, kopuk koldan sonra milisliği bırakıp Fransa’da siyaset bilimi okumuştur, gizli servise girerek ajanlık yapmıştır ve nihayetinde bırakmıştır işte, yine de hazır olup olmadığını bilemez, trende içtiği onca içki, okuduğu öykü, geçmişini trenin camındaki buğuyu silmeye çalışır gibi silmeye çalışması anlatı boyunca sürer, kendi zamanı da karmakarışıktır, çocukluğundan girip kemale ermiş yaşından çıkar, örneğin tımarhaneye tıkılmış bir çocukluk arkadaşının kimliğiyle yolculuk etmektedir, o arkadaşıyla gençliğinde Nazicilik oynamıştır, birlikte çok kafa kırmışlardır ama bir noktada milliyetçilikten yakasını kurtarmıştır Francis, arkadaşıysa Yahudilere saldırırken kafasına yediği bir darbeyle iyice fıttırmıştır, sonu tımarhaneyken Roma’ya gitmektedir o an, en azından kimliği gitmektedir, Francis istediği her kılığa girebilir ve piyanist annesinin oğlu veya kızı olabilir, gençliğinde işkencelere karışmış babasının hayal kırıklığıdır belki, ailesinin tarihini öğrendikçe kaderi olduğunu düşünür yaşadıklarının, antik metinlerdeki kader olgusunun kendisi için de geçerli olduğunu anlar, trajedi kaderi yenme çabasından doğuyorsa Francis yel değirmenlerine saldırmaktan çekinmemelidir, çekinmez, Cervantes’ten bahsetmesi de bundandır belki, Osmanlılara karşı savaşan yazarın kolunu kaybetmesiyle arkadaşının kolunu kaybetmesi arasında bir fark olmadığını görürüz, aslında her şey birbiriyle bağlantılıdır, tek bir kader herkes için geçerlidir, tek bir insan bütün geçmişi yaşamıştır, insanlar o tikellikten fışkırır, iki gözden fırlar, titreyen bir elin yazdıklarından çıkar, kâğıt ve kalem olsaydı mutlaka nokta da olurdu, sözlü gelenek sürmek zorundadır ve Sokrates bunu beğenir, Francis de beğenir, kendini sulara bırakarak intihar etmek istese de biri kurtarır onu, durumu daha çok beğenir, başka intihar teşebbüsüne girişmez ama aklında ölüm vardır sürekli, Roma’da bekleyen kadına varırken vardır, savaş esirleri teker teker vurulurken, birbirleriyle zorla cinsel ilişkiye sokulurken, evlatlara anneleri vurdurulurken, annelere evlatları vurdurulurken, her zaman ölüm vardır çünkü insandan kurtulamaz Francis, ne zaman kişisel ve küresel tarihi hatırlasa acıyı görür, duyar, binlerce yaşının her birini kayıt altına almaya çalışır sanki, antik şehirlerin yıkıntıları arasında gezinirken sokaklar, caddeler, binalar, savaş alanları bir anda sahneye çıkar, perdeler açılır ve pırıl pırıl savaşlar belirir, oyun bittikten sonra binaların seyirciler/okurlar karşısında eğildiklerini görürüz, kurşun yaralarını gizlemeden selam verirler ve tarihin sahnesinden çekilirler, tek bir spot Francis’in üzerinde durur, pırıl pırıl bir Francis insanlığın bütün acıları demektir, kolektif hafızadır, umutsuzluktur çünkü yaşamın yaşamaktan başka bir şey sunmadığını, sunmayacağını anlamaz, arzuları bitmek bilmez, kadınlarla ilişkileri böyledir, vatanı için savaşırken bile kendindekinden daha yüce bir amaç uğruna savaştığını düşünmüş müdür acaba hiç, Hırvatları kurtarırken öldürdüğü Sırpları ve Müslümanları düşünmüş müdür, düşünmüş gibi görünür de üzüldüğüne dair pek bir emare yoktur, sanki yaşam üzerinden akıp gitmiştir ve parmaklarındaki tanelerle yazmaktadır Francis, adı Francis, annesi Fransız, babası galiba Hırvat, kendisi önce Bosna’da savaşmıştır, 1993’teki katliama şahit olmuştur, sonra Irak’ın, Suriye’nin, Libya’nın çöküşüne tanıklık etmiştir, İngiliz ve Amerikan askerlerinin küstahlıklarına alışkındır, yaşamaya hiç alışkın değildir, yeni başlangıç bir nevi ölümdür, eski Francis’in ölümü, bütün anlatı ölmeden önce gözlerin önünden geçen film, epifani ânı, günah çıkarmanın bilinç akışına kapılmışı.